Meclis’e Mart ayında sunulan ve binden az kadrosu olan kamu kurumlarında engelli çalıştırma zorunluluğunun kaldırılmasını öngören kanun teklifi, engelli hakları konusunda kritik bir kırılma noktası oluşturuyor. Engellilerin bağımsız yaşam hakkını zayıflatan ve eşit yurttaşlık ilkesini geriye götüren bu teklife karşı, Elif Gamze Bozo’nun hazırladığı “Engelli İstihdamında Geri Adım Kabul Edilemez” isimli dosya haberimiz, hak temelli bir itirazı yükseltmeye devam ediyor.

Dosya haberimizde bu defa Japonya’dan bir örnek var.

Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden biri olan Japonya, yıllardır “engelli istihdamı” konusunda sistemli bir kamu politikası yürütüyor. Son açıklanan veriler, bu politikanın niceliksel anlamda ciddi sonuçlar ürettiğini gösteriyor. 2024 yılında Japonya’da çalışan engelli birey sayısı 677 bin 461’e ulaştı. Bu, ülkede engelli istihdamında art arda yaşanan 21’inci yıllık yükseliş anlamına geliyor. Engelli çalışan oranı ise yüzde 2,41 ile tarihî bir seviyeye çıktı.  

Birçok ülke için bu rakamlar yalnızca istatistik olabilir. Ama aslında bu veriler, devlet politikalarının toplumsal dönüşüm yaratıp yaratamayacağına dair çok önemli bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.

Çünkü mesele yalnızca “kaç engelli bireyin işe alındığı” değil.

Asıl mesele şu, engelli bireyler gerçekten eşit yurttaşlar olarak mı istihdam ediliyor, yoksa şirketlerin kota tablolarında birer sayıdan mı ibaret bırakılıyor? Japonya deneyimi tam da bu ikilemin merkezinde duruyor.

Bugün Türkiye’de milyonlarca engelli hâlâ işsizlik, yoksulluk ve sosyal dışlanma ile mücadele ederken; kamu kurumlarında dahi erişilebilirlik sağlanamazken; özel sektör “yük” söylemini terk edemezken; Japonya’nın deneyimi bize önemli dersler sunuyor. Ama aynı zamanda büyük bir uyarı da veriyor: Kota sistemi tek başına adalet üretmez.

Eğer insan hakları perspektifi yoksa, istihdam politikaları yalnızca vitrini değiştirir.

1960’lardan bu yana sürdürülen bir sistem

Japonya’nın engelli istihdam sistemi aslında yeni değil. Temelleri 1960’lı yıllarda atıldı. 1970’lerde ise özel sektör için zorunlu kota sistemi getirildi. Bu sistem çok basit ama sert bir mantığa dayanıyordu:
Belirlenen oranda engelli çalışan istihdam etmeyen şirketler devlete ceza ödeyecekti. Kotayı aşan şirketler ise teşvik alacaktı.  

Yani devlet ilk kez şunu söyledi: “Engelli bireylerin çalışma hakkı, şirketlerin vicdanına bırakılamaz.” İşte asıl kırılma noktası buydu.

Çünkü kapitalist sistemde “gönüllülük” çoğu zaman ayrımcılığı ortadan kaldırmıyor. Eğer devlet denetimi ve yaptırımı yoksa, engelli bireyler iş yaşamının dışına itiliyor. Japonya bunu erken fark etti.

Ve yıllar boyunca yalnızca kota koymakla kalmadı; veri topladı, yıllık istihdam oranlarını izledi, şirketleri raporladı, cezaları güncelledi, teşvik mekanizmaları kurdu ve sistemi sürekli revize etti.  

Bugün Japonya’da kota oranı özel sektör için yüzde 2,5 seviyesine yükseltilmiş durumda ve 2026 yılında yüzde 2,7’ye çıkarılması planlanıyor. Ayrıca daha küçük ölçekli şirketler de sistem kapsamına alınmaya başlanıyor.  

Bu durum bize şunu gösteriyor, hak temelli kamu politikaları uzun vadede sonuç üretir. Ama burada kritik bir soru ortaya çıkıyor. Neden Japonya gibi bir ülkede bile şirketlerin yalnızca yüzde 46’sı kota hedeflerini karşılayabiliyor? Çünkü sorun yalnızca yasa eksikliği değil. Sorun zihniyet.

