2011’de kamuoyunun “Ölüm Yasası” diyerek karşı çıktığı tasarı, 2024’te yasalaştı; 2026’da ise artık yalnızca bir yasa tartışması değil; sokaklarda ve belediye barınaklarında özellikle sokakta yaşayan köpeklerin öldürüldüğü bir politika haline geldi.
Bir zamanlar mahallelerin ortak yaşamının parçası olan hayvanlar bugün birçok yerde ya kayıp, ya kapalı barınaklarda, ya da akıbeti bilinmeyen dosya numaralarına dönüşmüş durumda. Sokaklar boşalırken, barınaklar hınca hınç doldu; kamu kurumları ise kaç hayvanın toplandığı, nereye götürüldüğü, kaçının kısırlaştırıldığı, kaçının sahiplendirildiği ve kaçının öldüğü sorularına çoğu zaman açık, düzenli ve denetlenebilir yanıtlar vermiyor.
Ancak bu tablo bir anda 2024’teki yasayla ortaya çıkmadı. 2011’den 2026’ya uzanan süreç, sokakta yaşayan hayvanları “yerinde yaşatma” anlayışından koparıp toplama, kapatma ve ortadan kaldırma politikasına doğru ilerleyen uzun bir hat oluşturdu.
2011: “Ölüm Yasası” ilk kez Meclis gündemindeydi
İktidar partisinin 2011 yılında Meclis’e sunduğu Hayvanları Koruma Kanunu tasarısı, kamuoyunda “Ölüm Yasası” olarak anıldı. Tasarı, sokakta yaşayan hayvanların toplu biçimde barınaklara kapatılmasını, sahiplendirilmeyenlerin öldürülmesini, evde bakılan hayvan sayısına sınırlama getirilmesini ve hayvanların “doğal yaşam parkı” adı altında tecrit merkezlerine gönderilmesini öngörüyordu.
Hayvan hakkı savunucuları, tasarının hayvanları korumadığını; aksine onları kamusal yaşamdan, mahallelerden ve sokaklardan kopararak görünmez alanlara kapatmayı hedeflediğini söyledi. Hayvanlara karşı işlenen suçlarda öngörülen cezaların caydırıcı olmaması da tepkinin başlıca nedenlerinden biriydi.
2012’de Galatasaray Lisesi önünden başlayan “Ölüm Yasası’na Hayır” yürüyüşüyle kitlesel protestolar büyüdü. Kamuoyu baskısı sonucunda tasarı zaman zaman geri çekildi, ertelendi, değiştirildi; ancak sokakta yaşayan hayvanları toplama ve tecrit etme fikri siyasal gündemden hiç düşmedi.
2014–2018: Protestolar, yeni tasarılar ve “yerine bırak” ısrarı
2014’te tartışmalı yasa tasarısı Çevre Komisyonu’nda kabul edildi; ancak Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeden kadük oldu. Buna rağmen hayvan hakkı savunucuları açısından süreç kapanmadı. 2014–2018 arasında “Katliam Yasa Tasarısına Hayır” kampanyaları ve yürüyüşleri devam etti.
Ocak 2018’de Adalet Bakanlığı yeni bir tasarı hazırladı. Tasarının hayvan hakkı savunucularıyla yeterince paylaşılmaması, yaptırımların yetersiz kalması, cinsel saldırının açık biçimde suç sayılmaması ve hayvana şiddetin yalnızca idari para cezası düzeyinde ele alınması tepkilere yol açtı.
24 Haziran 2018’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bu kanun hâlâ neyi bekliyor?” sözleriyle süreç hızlandı. Tarım ve Orman Bakanlığı devreye girdi. Ancak dönemin Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin açıkladığı çerçevede, hayvan hakkı savunucularının kırmızı çizgisi olan “yerine bırakma” ilkesine yer verilmemesi yeni bir kırılma yarattı.
