Bir kitabın yayımlanması, dışarıdan bakınca kapağı, künyesi, raflardaki yeri ve okura ulaştığı anda görünür olur. Oysa yazar için bütün bunların öncesinde daha mahrem bir bekleme hali vardır: Dosyanın editöre gidişi, kapağın ilk kez görülmesi, baskı zamanı, “Acaba nasıl karşılanacak?” sorusu ve her şeyin sizin kontrolünüzden çıkıp beklemek dışında yapacak bir şeyinizin olmadığı o tuhaf eşik.

Bener Karaçor’la benim için bu eşik aynı zamana denk geldi. Yayın evimiz, çıkış zamanımız ve editörümüz ortak. O yüzden kendisi benim için bir yazarın ötesinde, biz artık “kitap kertmesi”yiz.

Betimeleme: Siyah ve mor tonların hâkim olduğu kitap kapağında büyük, dar ve dikkat çekici beyaz harflerle “Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar” yazıyor. Tasarımda siyah bir kedi öne çıkıyor; kedinin başında kırmızı örgü bir bere var. Alt kısımda yazar adı Bener Karaçor, yayınevi logosu ise Düşbaz olarak görünüyor.

 “Bir sonu muhteşem yapan şey dürüst olması”

Bener’in kitabı da sohbeti kadar akıcı, insan dinlemeye de okumaya da doyamıyor. Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar’da bu toprakların hikâyelerine yer açması, fantastik olanı dışarıdan ithal etmek yerine Anadolu’nun hafızasından çağırması bence çok değerli. Üstelik bunu sadece “yerli mitoloji kullandım” kolaycılığıyla değil, karakterlerin duygusuna ve hikâyenin ritmine gerçekten yedirerek yapıyor.

Spoiler vermek istemem ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim: Stranger Things’in finalde yapamadığı ve çokça eleştirildiği Climax’i Bener, romanında başarıyla kurmuş. Hem eğlenceli, hem duygulu, hem de okuru kendi karanlığına, iç sesine ve yarım kalan hikâyelerine baktıran bir fantastik roman var karşımızda.

Biz de bu söyleşide Bener Karaçor’la yazmanın endişesini, bir kitabı bitirmenin insanda neyi tamir ettiğini, Anadolu efsanelerini, içimizdeki Hıbılık’ı ve bir sonu gerçekten “muhteşem” yapan şeyin ne olduğunu konuştuk.

“Kemiklerimin sesini duyuyordum”

Biz aynı yayınevinden, aynı editörle çalışmış, hatta aynı tarihlerde kitabı yayınlanan iki yazarız. O yüzden bu röportaja dışarıdan bakan biri gibi değil de aynı koridorda çocuğunun doğumunu beklemiş iki kişi gibi başlamak istiyorum. Kitap yayımlanmadan önce insanın kafasında kurduğu “çıkış anı” ve endişeleri ile kitap gerçekten okura ulaştıktan sonraki duygu bambaşka oluyor. Sende nasıldı? ikinci baskıyı kısa sürede yapmış, çokça şahane yorumlar almış bir yazar olarak nasıl hissediyorsun?

Öncelikle şu “aynı koridorda çocuğunun doğumunu bekleyen iki kişi” benzetmen… Bana yine neden en sevdiğim yazarlardan biri olduğunu hatırlattı Yeşer. Gerçekten bir kitabın çıkış süreci biraz buna benziyor: “Çocuk sağlıklı olacak mı? Ya çirkin olursa?” gibi insanın aklına türlü endişeler üşüşüyor. Üstelik bir garabet olursa, ortada suçu atabileceğin başka biri de yok; belli ki bütün genetik materyal senden çıkmış. Ama neyse ki ikimiz de bu işten alnımızın akıyla çıktık diye düşünüyorum. 

Beni artık az çok tanıyorsun; anksiyete benim dünüm, bugünüm ve görünen o ki yarınım. O yüzden kitap çıktıktan sonra bütün korkularımın sihirli şekilde yok olduğunu söyleyemem. Endişe hâlâ baki.

Ama şunu fark ettim: İnsanların senin yazdığın bir şeye zaman ayırması, bütçesinden pay ayırıp onu eve götürmesi bile başlı başına çok duygusal bir şeymiş. Ben galiba ilk başta sadece buna bile fazlasıyla mutlu olmuştum. Sonrasında gelen yorumlar ise işin bambaşka bir boyutu oldu. DM kutum uzun uzun iç döken mesajlarla doldu; ağladığını anlatanlar, kahkaha attığını söyleyenler, bazı satırlarda kendini yakaladığını yazanlar… Bir insanın kendi hayatından bir parçayı senin cümlende bulması gerçekten tarif edilmesi zor bir hismiş.

Ve galiba beni buna kimse hazırlayamazdı. Hâlâ yapılan her yorumu, gelen her mesajı büyük bir heyecanla okuyorum. Sonra tabii ki ekran görüntüsü alıp, KVKK’ya saygılı bir vatandaş refleksiyle izin alıp story’de paylaşıyor, ardından da saklıyorum. Çünkü o yorumlar benim için altından bile değerli. 

Kitabı altı ay gibi kısa sayılabilecek bir sürede yazdığını biliyorum. Ama okuyunca çok uzun zamandır içeride bekleyen bir dünyanın, birikmiş hikâyelerin ve çocukluk tortularının bir anda hayat buluşu gibi duruyor. Sendeki yaratım sürecini merak ediyorum.

Bu soru aslında kitabın altı ayda yazılmasından çok, o altı aydan önceki tüm hayatımı soruyor. Ve cevap evet.  Tam da senin dediğin gibi biriken hikayeler ve çocukluk tortularım hayat buldu. 

Çocukluğumdan beri kafasının içinde hikâyelerle yaşayan biriyim. Hikâye kurmadan başka türlü nasıl yaşanır, gerçekten bilmiyorum. Çocukken edindiğim bu ‘alışkanlık’ diyelim, büyüdüğümde de benimle kaldı. Dolayısıyla kitapta çocuk Bener’den gelen yerler de var, yetişkin Bener’den gelen yerler de…

Kitap özelindeki yazım sürecine gelirsek; buna daha profesyonel, daha “iş” gibi yaklaşacağımı sanıyordum. Sonuçta yıllardır yazıyorum. Ama hiç de öyle olmadı. Karakterler kendilerini var ettiler. Beraber güldük, beraber korktuk; beraber hayal kurduk. Veda etmek istemediğim karakterlerim oldu. Ama bana gitmek zorunda olduklarını söylediler ve gittiler. Kitabı yazarken ben de nereye gideceğimizi bilmiyordum açıkçası. Bazen kendimi yazar gibi değil, onların hikâyelerini aktaran bir aracı gibi hissediyordum.

Kitabın isminin ilk kısmı da biraz buradan geliyor aslında. Başlangıçta hepsi Word dosyasında yan yana duran birkaç isimden ibaretti. Aynıydılar. Eşittiler. Karbondan yapılmışlardı. Nelerden hoşlandıklarını, gelecekten ne beklediklerini; neleri feda edeceklerini, hangi yöne savrulacaklarını ben de bilmiyordum. Sonra birer birer kendi hikâyelerine dönüştüler.

Yazım süreci de buna paralel olarak oldukça yoğun geçti. Günde 14 saat yazdığım zamanlar oldu. Sandalyeden kalkınca kemiklerimin sesini duyuyordum. Parmaklarım yorulunca ses kaydına geçiyordum çünkü beynim “tamam, bugünlük bu kadar” demeyi reddediyordu.

Ritüel kısmına gelirsek, aslında çok romantik bir cevabım yok. Tek ihtiyacım arka planda bir ses olmasıydı. O yüzden kitabın yarısını kafelerde yazdım desem yalan olmaz. Gece olduğunda da ev fazla sessiz geliyordu; sırf ortamda bir uğultu olsun diye arkaya rastgele diziler açıyordum. Ben kitabı yazarken sezonlar bitti. Karakterler evlendi, boşandı, hayatlarını yaşadı. Ben hâlâ aynı hikâyenin içindeydim.

Özetle altı ay sürdü ama sanırım o altı ay boyunca yazdığım şey sadece bir roman değildi. Biriktirdiğim hikâyeler, çocukluğum, korkularım, takıntılarım ve hayal gücüm de klavyeden dışarı çıktı. Bu yüzden dönüp baktığımda bana da altı aydan uzun sürmüş gibi geliyor.

“Fantastik malzemeyi dışarıdan ithal etmeye ihtiyacımız yok”

Romanı okurken aklımdan sürekli şu geçti: Bizim coğrafyamız zaten başlı başına fantastik bir arşiv; cinleriyle, yatırlarıyla, efsaneleriyle, ev içi korku masallarıyla, ne bileyim Van Gölü canavarıyla… Ama edebiyatta nedense yeteri kadar kullanılmıyor. Sen Atlas’ın hikâyesinde bunu yapmışsın; fantastik olanı dışarıdan ithal etmemiş, bu toprakların hafızasından çıkarmışsın. Bilmediğim bir sürü efsane öğrendim sayende. Bunlara nasıl ulaştın, nerelerden beslendin?

Fantastik malzemeyi dışarıdan ithal etmeye aslında hiç ihtiyacımız yok. Çünkü bu toprakların hafızası zaten başlı başına dev bir mitoloji arşivi. Ve en sevdiğim tarafı da şu; bizim hikâyelerimiz “copy-paste Orta Çağ fantezisi” gibi durmuyor. Daha vahşi, daha melankolik, daha tuhaf  tarafları var.

Ben özellikle Türk mitolojisi ve Anadolu efsaneleri tarafına çok çekildim. Sarıkız mesela beni inanılmaz etkileyen anlatılardan biriydi. Çünkü içinde sadece doğaüstü öğeler yok; suçluluk, vicdan, yalnızlık, toplumsal korku gibi çok insani duygular da var. Bence iyi folklor canavarı değil, insanı anlatır. Hikâye layığıyla anlatıldıysa sonunda kahramanın da canavarın da aynı duygulardan beslendiğini fark edersin.

Araştırma sürecinde de kendimi acayip bir kuyunun içinde buldum. Bir efsaneyi okurken başka bir yaratığa, oradan başka bir halk inanışına geçiyordum. İyeler, dağ ruhları, unutulmuş anlatılar… Bir noktadan sonra araştırma yapmaktan çok, hafızası silinmiş bir şeyi tekrar hatırlıyormuşum gibi hissettim.

Mesela Sarıkız efsanesinin bir versiyonunu resmi bir devlet sitesinde okudum. Düşünsene, devlet kurumuna ait bir sayfada fantastik bir hikâye anlatılıyor ve kimse bunu garipsemiyor. Çünkü bu coğrafyada mitoloji zaten gündelik hayatın içine işlemiş durumda.

Bir yandan da bana hep trajikomik geliyor: Batı’nın bugün dev evrenler kurduğu hikâyelerin büyük kısmı bu topraklarda geçti. Truva burada, Amazon anlatıları burada… Ama biz bunları çoğu zaman kendi gözümüzden anlatmak yerine başkalarının yorumundan izliyoruz. Bazen düşünüyorum; keşke yıllardır baklava için kavga edeceğimize, bu mitolojik hikâyeleri dünyaya kimin daha iyi anlatacağı konusunda yarışsaydık. Çünkü kültürel güç biraz da kendi hikâyeni kimin anlattığıyla ilgili.

Betimeleme: Karaçor solda, Sarıyıldız sağda. İkisi de kameraya gülümsüyor ve kitabı birlikte tutuyorlar. Masada iki bira bardağı var; ortam sıcak, samimi ve şehirli bir kafe atmosferinde.

Peki, serinin devamında Atlas yine bizim toprakların anlatılmayı bekleyen varlıklarıyla, efsaneleriyle ve yarım kalmış hikâyeleriyle mi karşılaşacak?

Kesinlikle evet. Ama kendime bu konuda çok katı kurallar koymak da istemiyorum. Araya başka hikâyeler girebilir, bazı maceralarda mitoloji hiç olmayabilir. Sonuçta Atlas’ın anlatacağı her hikaye mutlaka bir efsaneye bağlanmak zorunda değil. 

Ama dürüst olmam gerekirse bu konuda kendime çok güvenemiyorum. Çünkü ben bu anlatılara aşığım. Hatta yukarıdaki sorunu cevaplarken bile aklıma yeni bir fikir geldi.

Mesela neden herkes Loch Ness Canavarı’nı biliyor da Van Gölü Canavarı’nı kimse konuşmuyor? O da canavar değil mi? Neden biri hakkında sayısız kitap, film ve belgesel çekilmişken biz diğerini birkaç bulanık fotoğraf ve şehir efsanesine terk etmişiz?

Gel de hikayeyi anlatma…

“Üzerimde taşıdığım bir borcu ödemişim gibi hissettim”

Teşekkür bölümünde Atlas’la aynı dertten muzdarip olduğunuzu söylüyorsun: “Başlayıp bitirememek.” Bu kitabı bitirmek, senin yazıyla ve kendi yarım kalmış dosyalarınla ilişkinde neyi değiştirdi? Bahsettiğin diğer dosyaların içinden tekrar açtığın ve hazırlamaya başladığın var mı?

Çok temel ve ilk duyduğunuzda belki biraz saçma gelecek bir şeyi tamir etti içimde. Ben yıllardır vicdan azabı çekmeden kitap okuyamıyordum.

Çünkü kafamın içinde sürekli aynı ses vardı: “Sen neden hâlâ yazmıyorsun da elalemin kitabını okuyorsun?”

Kulağa komik geliyor biliyorum ama içinde yaratıcı bir taraf taşıyan insanların ne demek istediğimi anlayacağını düşünüyorum. İnsanlara dokunabilecek, onlara ilham verebilecek hikâyeler anlatma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorsan, bir yerden sonra sürekli başkalarının hikâyelerini tüketmek garip bir suçluluk duygusu yaratıyor. Sanki kendine ihanet ediyormuşsun gibi hissediyorsun.

Bu kitabı bitirmek benim için biraz o sesi susturdu. İlk kez uzun zamandır üzerimde taşıdığım bir borcu ödemişim gibi hissettim. Artık vicdan azabı çekmeden kitap okuyabiliyorum. Film izleyebiliyorum. Başkalarının ürettiklerinden ilham alırken kendi üretmediklerimi düşünmek zorunda kalmıyorum.

Bahsettiğim diğer dosyalara gelirsek; evet, dönmek istediğim çok şey var. Ama bu kez farklı bir yerden yaklaşmak istiyorum. Daha önce hep yetişmeye çalışıyordum. Bir fikri kaçırmaktan, geç kalmaktan korkuyordum. Şimdi ise biraz daha sakinim. Bu kez FOMO’yla değil, merakla ilerlemek istiyorum. Çünkü yavaş yavaş yolun sonuna ulaşmaktan çok, yolculuğun kendisinden keyif almayı öğreniyorum.

Kitabın adındaki “muhteşem sonlar” mutlu son vaadi taşımıyor. Daha çok doğru yere konmuş, her bir karakterin hakikatine sadık ince ince işlenmiş sonlar var. Senin için bir sonu muhteşem yapan şey nedir?

Bence bir sonu muhteşem yapan şey dürüst olması.