Financial Times’ın haberinde çok çarpıcı bir detay vardı: Pek çok şirket engelli bireyleri yalnızca “yasal zorunluluğu yerine getirmek” için işe alıyor. Engelli çalışanlara çoğu zaman düşük profilli, gelişim imkânı olmayan, basit işler veriliyor. Hatta bazı şirketler, engelli çalışanları ofis yaşamından tamamen uzaklaştırarak yalnızca sayısal kotayı dolduruyor.  

İşte tam da bu noktada şu gerçekle yüzleşiyoruz, engelli bireyleri işe almak ile onları iş yaşamına gerçekten dahil etmek aynı şey değildir. Bir şirkette engelli çalışan bulunması, o iş yerinin kapsayıcı olduğu anlamına gelmez.

Eğer erişilebilirlik yoksa, karar mekanizmalarında temsil yoksa, terfi hakkı yoksa, eşit ücret yoksa, mesleki gelişim imkânı yoksa, engelli birey yalnızca “göstermelik çeşitlilik nesnesi” hâline gelir.

Betimleme: Bir metro ya da tren istasyonunda, tekerlekli sandalye kullanan bir yolcu trene binmek üzere bekliyor. Üniformalı bir görevli, tren kapısı ile peron arasına taşınabilir rampa yerleştiriyor.

Elbette bu yalnızca Japonya’nın sorunu değil. Türkiye’ye bakacak olursa durum çok daha ağır.

Bizde engelli istihdamı çoğu zaman üç temel anlayış arasında sıkışıyor; acıma kültürü, yardım yaklaşımı, göstermelik sosyal sorumluluk… Oysa çalışma hakkı bir yardım meselesi değildir. Bir insan hakkıdır.

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 27. maddesi açık biçimde şunu söyler:
Engelli bireylerin diğer bireylerle eşit koşullarda çalışma hakkı vardır. Devletler bu hakkı korumak ve geliştirmekle yükümlüdür.  

Ancak Türkiye’de engelli bireylerin büyük bölümü hâlâ iş gücünün dışında tutuluyor. Özellikle engelli kadınlar açısından tablo daha da ağırlaşıyor. Çünkü engelli kadınlar hem patriyarkanın hem sağlamcılığın hem de yoksulluğun kesişiminde yaşam mücadelesi veriyor. Birçok işveren için engelli kadın hâlâ “riskli çalışan” olarak görülüyor.

Hamile kalabilir. Bakım ihtiyacı olabilir. “Yavaş çalışabilir.” “Uyum sağlayamayabilir.” Bu ifadelerin tamamı ayrımcılıktır.

Ama ne yazık ki çoğu zaman normalleştirilmiş ayrımcılık olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’de engelli bireylerin iş yaşamına katılımını engelleyen en büyük sorunlardan biri de erişilebilirlik eksikliğidir.

Kaldırımlar erişilebilir değil. Toplu taşıma erişilebilir değil. Kamu binaları erişilebilir değil. Dijital sistemler erişilebilir değil. Böyle bir ülkede “Neden çalışmıyorsunuz?” diye sormak, yangını çıkarıp sonra dumanı suçlamaya benziyor.

Japonya’nın deneyimi burada önemli bir şeyi daha gösteriyor, istihdam politikası yalnızca Çalışma Bakanlığı’nın konusu değil. Bu mesele aynı zamanda eğitim, şehircilik, ulaşım, teknoloji ve insan hakları politikasıdır. Çünkü erişilebilir olmayan bir toplumda eşit istihdam mümkün değildir.

Bugün Japonya’da dahi bağımsız yaşam savunucuları kota sisteminin yetersiz olduğunu söylüyor. Çünkü onlar da biliyor ki mesele yalnızca sayı değildir. Engelli bireyler kendi potansiyellerini gerçekleştirebiliyor mu, mesele bu… Yönetici olabiliyor mu? Akademisyen olabiliyor mu? Gazeteci olabiliyor mu? Sanatçı olabiliyor mu? Milletvekili olabiliyor mu? Karar verici olabiliyor mu? Yoksa sistem onları yalnızca “uygun görülen alanlarda” mı tutuyor?

Kaynaklar

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin