Ağustos 2024’te yürürlüğe giren 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un ardından Türkiye’de sokakların çehresi hızla değişti. Yıllardır mahalle sakinleriyle uyum içinde yaşayan, aşılanmış ve kısırlaştırılmış binlerce hayvanın sokaklardan ani bir şekilde koparılmasıyla birlikte kentlerin sosyal dokusunda derin bir boşluk oluştu.
Resmi verilere göre 4 milyona yakın sahipsiz hayvan bulunmasına rağmen, 1100’ü aşkın belediyenin sadece 273’ünde barınak bulunması ve toplam kapasitenin 90 bin sınırında kalması, sokaklardaki denetimsiz toplama faaliyetlerinin ardından ciddi bir biyogüvenlik ve halk sağlığı tartışmasını da beraberinde getirdi.
Katliam Yasası sokakları nasıl etkiledi? Sahadaki mevcut durum ne ve bu süreçten geri dönmek mümkün mü? Veteriner Hekim İlknaz Yalçın anlatıyor.
Katliam yasasının sahadaki ilk ve en somut sonuçları neler oldu? İddia edildiği gibi barınakların mevcut kapasitesi bu yükü kaldırabildi mi?
Bir veteriner hekim olarak sahada gözlemlediğim ilk ve en somut sonuç; yasanın iddia edildiği gibi bir “sahiplendirme veya rehabilitasyon” süreci değil, ne yazık ki kitlesel bir yaşam hakkı ihlali yaratması oldu. Süreç daha toplama anında, hem tıbbi hem de etik açıdan büyük bir yıkımla başladı. Hayvanların uygun olmayan anestezik ajanlarla, bilimsel ve etik kurallardan uzak yöntemlerle toplatıldığına; transfer şartlarının elverişsizliğine ve dolayısıyla pek çok hayvanın daha barınaklara bile ulaşamadan, toplama anında hayatını kaybettiğine şahit olduk.
Yasa yürürlüğe girmeden önce de mevcut barınaklar, “geçici bakımevi” statüsündeydi ve zaten kapasiteleri yetersizdi. Temel beslenme, hijyen ve tıbbi bakım ihtiyaçlarını karşılamayan bu merkezlere, yasa sonrasında kapasitelerinin katbekat üzerinde hayvan toplandı. Yıllardır mahallelerinde insanlarla uyum içinde yaşayan sağlıklı köpekler,kısa bir sürede bu yetersiz alanlara hapsedildi. Bunun sahada ürettiği ilk doğal sonuç; aşırı kalabalıklaşmaya bağlı kaynak rekabeti, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar nedeniyle yaşanan yavaş ve acılı ölümler oldu. Daha da vahimi, kanunun atıf yaptığı ötenazi şartlarına dahi uygun olmayan şekilde, hayvanların yasa dışı yöntemlerle katledildiğine; çöp poşetlerinde ve soğuk hava depolarında cansız bedenlerine ulaşıldığına şahit olduk. Üstelik bu kurumsallaşmış şiddet dalgası toplumsal iklimi de zehirledi; toplumda hayvanlara karşı bakış açısının olumsuz etkilenmesine ve bireysel şiddet vakalarının hızla artmasına yol açtı.
Barınakların mevcut kapasitesinin bu yükü kaldırabilmesi hem teorik olarak hem de fiilen tamamen imkânsızdı. Ortada çok net bir matematiksel gerçek var:
Tarım ve Orman Bakanlığı sahada yaklaşık 4 milyon köpek olduğunu ifade ediyor. HAKİM (Hayvan Hakları İzleme Komitesi) raporlarına göre, Türkiye genelindeki tüm belediye barınaklarının (kedi ve köpek dahil) toplam kapasitesi sadece 89.451.
4 milyon hayvanı, 90 bin bile olmayan bu yetersiz sisteme hapsetmeye çalışmak lojistik bir illüzyondur. Bu devasa kapasite açığında, hayvanların barınaklarda sağlıklı bir şekilde yaşaması teknik olarak mümkün değildir. Dolayısıyla bu yasa, sahada kaçınılmaz olarak tek bir sonuç üretmiştir: Barınak yetersizliğini bir kılıf olarak kullanıp, hayvanları kapalı kapılar ardında kitlesel ve yasa dışı yöntemlerle yok etmek.