Kasım 2018’de Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu kuruldu. 350’den fazla sivil toplum örgütü bir araya geldi, 69 ilde eş zamanlı açıklamalar yapıldı ve 25 Kasım’da Kadıköy’de büyük bir eylem düzenlendi.
Bu dönem, hayvan hakkı mücadelesinin yalnızca tepki veren değil, yasa sürecini izleyen, alternatif öneri üreten ve örgütlü baskı kuran bir hatta geçtiği dönem oldu.
2019: Meclis ilk kez hayvan hakları ihlallerini araştırdı
Şubat 2019’da beş partinin ortak önergesiyle TBMM Hayvan Haklarını Araştırma Komisyonu kuruldu. Komisyon, hayvan hakkı savunucularıyla görüştü; Meclis tarihinde ilk kez mezbaha görüntüleri milletvekillerine izletildi.
23 Ekim 2019’da Komisyon raporu Meclis’e sunuldu. Raporda hayvanlar ilk kez “hisseden canlılar” olarak tanımlandı. Yunus parklarının kapatılması, atlı faytonların yasaklanması, hayvanlara yönelik suçların Türk Ceza Kanunu kapsamına alınması ve yaşam hakkının güvence altına alınması gibi öneriler yer aldı.
Bu rapor, hayvan hakkı savunucuları açısından sınırlı ama önemli bir eşikti. Çünkü devletin resmi bir organı, hayvanları yalnızca “mal” ya da “sahipli/sahipsiz varlık” olarak değil, hisseden canlılar olarak ele almıştı.
2021: Hak temelli düzenleme mi, geçici taviz mi?
9 Temmuz 2021’de 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik yapıldı. Düzenleme 14 Temmuz 2021’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Bu değişiklikle hayvana yönelik kötü muamele ve cinsel saldırı gibi fiiller Kabahatler Kanunu kapsamından çıkarılarak ceza hukuku alanına taşındı. Hayvanlar “mal” değil “canlı” olarak tanımlandı. Kedi ve köpek sahiplerine dijital kimliklendirme zorunluluğu getirildi. Belediyelere hayvan bakımevi kurma, sahipsiz hayvanlara bakım ve tedavi sağlama yükümlülüğü verildi.
Kamuoyunda bu düzenleme, hayvanlara yönelik yaklaşımda bir zihniyet değişikliği ihtimali olarak karşılandı. Hayvan hakkı savunucuları açısından beklentileri tam karşılamasa da, hayvanların “canlı” olarak tanınması ve şiddet fiillerinin ceza hukuku kapsamına alınması önemli bir kazanım olarak görüldü.
Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, 2021 düzenlemesi kritik bir soruyu da beraberinde getiriyor:
Hayvanlar 2021’de “mal değil canlı” olarak tanımlandıysa, 2024’te bu canlıların toplatılmasının ve öldürülmesinin önü nasıl açıldı?
Bu soru, 2021 düzenlemesinin kalıcı bir hak dönüşümü mü, yoksa kamuoyu baskısı karşısında verilmiş geçici bir taviz mi olduğu tartışmasını yeniden gündeme getiriyor.
2024: “Yaşasın köpek düşmanları!”
2024 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bu işi bitireceğiz” açıklamasıyla birlikte, sokakta yaşayan hayvanları ortadan kaldırmaya yönelik eski çizgi yeniden açık biçimde gündeme geldi.
Aynı yıl Meclis’ten geçen ve kamuoyunda “Katliam Yasası” olarak anılan düzenleme, sahipsiz hayvanların toplanmasını zorunlu hale getirdi; sahiplendirilmeyen hayvanların öldürülmesini mümkün kılan bir çerçeve yarattı.
Hayvan hakkı savunucuları, veteriner hekimler, hukukçular ve yaşam hakkı örgütleri yasanın çözüm üretmeyeceğini; barınak kapasitesi, personel eksikliği, denetimsizlik ve yerel yönetimlerin uygulama pratiği dikkate alındığında, bu düzenlemenin sahada toplu ölümler ve hak ihlalleri doğuracağını söyledi.
Anayasa Mahkemesi’nin iptal başvurusunu reddetmesiyle yasa tamamen yürürlüğe girdi. Böylece 2011’den bu yana aralıklarla gündeme getirilen sokakları hayvansızlaştırma politikası, 2024’te yasal güvenceye kavuşmuş oldu.
2026: Kanlı yasanın kanlı uygulaması
Bugün, 2026’da artık yalnızca yasa metnini değil, yasanın sahada ürettiği sonuçları konuşuyoruz.
Sokakta yaşayan hayvanların toplandığı, barınaklara kapatıldığı, gönüllülerin bilgiye erişiminin engellendiği, hayvanların akıbetinin takip edilemediği, belediye bakımevlerinde açlık, susuzluk, hastalık ve kötü muamele iddialarının arttığı bir dönemden geçiyoruz.
Bu nedenle 2026’da sorulması gereken soru net:
“Sokak hayvanları sorunu” diye bir şey gerçekten var mıydı? Bu yasa sokakta yaşayan hayvanların popülasyonunu bir şekilde kontrol altına aldı mı gerçekten? Yoksa yalnızca hayvanları görünmez kılaraki, onlarınyaşam hakkı üzerinde tepindi mi?
Bu yasa şeffaf, bilimsel ve denetlenebilir bir kamu politikası kurdu mu? 2019 raporunda hayvanları “hisseden canlılar” olarak tanımlayan Meclis, ne oldu da sadece beş yıl sonra hisseden canlıları barınaklarda ölüme terk etti.
Politikanın adı: Sokakları hayvansızlaştırma
2011’den 2026’ya uzanan çizgi, tek tek yasa değişikliklerinden ibaret değil. Bu çizgi, sokakta yaşayan hayvanları kent yaşamının parçası olarak gören anlayışla, onları kamusal alandan silinmesi gereken bir “sorun” olarak gören anlayış arasındaki çatışmayı gösteriyor.
2021’de yaratılan kısa süreli umut, 2024 düzenlemesiyle yerini daha ağır bir hak ihlali rejimine bıraktı. Bugün sokakların boşalması, barınakların dolması, hayvanların kaybolması ve belediyelerin veri açıklamaması; bu politikanın sahadaki karşılığıdır.
Oysa çözüm halen değişmedi: Kısırlaştır, aşılat, tedavi et, yerinde yaşat. Barınakları ölüm ve tecrit alanı değil, hayvan hastanesi ve rehabilitasyon merkezi haline getir. Belediyeleri denetlenebilir kıl. Hayvan üretimi ve satışını yasakla. Hayvana şiddete caydırıcı cezalar getir. Medyada ve siyasette nefret dilini durdur. Çocuklara korkuyu değil, birlikte yaşamı öğret.
Geç değil!
Bu kampanyanın ilk günü, yalnızca geçmişi hatırlatmak için değil, bugünkü sorumluluğu göstermek için açılıyor.
2011’den 2026’ya uzanan bu çizgi, bir yasa tartışmasından ibaret değil. Bu çizgi; sokakta yaşayan hayvanların yaşam hakkını, belediyelerin sorumluluğunu, barınakların kapalı yapısını, medyanın dilini, çocukların güvenliğini, hayvan hakkı savunucularının hedef gösterilmesini ve toplumun birlikte yaşam iradesini ilgilendiren bir adalet meselesidir.
Kampanyanın sonraki günlerinde bu politikanın sahadaki sonuçlarını mahalle tanıklıklarıyla, belediye verileriyle, barınak haberciliğiyle, medya diliyle, teyitsiz haber örnekleriyle, bot hesaplarla, çocuk haklarıyla, üretim-satış yasağıyla ve birlikte yaşam başlığıyla ele alacağız.
Çünkü hâlâ geç değil.
Öldüren değil yaşatan yasa istiyoruz.
Toplama değil kısırlaştırma.
Tecrit değil tedavi.
Nefret değil birlikte yaşam.





Bir Cevap Yazın