Kitaptaki “Muhteşem Sonlar” ifadesi biraz yanıltıcı gelebilir. Çünkü içinde “muhteşem” geçtiği için otomatik olarak olumlu bir çağrışım yapıyor. Oysa benim kastettiğim şey bu değil. Muhteşem sonlar mutluluktan da mutsuzluktan da, iyilikten de kötülükten de bağımsız bir yerde duruyor.

Benim için bir sonun muhteşem olması, kişinin kendi özüne sadık kalabilmesiyle ilgili. Hayatta da böyle. Bazen önemli olan düşmemek değil; düştüğünde neden düştüğünü bilmek. Eğildiysen neden eğildiğini, direndiysen ne uğruna direndiğini bilmek.

Aslında bunların hepsi birer son. Hayatımız boyunca birçok küçük son yaşıyoruz. Bir ilişki bitiyor, bir dostluk sona eriyor, bir hayalden vazgeçiyoruz, bir şehirden ayrılıyoruz… Ve bu sonların her birinde aynı soruyla baş başa kalıyoruz: Kim ne derse desin, ben bu süreçte kendime karşı dürüst müydüm? Elimden geleni yaptım mı? Gerçekten istediğim gibi davrandım mı?

Çünkü bazen bir sonu tatmin edici yapan şey sonucun kendisi değil, o sonuca giderken kendinle ne kadar barışık olduğun.

Ve sanırım mesele, hayatının son gününe geldiğinde dönüp bakıp şu soruya vereceğin cevapta yatıyor: “Ben olmak istediğim kişi oldum mu?”

Benim cevabım belli. Beni seven insanları hayal kırıklığına uğratmadan yaşamak, arkamda birilerine dokunmuş birkaç şey bırakmak ve bütün bunları yaparken hayattan olabildiğince keyif almak isterim.

Ama bu tamamen kişisel bir tanım. Diyelim ki kin ve nefret dolu birisin dünyaya alemlere zulüm olmak için gelmişsin.  Karşılaştığın herkese ve her şeye dert olmak, ortalığı karıştırmak istiyorsun. Kulağa korkunç geliyor ama hayatının sonunda dönüp baktığında tam olarak olmak istediğin kişi olmuşsan, kendi hikâyenin muhteşem sonuna ulaşmış olabilirsin. Var mı böyle bir tanıdığınız?

O yüzden benim için muhteşem son, iyi insanların ödüllendirildiği bir final değil. Bir karakterin, bütün seçimlerinin sonunda gerçekten kim olduğunu ortaya koyduğu an.

“Hikâyenin içinde dolaşan profesyonel bir şüpheci”

Hıbılık’ı ben sadece çocukluktan gelen hayali bir varlık gibi değil, Atlas’ın iç sesi, hatta yer yer yazarlığın o huysuz iç editörü gibi okudum. Sürekli söylenen, itiraz eden, dürten ama bir yandan da hikâyeyi ilerleten bir tarafı var. Romanı yazarken Hıbılık senin de iç sesinin taşıyıcısına dönüştü mü? Sanki senin de bir Hıbılık’ın illaki vardır. Seninki en çok neye söylenir merak ediyorum.

Bu çok güzel bir soru. Çünkü evet, benim de herkes gibi bir Hıbılık’ım var. Hatta kendisi oldukça aktif bir mesai yürütüyor.

Benimki huysuz bir dede gibi. Her şeye söyleniyor. O kadar söyleniyor ki bazen sırf sussun diye uyuyorum. Konu özelinde kalırsak; bir şey izlerken ya da okurken;

“Bu neden böyle oldu?”
 “Bu karakter bunu niye yaptı?”
 “Şu mantıklı mı gerçekten?”
 “Kimse bunu fark etmedi mi?”

Sürekli bir itiraz halinde.