“Hayvanları toplamak popülasyonu azaltmaz; aksine çok daha agresif, kontrolsüz ve takibi imkânsız bir popülasyon patlamasına zemin hazırlar”
Sokakta yaşayan hayvanların birden toplanması, popülasyon kontrolü ve halk sağlığı (örneğin aşılı hayvanların çekilmesiyle oluşabilecek başka salgınlar veya farklı türlerin hızla çoğalması) üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
Veteriner hekimlik, epidemiyoloji ve popülasyon dinamikleri açısından bakıldığında; sokakta yaşayan hayvanları öldürerek veya barınaklara hapsederek popülasyonu azaltmaya çalışmak bilim dışı, etkisiz ve sürdürülemez bir yöntemdir. Popülasyon dinamiklerini ve aşılama biyolojisini göz ardı eden bu hamlenin sahada çok ağır iki temel yan etkisi olmuştur:
Bunlardan ilki olan “vakum etkisi” biyoloji ve ekolojinin en temel kurallarından biridir. Bir bölgedeki hayvanları ani ve yoğun bir şekilde bölgeden çektiğinizde, o bölgenin biyolojik kapasitesi (gıda kaynakları ve barınma alanları) ortadan kalkmaz. Sahadaki kısırlaştırılmış, uysal ve bölgesini koruyan köpekleri topladığınızda açılan bu boşluğu, çevre bölgelerden veya kırsaldan kısırlaştırılmamış, aşısız ve insanla temasa alışkın olmayan hayvanlar doldurur.
Dahası, popülasyon yoğunluğu aniden düştüğünde geride kalan az sayıdaki hayvan için kaynak rekabeti azalır; bu da canlıların üreme hızlarını ve hayatta kalma oranlarını tetikler. Yani hayvanları toplamak popülasyonu azaltmaz; aksine çok daha agresif, kontrolsüz ve takibi imkânsız bir popülasyon patlamasına zemin hazırlar.
Bunu ülkenin farklı yerlerinden gelen “şehir merkezinde görülen ayı, tilki, yaban domuzu” haberlerinden ve her geçen bu sayının artmasından anlamak çok mümkün. İnsan eliyle popülasyonda yapılan bu ciddi değişikliğin sonucunu doğa ve hayvanlar ile birlikte insanlar da ödeyecektir.
Bizim mesleğimizin temel taşı koruyucu hekimliktir. Koruyucu hekimlik, hastalık riskini canlıları ortadan kaldırarak değil; aşılama, kayıt altına alma ve popülasyonu bilimsel yöntemlerle yöneterek azaltır.
Yıllardır aynı bölgede yaşayan, aşılanmış ve kısırlaştırılmış yerleşik köpek popülasyonunun ortadan kaldırılması, kentleri kontrolsüz hayvan hareketlerine ve yaban hayatından gelebilecek yeni zoonotik (hayvandan insana geçen) risklere tamamen açık hâle getirir. Aşılı hayvanları sahadan çekmek, yaban hayatı ile kent merkezi arasındaki biyolojik bariyeri yıkmaktadır. Dolayısıyla biyogüvenliği güçlendiren yaklaşım boşaltılmış sokaklar değil, iyi yönetilen popülasyonlardır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (WOAH), popülasyon kontrolünde öldürmeyi ya da hapsetmeyi değil; TNR (Yakala-Kısırlaştır-Aşıla-Yerine Bırak) modelini, yani kısırlaştırma, aşılama ve eğitim temelli yöntemleri önermektedir. Bilimsel araştırmalar, bir bölgedeki kısırlaştırma oranı yüzde 70-80’e ulaştığında popülasyonun zaman içinde doğal ve sağlıklı bir şekilde azaldığını net olarak göstermektedir.
Bilimsel gerçekler yok sayılarak atılan bu adımlar, kent-yaban sınırının bozulmasına, yaban hayvanları tarafından taşınan ve insanların daha önce maruz kalmamış olduğu çeşitli zoonoz hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
Sizce halen bu yoldan dönmek bilimsel ve lojistik olarak mümkün mü? Eğer mümkünse, çıkan yasanın yerine koyulması gereken ilk acil eylem planı ne olmalı?
Bu yoldan dönmek bilimsel, lojistik ve mali olarak sadece mümkün değil, aynı zamanda Türkiye’nin halk sağlığını korumak için tek gerçekçi ve zorunlu seçenektir.
Şu an yürütülen toplama ve hapsetme politikası lojistik olarak tıkanmaya, mali olarak iflasa sürüklenmeye ve epidemiyolojik olarak salgın hastalık riskini artırmaya mahkumdur. Zararın neresinden dönülürse dönülsün, bilimin rehberliğinde kriz hızla kontrol altına alınabilir. İlk yapılması gereken; Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) işaret ettiği yüzde 70-80’lik kritik kısırlaştırma eşiğine ulaşmak için kitlesel hapsetmenin, kitlesel kısırlaştırmaya dönüştürülmesidir. Veteriner fakülteleri, özel klinikler ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği işbirliğiyle, tüm Türkiye’de eş zamanlı, yoğunlaştırılmış kısırlaştırma ve aşılama programı başlatılmalıdır. Devasa toplama kampları inşa etmek yerine, yüksek tıbbi standartlara sahip kısırlaştırma ve tedavi merkezleri kurulmalıdır.
Bunları takiben ise; aşılı ve kısır hayvanlar kendi mahallelerine geri bırakılarak korunmalıdır. Mahalle düzeyinde gönüllüler, yerel yönetimler ve veteriner hekimler ile işbirliğiyle “Mahalle Hayvan Sağlığı Takip Sistemleri” kurulmalıdır.
Sokaktaki popülasyonu kontrol altına alırken, arkadan gelen yeni hayvan girişini durdurmak biyogüvenliğin en temel kuralıdır. hayvan üretimi, ithalatı ve satışı tamamen ve süresiz olarak yasaklanmalıdır. Hayvanı sokağa terk eden şahıslara yönelik cezalar caydırıcı seviyeye çıkarılmalı, çip kontrolü sıkılaştırılmalıdır. Sokağa terk etme suçunun takibi için adli mekanizmalar çalıştırılmalıdır.
Belediyelerin bütçeleri, hayvanları hapsetmek veya yasa dışı yok etmek için harcanan lojistik kalemlerden (toplama araçları, dev barınak ihaleleri) çekilerek; ilaç, aşı, tıbbi malzeme ve kısırlaştırma teşviklerine aktarılmalıdır. Sahiplenmeyi teşvik etmek adına, barınaklardan veya sokaktan hayvan sahiplenen kişilere somut teşvikler sunulmalıdır.
Yasanın gerekçelerinden biri “kısırlaştırmanın yetersiz kalması” olarak sunulmuştu. Bilimsel olarak, seferberlik usulüyle yapılacak kitlesel bir kısırlaştırma ve aşılama programı gerçekten bu sorunu çözemez miydi?
Yasa değişikliği görüşmelerinde popülasyon kontrolü ele alınırken, “kısırlaştırma metodunun hayvan popülasyonunu azaltmada yetersiz kaldığı” tezi öne sürülmüş ve geçtiğimiz 20 yıllık süre zarfında toplam 2 milyon 504 bin hayvanın kısırlaştırıldığı verisi sunulmuştu. Ancak bir veteriner hekim olarak, bu veriyi tıbbi ve operasyonel kapasite gerçekleriyle birlikte analiz etmemiz gerektiğine inanıyorum: Türkiye’deki aktif 300 geçici bakımevinin her birinde ortalama 3 veteriner hekimin istihdam edildiği bir senaryoda, hekimlerin günde 5 nitelikli operasyon yaptığı asgari ve insani bir düzen kuralım. Bu gerçekçi sistemde, Türkiye genelinde günde 4 bin 500, yılda ise tam 1 milyon 125 bin kısırlaştırma yapılabilmektedir. Doğru bir koordinasyon ve bütçeyle; komisyonda “20 yılda yapıldı” denilerek işe yaramadığı iddia edilen 2,5 milyonluk toplam operasyon sayısı, mevcut altyapımızla sadece 2,5 yılda tamamlanabilmektedir. Dolayısıyla, bilimsel literatürde başarısı kanıtlanmış olan ısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat’ modelinin kendisinin yetersiz olduğunu savunmak nesnel bir yaklaşım olmayacaktır. Karşı karşıya kaldığımız tablo, modelin yetersizliğini değil; 5199 sayılı kanunun getirdiği yükümlülüklerin yerel yönetimlerce sahada tam kapasiteyle uygulanmadığını ve yeterince denetlenmediğini göstermektedir. Henüz tam kapasiteyle hayata geçirilmemiş, kaynakları doğru yönetilmemiş bir yasal modelin işlevsiz olduğunu ilan etmek, bizleri bilimsel ve idari açıdan tutarsız bir sonuca götürmektedir.
“Güvenli sokaklar için bilimin ve koruyucu hekimliğin imkânlarıyla birlikte yaşamı organize etmek gerekiyor”
Üretim çiftlikleri, petshop ticareti ve sahipli hayvanların sokağa terk edilmesi gibi “kaynak” sorunları tamamen çözülmeden, sadece sokaktaki köpeği toplayarak popülasyonu kontrol altına almak bilimsel olarak ne kadar gerçekçidir?
Epidemiyolojinin en temel kuralı, bir sorunu çözmek için önce onun kaynağını yok etmektir. Canlı hayvan üretimi, petshop ticareti, internet üzerinden yapılan satışlar ve kontrolsüz ithalat yasal veya yasa dışı yollarla devam ederken, sokaktaki hayvanları toplayarak popülasyonu yönetmeye çalışmak, musluğu sonuna kadar açık bırakıp taşan kovayı kaşıkla boşaltmaya benzer. Sisteme her gün yüzlerce yeni kontrolsüz kaynak ve ticari meta olarak görülen hayvan eklenirken, sahadaki köpekleri yok etmek sürdürülebilir bir popülasyon politikası değil; ucu açık, ranta dayalı ve sonu gelmez bir katliam döngüsü yaratmaktır. Kaynak kurutulmadan, sadece sonuçla savaşmak kamu kaynaklarını bilinçli olarak israf etmek ve bilimin rasyonel mantığını yok saymaktır.
Gerçekçi, bilimsel ve kalıcı bir çözüm isteniyorsa, sokaktaki hayvana dokunmadan önce atılması gereken ilk radikal adım; üretim çiftliklerini kapatmak, satışı ve ticareti tamamen yasaklamak ve hayvanı sokağa terk edenlere ağır adli cezalar uygulamaktır.
Sokaklarımızı hem insanlar hem de hayvanlar için gerçekten güvenli kılmanın etik yolu nedir?
Sokaklarımızı hem insanlar hem de hayvanlar için gerçekten güvenli kılmanın etik yolu, şiddeti ve tecriti bir yöntem olarak reddedip, bilimin ve koruyucu hekimliğin imkânlarıyla “birlikte yaşamı” organize etmektir. Güvenlik kavramını sadece bir türün rahatlığı üzerinden okumak ve bunu diğer bir türün kitlesel imhası ya da ömür boyu hapsedilmesi üzerine kurmak, ahlaki ve toplumsal bir çöküşü beraberinde getirir.
Bir veteriner hekim olarak, hem insan sağlığını ve güvenliğini tehlikeye atmayacak hem de hayvanların yaşam hakkını gasp etmeyecek etik, bilimsel ve bütüncül çözüm modelini şu başlıklarla özetleyebilirim:
Etik popülasyon kontrolünün dünyaca kabul görmüş tek yolu TNR modelidir. Hayvanları sokaklardan tamamen yok etmeye çalışmak yerine; mevcut altyapıyı tam kapasiteyle kullanarak popülasyonun yüzde 70-80’ini hızla kısırlaştırmak, aşılanan ve kısırlaştırılan hayvanları kendi yaşam alanlarına geri bırakarak, hem onların doğal ömürlerini tamamlamalarını sağlamak hem de kenti yaban hayatından gelebilecek salgın hastalıklardan korumak gerekir.
Sokaktaki hayvanların popülasyonunu sabit tutmak isterken, yeni hayvanların üretilip satılmasını da engellemek zorundayız. Canlı hayvan ticareti, üretimi, internet satışları ve ithalatı tamamen yasaklanmalıdır.
Güvenli sokaklar, sokakta yaşayan canlıların temel ihtiyaçlarının denetim altında karşılandığı sokaklardır. Yerel yönetimler, veteriner hekimler ve gönüllüler işbirliğiyle uygun, kontrollü besleme ve su odakları oluşturulmalıdır. Açlık ve kaynak rekabeti biten hayvanın saldırganlık eğilimi de ortadan kalkar. Her mahallede yaşayan hayvan, mikroçip ve küpeyle dijital olarak takip edilmeli; düzenli aşı uygulamaları yerel yönetimlerce aksatılmadan yapılmalıdır.
Sokakların güvenliği sadece hayvanların davranışlarıyla değil, insanların onlara yaklaşımıyla da doğrudan ilgilidir. Okullarda ve fırsat bulunan her yerde, hayvanların beden dilini anlama, onlara doğru yaklaşma ve iletişim kurmaya dair bilimsel ve pratik eğitimler verilmelidir.
Medyada ve siyasi dilde hayvanları “düşmanlaştıran”, toplumu kutuplaştıran ve bireysel şiddeti körükleyen söylemelerin yerini; bilimsel, rasyonel ve hak temelli bir dil almalıdır. Etik ve güvenli bir gelecek, sokakları canlılardan temizleyerek değil, o canlıların nüfusunu ve sağlığını bilimsel yöntemlerle yöneterek inşa edilir. İnsanın güvenliği, köpeğin yaşam hakkıyla çelişmek zorunda değildir. Gerçek koruyucu hekimlik ve çağdaş şehircilik anlayışı; aşılanmış, kısırlaştırılmış, uysal ve mahalleliyle entegre olmuş hayvanlarla, güven içinde ve adil bir ortak yaşamı kurarak mümkün olur.






Bir Cevap Yazın