Porto’da bir edebiyat festivaline katılmak için bilet satın almıyorsunuz. Şehrin farklı noktalarına yayılmış anlaşmalı kitapçılardan birine giriyor, istediğiniz kitabı seçiyorsunuz. Kitapçıdan aldığınız kodla festivaldeki bir etkinlik için yer ayırtıyorsunuz. Böylece satın aldığınız kitap, birkaç günlüğüne yalnızca okuyacağınız bir nesne değil, şehrin kültürel hayatına giriş biletiniz oluyor.
Haziran sonunda Porto’da ilk kez düzenlenen BABELL, daha başlangıçta kendisini alıştığımız edebiyat festivallerinden ayıran bu fikirle karşıladı ziyaretçilerini: Festival bileti yerine kitap. Üstelik kitabın fiyatı önemli değil. Yeni basılmış bir roman da ikinci el bir şiir kitabı da aynı kapıyı açabiliyor. Etkinliklere katılmak isteyen herkes önce bir kitapçıya uğruyor; festival için harcanan para doğrudan o kitapçıda kalıyor. Böylece etkinliğin yarattığı ilgi, yalnızca büyük salonlara ve ünlü konuklara değil, Porto’nun farklı mahallelerine yayılmış kitapçılara da ulaşıyor.

Livraria Lello Vakfı tarafından düzenlenen BABELL, 26-29 Haziran tarihleri arasında Porto’yu dört gün boyunca büyük bir açık hava edebiyat sahnesine dönüştürdü. Nobel ödüllü yazarlardan filozoflara, şairlerden görsel sanatçılara uzanan programda Margaret Atwood, Olga Tokarczuk, Salman Rushdie, Byung-Chul Han, Julian Barnes ve Dwayne Betts gibi isimler yer aldı. Ancak festivali ilginç kılan yalnızca konuklarının büyüklüğü değildi. Edebiyat, kapalı salonlardan ve okurun tek başına yaşadığı bir deneyim olmaktan çıkarılarak meydanlara, bahçelere, kitapçılara, sokaklara ve hatta Douro Nehri’nin üzerindeki gökyüzüne taşınmıştı.
Bugün kültür ve seyahat dünyasında giderek daha sık kullanılan bir kavram var: edebiyat turizmi. Kitapseverler sevdikleri yazarların izini sürmek, kitapçılarda dolaşmak, edebiyat festivallerine katılmak ve okudukları metinlerin dünyasına biraz daha yaklaşmak için de seyahat ediyor. Porto zaten Livraria Lello gibi dünyanın en tanınmış kitapçılarından birine sahip. BABELL ise kenti yalnızca edebiyat meraklılarının ziyaret ettiği bir yer olmaktan çıkarıp birkaç günlüğüne edebiyatın içinde yaşanan bir şehre dönüştürmeye çalışıyor.
Kitabı şehrin dolaşımına yerleştiren bu yaklaşım, festivalin mekânlarına ve konuşmalarına da yansımıştı. BABELL, yalnızca yazarların yeni kitaplarını anlattığı bir program sunmak yerine edebiyatı bugünün dünyasını birlikte düşünmenin araçlarından biri olarak ele alıyordu. Festivalin açılışında Byung-Chul Han’ın konuştuğu yer bile bu yaklaşımın bir parçasıydı: Leça do Balio Manastırı’nın yanındaki, düşünmeye ve tefekküre ayrılan Düşünce Bahçesi. Han, “Bir bahçenin fiili olsaydı düşünmek olurdu,” derken durmanın ve oyalanmanın giderek zorlaştığı bir çağda düşünmek için zamana ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyordu. Sürekli uyaranlara ve dijital bağımlılıklara maruz kalan insanın ne kadar özgür sayılabileceğini soruyordu.
Festivalin merkezindeki meydanlarda ise edebiyat, dünyanın bugününe çok daha doğrudan temas ediyordu. Margaret Atwood, Praça dos Leões’u dolduran kalabalığa aşırı ideolojilerin önce önemsenmeyen küçük bir tohum gibi büyüdüğünü, fark edildiğinde ise çok geç olabileceğini anlatıyordu. Konuşma feminizmden sansüre, iptal kültüründen yapay zekâya uzanıyordu.

Aynı meydanda Olga Tokarczuk, yazarlığı ilk hayal etmeye başladığında kendisini bir erkek olarak düşündüğünü söyledi. Erkeklerin hikâyelerinin belirlediği Batılı edebiyat kanonuna girebilmek için kadınlığını bir kenara bırakması gerektiğini hissetmişti. Son romanı Empusion’u klasik edebiyattan alınmış bir tür intikam olarak tanımlaması, festivalin geçmişin kanonunu yalnızca kutlamakla kalmayıp onun kimleri dışarıda bıraktığını da tartışmaya açtığını gösteriyordu.