Hıbılık’ı yazarken yaptığım şeylerden biri de aslında kendi iç sesimi hikâyenin içine almak oldu. Çünkü bu kitabı ben yazmasaydım ve bir okuru olsaydım, benim içimdeki ses tam olarak bunları soracaktı. Hatta bazı yerlerde hikâyeden keyif almamı bile engelleyecekti.

O yüzden Hıbılık bir anlamda benim iç editörüm. Ama sadece benim değil, okurun da temsilcisi. Benim kafamda beliren itirazları, şüpheleri ve “bir dakika ama…”ları yüksek sesle dile getiriyor.

Bu yüzden onu sadece hayali bir arkadaş ya da fantastik bir karakter olarak görmüyorum. Hikâyenin içinde dolaşan profesyonel bir şüpheci gibi düşünüyorum. Atlas’ın başına gelen her şeyi sorguluyor, itiraz ediyor, söyleniyor ama bir yandan da hikâyenin ilerlemesine yardımcı oluyor.

Açıkçası benim Hıbılık’ımla onun arasında düşündüğümden daha fazla benzerlik çıkması da beni biraz endişelendiriyor.

Bu soru bana sorulduğunda üzerine düşünmekten zevk aldığım için sana da sormak istiyorum. Hangi karaktere Bener olarak en yakın hissediyorsun ve seçmen gerekse hangi karakterin hikayesini tercih edersin?

Öncelikle gururlu bir baba olarak tüm karakterlerimle gurur duyuyorum. Solbris dahil.

Her karakterde benden bir şey var aslında. Mert’le çok iyi arkadaş olabilirdik mesela. Aynı film aşkı, aynı mizah damarı bende de var. Fikret ve Selma’yla sabaha kadar sohbet edebilirdim. Mutlu’yu ve Ayla’yı dinlemeyi çok isterdim; biri bana hikâyelerini anlatırdı, diğeri şarkılarını söylerdi. Osman’dan zafer dolu günlerini dinlerdim. Solbris’le ise sevmediğim insanların kuyusunu kazardım. 

Ama “En çok hangisi sensin?” diye sorarsan, odadaki fili görmezden gelmenin anlamı yok. Atlas ve Hıbılık benim.

Sanırım kitabı yazarken ruhumun iki farklı tarafını alıp iki ayrı karaktere dönüştürdüm. Atlas bende hâlâ merak etmeyi bırakmamış tarafsa, Hıbılık da her şeyi sorgulayan, huzursuz, itiraz eden taraf. Birlikte yaşamak zorunda olduğum iki ses gibi.

Peki hangisinin hikâyesini seçerdim? Mert’in ya da Fikret’in. Ama özellikle Fikret’in. Hayatını seçer miydim, ondan emin değilim. Çünkü bazen uzaktan hayran olduğumuz insanların yürüdüğü yolları gerçekten yürümek istemeyiz. Fikret’in hikâyesinde sevdiğim şey cesareti ve şartlar ne olursa olsun kendi özünden vazgeçmemesi. Ve dürüst olmam gerekirse, sanırım ben onun kadar cesur değilim.

Belki de onu bu kadar sevmemin sebebi bu.

Solbris’in insanların zihnine girip güzel anılarını, neşesini ve içlerindeki canlılığı tüketmesi bence romanın en güçlü metaforlarından biri. Solbris’i gerçek hayatta nereye koyarsın? Bir insanın iç sesi mi, sistemin kendisi mi, kapitalizmin ruh kemiren tarafı mı, yoksa hepsinden izler taşıyan daha kompleks bir şey mi?

Böyle sorularda şıklar arasında “Hepsi” varsa genelde ona basarım.

Ama Solbris’i yaratırken çıkış noktam aslında biraz daha kişiseldi. Solbris olmadan önce o bir Küçük Karanlık’tı. Yani insanın içinde bulunan; kıskanan, haset eden, başkasının kötülüğünü isteyen, kendine bile itiraf etmek istemediği o küçük seslerden biriydi.