Reginald Dwayne Betts’in hikâyesinde kitap, bu kez mecazi değil, neredeyse doğrudan bir özgürleşme aracına dönüşüyordu. On altı yaşında cezaevine giren ve yaklaşık dokuz yıl hapiste kalan Betts, okuma ve yazma sayesinde kendisine başka bir hayat kurmuş; şair, avukat ve cezaevi reformu savunucusu olmuştu. Kurduğu Freedom Reads, bugün ABD’deki cezaevlerinde altı yüzden fazla kütüphane oluşturmuş durumda. BABELL’de kitabın bir etkinliğin kapısını açmasıyla, Betts’in hayatında başka bir geleceğin kapısını açması arasında tesadüften fazlası vardı.
Salman Rushdie ise üç bin kişinin izlediği konuşmasında edebiyat ile siyaset arasındaki ilişki sorulduğunda, kamusal hayatla özel hayat arasındaki mesafenin neredeyse ortadan kalktığını söyledi. Kendisini “tartışmalı metinler” yazmak isteyen biri olarak değil, insanı insan yapan şeyler üzerine yazan bir romancı olarak tanımlıyordu. Ancak bazen insanı insan yapan şeyleri yazmak bile, dünyanın siyasal koşulları nedeniyle başlı başına tartışmalı ve tehlikeli hâle gelebiliyor.
Festivalin dikkat çekici tercihlerinden biri de konuşmacılardan ortak bir dilde buluşmalarını istememesiydi. Herkes kendi dilinde konuşuyor, söyledikleri yapay zekâ destekli gerçek zamanlı çeviriyle ekranda Portekizce altyazı olarak takip edilebiliyordu. Böylece çok dillilik aşılması gereken bir sorun olmaktan çıkıyor, festivalin doğal bir parçası olarak kabul ediliyordu. Konuşmacılar kendilerini en rahat ve en doğru ifade edebildikleri dilde kalırken teknoloji, aradaki mesafeyi kısaltmak için sahnede yerini alıyordu.

BABELL’den ayrılırken insan ister istemez kendi ülkesini düşünüyor. Bir şehri edebiyatla çevreleyen bir festival düzenlemek, kitapçıları desteklemenin yeni yollarını bulmak, farklı dilleri aynı meydanda buluşturmak, düşünmek için bahçeler ve şiir için sokaklar açmak insanın iştahını kabartıyor. Bizdeyse edebiyat konuşmaya çoğu zaman edebiyattan başlayamıyoruz. Üstelik bunun tek nedeni sansür ve ifade özgürlüğü sorunları da değil. Kâğıt ve baskı maliyetlerinden okurun giderek azalan alım gücüne, dağıtım ve satış kanallarının birkaç büyük aktörün elinde yoğunlaşmasından bağımsız kitapçıların ve küçük yayınevlerinin ayakta kalma mücadelesine kadar, kitabın önünde daha okura ulaşmadan aşması gereken sayısız engel var. Bütün bunların üzerine yasakları, soruşturmaları, tutuklamaları ve ifade özgürlüğünün giderek daralan sınırlarını konuşmak zorunda kalıyoruz.
Elbette edebiyat hiçbir zaman siyasetten, özgürlükten ya da içinde doğduğu toplumdan bağımsız olmadı. Olması da gerekmiyor. Ama edebiyat üzerine konuşmanın ön koşulu sürekli onu savunmak olmamalı. Bir kitabın dilini, biçimini, hayal gücünü ve dünyaya ne kattığını tartışmaya geçemeden önce basılıp basılamayacağını, dağıtımda kendisine yer bulup bulamayacağını, okura ulaşıp ulaşamayacağını, yasaklanıp yasaklanmayacağını ya da yazarının söyledikleri yüzünden başına ne geleceğini düşünmek zorunda kalıyoruz.
Belki bir gün temel hak ve özgürlüklerin her seferinde yeniden tartışmaya açılmadığı, kitabın da yalnızca ekonomik ve politik engelleri aşmaya çalışmadığı bir yerde edebiyatı gerçekten dert edebiliriz. Sansürden değil biçimden, soruşturmalardan değil cümlelerden, susturulan yazarlardan değil yazdıkları kitaplardan söz edebiliriz. O gün geldiğinde belki bizim şehirlerimizde de kitaplar yalnızca kapatılan kapılara karşı durmaz; Porto’daki gibi, yeni kapılar açar.





Bir Cevap Yazın