Bence hepimizin içinde biraz ondan var. Sadece çoğumuz onu kapıyı açıp içeri buyur etmeyecek kadar tanıyoruz.

Sonra Solbris bir bedene kavuştu. Güç kazandı. Ve insanın içindeki o küçücük karanlık düşünce, dışarı çıkıp kendi iradesine sahip bir varlığa dönüştü.

O yüzden onu tek başına kapitalizm, sistem ya da toplumsal bir metafor olarak görmüyorum. Ama şu da bir gerçek ki insanı mutsuz eden şeylerin çoğu bir noktada birbirine bağlanıyor. Travmalar, yalnızlık, hırs, sistem baskısı, korkular… Solbris bunların herhangi biri ya da hepsi olabilir.

Ama en temelinde o, insanın kendine bile yakıştıramadığı tarafı.

Bir de dürüst olmak gerekirse kapitalizme bütün günahları yüklemeyi biraz kolaycılık olarak görüyorum. Evet, bazen insanın ruhunu kemiriyor ama bir yandan da şu an bu röportajı mum ışığında değil, internetin ve elektriğin olduğu bir dünyada yapıyoruz. Yalan söylemeyeceğim; doğalgazı seviyorum. Tıbbi gelişmeleri seviyorum. Film izlemeyi seviyorum. Şöyle bir dönüp baktığımda da hayatta kalma ihtimalimin en yüksek olduğu yüzyılın bu yüzyıl olduğunu düşünüyorum. 

O yüzden Solbris’i sistemden çok, sistemler değişse de insanın içinde yaşamaya devam edecek o karanlık tarafa daha yakın görüyorum.

“En kolay taraf yazmak oldu, en zor taraf ise bırakmak”

İlk kitabın olsa da, hayatını yazarlık yaparak geçiriyorsun. Senaristlik, program editörlüğü, proje tasarımı, metin yazarlığı derken zaten gazetecilikte yüksek lisans yapmışsın. Bu alanlar birbirini besliyor mu? Deadline’a bağlı çalışmak, kitapta da ayrı bir disiplin getiriyor mu? Roman yazarlığında senin için diğerlerinden daha kolay ve zor olan şeyler nelerdi?

Aslında hepsi birbirini besliyor. Çünkü günün sonunda yaptığım her işin merkezinde hikâye anlatıcılığı var. Senaryo yazarken de, editörlük yaparken de, bir proje tasarlarken de insanlara bir şey anlatmaya çalışıyorsun. Sadece kullandığın araç değişiyor.

Bu işlerin bana kazandırdığı en büyük şeylerden biri de araştırma refleksi oldu sanırım. Bir konuyu nasıl araştıracağımı, bir bilginin peşine nasıl düşeceğimi ya da karmaşık bir şeyi nasıl sadeleştireceğimi biliyorum ve eskisine göre daha hızlı yapabiliyorum. Kitabı yazarken bunun çok faydasını gördüm.

Ama işin diğer tarafında önemli bir fark var. Saydığın bütün işler bir şekilde başkaları için yaptığım işler. Elbette severek yapıyorum. Hatta kendimi başka bir şey yaparken hayal bile edemiyorum. Ama kitap çok daha kişisel bir yerden çıktı. İlk kez tamamen kendim için yazdığım bir şeydi.

Deadline meselesi de burada ilginçleşiyor. Çünkü iş hayatında yıllardır teslim tarihiyle çalışıyorum. Bir noktadan sonra beynin ona göre programlanıyor zaten. O yüzden oturup ilham gelmesini bekleyen bir yazar hiçbir zaman olamadım. İlham güzeldir ama salı günü saat dörtte teslim edilmesi gereken bir işin varsa onun da pek bir hükmü kalmıyor.

Roman yazarlığında benim için en kolay taraf yazmak oldu. En zor taraf ise bırakmak.

Çünkü senaryoda, reklamda ya da editörlükte bir noktada metni teslim eder ve yoluna devam edersin. Ama roman farklı. Karakterlerle aylarca, bazen yıllarca yaşıyorsun. Onları tanıyorsun, seviyorsun, kızıyorsun. Son sayfaya geldiğinde aslında sadece kitabı bitirmiyorsun; bir dönemi de kapatıyorsun. Sanırım benim için en zor kısmı buydu.

Bu romanın arkasında sadece edebi değil, sinemasal bir hayal gücü de hissediliyor. Fantastik edebiyattan çağdaş romana, sinemadan dijital anlatılara uzanan kendi kişisel haritana baktığında seni en çok kimler, hangi işler ve hangi anlatı biçimleri besledi?

Ne yazık ki bu soruya asla havalı bir cevap veremeyeceğim. Çünkü ben popüler kültürün aşığıyım. Parliament Sinema Kulübü ve VHS kasetlerle büyüyen bir çocuktum. Zaten bizim başka alternatifimiz de yoktu. Haliyle Hollywood’un en klişe filmlerini çok sevdim. Batman, Polis Akademisi, Mad Max, Geleceğe Dönüş… Hepsini o zamanlar izledik.

Sonra tabii korku sineması aşkım başladı. Canavarlar, büyüler, hayaletler, vampirler, cadılar… Yolumun kesiştiği tüm TV filmlerini ve VHS’leri izledim. Kitapta da bunun izleri var zaten. Lost Boys’un orada olmasının bir sebebi var. Ama ille de en sevdiğin ve sana ilham veren film hangisi derseniz, sanırım cevabım David Bowie’nin Goblin Kralı’nı oynadığı Labirent olur.

Bir de Yeşilçam var tabii. Kitabı okuyanlar bunu fark edecektir. O döneme âşık bir karakterim olan Fikret ve yıllarını setlerde geçirmiş Selma da biraz bunun yansıması aslında. Benim neslimden birçok çocuk gibi benim de ilk kahramanlarımdan biri Cüneyt Arkın’dı. Tıpkı kitaptaki Mert gibi. Bugün hâlâ hikâye anlatırken o dönemden öğrendiğim şeylerin peşinden gittiğimi düşünüyorum. Bir kahramanın sadece güçlü olması değil, aynı zamanda başkalarını da düşünebilmesi gerektiği fikri mesela.

Edebiyat tarafında ise tam anlamıyla kitap kurdu bir çocuktum. Daha ortaokuldayken Binbir Gece Masalları’nı tamamen bitirmiştim. Bugün dönüp baktığımda küçük bir çocuğun maruz kalması gerekenden biraz fazla erotizm içerdiğini düşünüyorum ama hayal gücümü inanılmaz besledi. Beynim hikâyelerle doluydu. Sonra Latin Amerika edebiyatıyla tanıştım. José Mauro de Vasconcelos’la başlayan yolculuk beni Saramago’ya, Eduardo Galeano’ya kadar götürdü.

Küçük İskender’i keşfettiğimde ise başka bir şey oldu. Kelimelerle bu kadar özgür oynanabileceğini ilk kez onda gördüm. Yazdığı bazı cümleler bana edebiyattan çok müzik gibi geliyordu.

Truman Capote’nin insanın içindeki yalnızlığı ve aidiyet arayışını anlatışına hayran kaldım. Mina Urgan’ın zekâsını, Mine Söğüt’ün dilini çok sevdim.

Ama burada hiç cool davranmayacağım. Stephen King’i de, Dean R. Koontz’u da yalayıp yuttum.

Sanırım benim hayal gücüm biraz da bu yüzden böyle oldu. Bir tarafında Latin Amerika büyülü gerçekçiliği, diğer tarafında Yeşilçam, bir köşede korku filmleri, başka bir köşede Hollywood’un ışıltılı ve her şeyi mümkün kılan hikâyeleri var. Hepsi aynı masaya oturunca ortaya benim çok sevdiğim bir karışım çıktı. Umarım siz de sevmişsinizdir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin