Meclis’e Mart ayında sunulan ve binden az kadrosu olan kamu kurumlarında engelli çalıştırma zorunluluğunun kaldırılmasını öngören kanun teklifi, engelli hakları konusunda kritik bir kırılma noktası oluşturuyor. Engellilerin bağımsız yaşam hakkını zayıflatan ve eşit yurttaşlık ilkesini geriye götüren bu teklife karşı, Elif Gamze Bozo’nun hazırladığı “Engelli İstihdamında Geri Adım Kabul Edilemez” isimli dosya haberimiz, hak temelli bir itirazı yükseltmeye devam ediyor.

Dosya haberimizde bu defa Londra’dan bir örnek var.

Londra’daki bir kafenin hikâyesi, aslında bütün dünyanın engellilik meselesine nasıl baktığını sorgulatıyor. Reuters’ın 22 Ocak 2025 tarihli haberinde yer alan “Fair Shot” adlı sosyal girişim, öğrenme güçlüğü olan genç yetişkinlere kafe ortamında uygulamalı eğitim veriyor; ardından onları işverenlerle buluşturarak sürdürülebilir istihdama yönlendiriyor. Mezunlardan bazılarının LVMH gibi büyük şirketlerde işe yerleşmesi ise bize çok yalın ama sarsıcı bir gerçeği gösteriyor: Engelli bireyler çalışamaz değil; sistem onları çalışamaz ilan ediyor.  

Fair Shot’un önemi yalnızca bir kafe olmasında değil. Asıl önemi, engelli bireyi “yardım edilecek kişi” konumundan çıkarıp üretimin, emeğin ve ekonomik hayatın öznesi haline getirmesinde yatıyor. Fair Shot kendi programını; uygulamalı eğitim, iş yaşamına hazırlık, işveren desteği ve gerçek istihdam olanakları üzerinden kuruyor. Yani mesele yalnızca bireyi eğitmek değil; işverenin, iş yerinin ve işe alım süreçlerinin de dönüşmesini sağlamak.  

Çünkü engelli istihdamında en büyük sorun çoğu zaman engellilik değil, sağlamcı iş düzenidir. İşverenin zihnindeki “yapamaz”, “yavaş kalır”, “müşteriyle iletişim kuramaz”, “ekibe uyum sağlayamaz” gibi önyargılar; rampasız binalar kadar sert, erişilemeyen başvuru formları kadar dışlayıcıdır. Bir insanın emeğe katılımını engelleyen şey çoğu zaman bedeni, zihni ya da öğrenme biçimi değil; ona göre kurulmamış eğitim sistemi, esnek olmayan iş piyasası ve ayrımcı işe alım kültürüdür.

Bu yüzden Fair Shot örneği bize şunu söyler: Engelli bireyleri istihdama katmak için önce onları “eksik” görmeyi bırakmak gerekir. Asıl eksik olan, iş piyasasının kapsayıcılığıdır.

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 27. maddesi, engelli bireylerin diğer bireylerle eşit koşullarda çalışma hakkını açıkça tanır. Bu hak; açık, kapsayıcı ve erişilebilir bir iş piyasasında, kişinin özgürce seçtiği ya da kabul ettiği işle yaşamını kazanabilmesini içerir.   Bu madde bize çalışma hakkının bir lütuf, kota, yardım ya da sosyal sorumluluk kampanyası olmadığını hatırlatır. Çalışmak; ekonomik bağımsızlığın, toplumsal katılımın, onurlu yaşamın ve eşit yurttaşlığın ayrılmaz parçasıdır.

Ancak uygulamada engelli bireylerden sürekli olağanüstü olmaları beklenir. Bir engelli birey işe girdiğinde haber değeri taşıması, aslında eşitliğin ne kadar istisna haline getirildiğini gösterir. Başarı hikâyesi diye anlatılan birçok şey, gerçekte sistemin başarısızlığını örter. Çünkü bir insanın çalışması, üretmesi, maaş alması, meslek sahibi olması olağanüstü değil; sıradan ve temel bir haktır.

Ne yazık ki dünya, engelli bireylerin emeğini çoğu zaman iki uç arasında sıkıştırıyor: Ya “ilham veren kahraman” ya da “bakıma muhtaç kişi.” Oysa engelli bireylerin çoğu bu iki kalıba da sığmaz. İnsanlar yalnızca engelleriyle, tanılarıyla, rapor oranlarıyla ya da “azim” hikâyeleriyle tanımlanamaz. Engelli bireyler de herkes gibi işinde iyi olabilir, yorulabilir, hata yapabilir, terfi isteyebilir, sendikal hak talep edebilir, daha iyi ücret bekleyebilir. Hak temelli yaklaşım tam da burada başlar: Engelli bireyi kutsallaştırmadan, acımadan, romantize etmeden eşit yurttaş olarak görmek.

Fair Shot modelinin güçlü yanı da buradadır. Bu model, yalnızca “birkaç gence kafe eğitimi verelim” anlayışına dayanmaz. Gençlerin becerilerini görünür kılar, işverenlerle bağ kurar, aileleri sürece dahil eder, çalışma ortamını destekler ve geçiş sürecini planlar. Fair Shot’un destekli staj programı kapsamında her yıl 16-24 yaş arası öğrenme güçlüğü ve/veya otizm tanısı olan gençlere gerçek iş deneyimi sağladığı belirtiliyor.   Bu, soyut bir farkındalık çalışmasından çok daha ileri bir noktadır; doğrudan yaşamı değiştiren, ekonomik bağımsızlığa kapı açan bir uygulamadır.

Buradan Türkiye’ye baktığımızda ise acı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Bizde engelli istihdamı hâlâ çoğunlukla kota, sınav, rapor, kontenjan ve “uygun kadro” tartışmalarına sıkıştırılıyor. Oysa sorun yalnızca kaç kişinin işe alındığı değildir. Asıl soru şudur: Engelli bireyler hangi koşullarda çalışıyor? İş yerleri erişilebilir mi? Makul düzenleme sağlanıyor mu? Terfi olanakları var mı? Engelli kadınlar iş yaşamında görünür mü? Zihinsel, psiko-sosyal ya da nöroçeşitli bireyler için destekli istihdam modelleri var mı? İşverenler ayrımcılık konusunda denetleniyor mu?

Bu sorulara dürüst cevaplar vermeden engelli istihdamından söz edemeyiz.

Bugün Türkiye’de birçok engelli birey eğitim hakkına eşit erişemediği için daha baştan iş piyasasının dışına itiliyor. Okula erişemeyen, nitelikli mesleki eğitim alamayan, toplu taşımayı kullanamayan, aile içinde “sen yapamazsın” baskısıyla büyüyen bir bireyden sonra rekabetçi iş piyasasında diğer herkesle aynı koşullarda yarışması bekleniyor. Bu, eşitlik değil; eşitsizliği görmezden gelen bir adalet yanılsamasıdır.

Engelli kadınlar açısından tablo daha da ağırdır. Çünkü engelli kadınlar hem sağlamcılığın hem patriyarkanın hem de ekonomik bağımlılığın baskısıyla karşı karşıyadır. Aile içinde korunması gereken, toplumda görünmez kılınan, iş yaşamında “riskli çalışan” olarak görülen engelli kadınlar; istihdam politikalarında çoğu zaman özel olarak ele alınmaz. Oysa çalışma hakkı, engelli kadınlar için yalnızca gelir elde etmek anlamına gelmez; şiddetten uzaklaşabilme, kendi kararlarını verebilme, sosyal yaşama katılabilme ve bağımsız yaşam kurabilme anlamına da gelir.

Bu nedenle engelli istihdamı yalnızca Çalışma Bakanlığı’nın, belediyelerin ya da özel sektörün teknik meselesi değildir. Bu mesele aynı zamanda kadın politikasıdır, sosyal politika meselesidir, insan hakları meselesidir, demokrasi meselesidir.

Fair Shot’un bize gösterdiği modelin Türkiye’de de uygulanabilir tarafları vardır. Belediyeler, üniversiteler, meslek odaları, özel sektör ve engelli örgütleri bir araya gelerek destekli istihdam merkezleri kurabilir. Kafeler, kütüphaneler, kültür merkezleri, belediye işletmeleri ve sosyal tesisler yalnızca “engelliler için etkinlik yapılan” yerler olmaktan çıkarılıp engelli bireylerin çalıştığı, eğitim aldığı, meslek öğrendiği alanlara dönüştürülebilir.

Ama bunun için engelli bireylerin adına değil, engelli bireylerle birlikte politika üretmek gerekir.

Çünkü engelli bireylerin istihdamı için yapılan birçok çalışma, ne yazık ki hâlâ onların deneyimini merkeze almıyor. Masalarda engelli bireyler yokken, onların hayatına dair kararlar alınıyor. Oysa hiçbir kapsayıcılık politikası, öznesini dışarıda bırakarak kapsayıcı olamaz.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey birkaç iyi örnekle övünmek değil; o iyi örnekleri kurumsal, sürdürülebilir ve hak temelli politikalara dönüştürmektir. Fair Shot bir modelse, bu modelin özü şudur: Eğitim ver, işverenle bağ kur, kişiyi yalnız bırakma, çalışma ortamını dönüştür, ayrımcılığı görünür kıl ve istihdamı yardım değil hak olarak tasarla.

Engelli bireylerin istihdamı meselesinde en tehlikeli cümlelerden biri “Onlara da bir şans verelim” cümlesidir. Çünkü bu cümle bile eşitsiz bir konumdan kurulur. Sanki işveren merkezde, engelli birey kapıda bekleyen biriymiş gibi… Oysa mesele şans vermek değildir. Mesele gasp edilmiş bir hakkı teslim etmektir.

Engelli bireylerin çalışması için toplumun vicdanına değil, hukuka; iyi niyetine değil, yükümlülüğüne; merhametine değil, eşitlik ilkesine ihtiyacımız var.

Bir fincan kahve üzerinden dünyaya yayılan bu hikâye bize şunu hatırlatıyor: Kapsayıcı istihdam hayal değil. Doğru model, doğru destek ve doğru zihniyetle mümkündür. Ama bunun için önce engelli bireyleri “yardım edilecek hayatlar” olarak görmekten vazgeçmeliyiz.

Çünkü engelli bireyler üretimin dışında bırakıldığında yalnızca bireyler yoksullaşmaz; toplum da yoksullaşır. Bir insanın emeğini dışlamak, onun bilgisini, yeteneğini, hayalini ve katkısını da dışlamak demektir. Bu da yalnızca ekonomik kayıp değil, ahlaki ve politik bir iflastır.

Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey daha fazla “duyarlılık” kampanyası değil; daha fazla erişilebilir okul, daha fazla destekli istihdam modeli, daha fazla makul düzenleme, daha fazla engelli kadın istihdamı, daha fazla denetim ve daha fazla hak temelli politikadır.

Fair Shot bize kahvenin nasıl yapıldığını değil, eşitliğin nasıl inşa edileceğini gösteriyor.

Ve belki de en önemli cümle şudur:

Engelli bireyler iş hayatına dahil edilmeyi bekleyen misafirler değildir.
Onlar bu hayatın eşit sahipleridir.

Kaynakça

  1. Reuters, “London cafe gives workers with learning disabilities a ‘fair shot’”, 22 Ocak 2025.  
  2. Fair Shot resmi internet sitesi, Employment Programme ve Supported Internship Programme sayfaları.  
  3. Fair Shot resmi internet sitesi, kurum tanıtımı ve sosyal girişim modeli.  
  4. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi, Madde 27: Çalışma ve İstihdam Hakkı.  
  5. OHCHR, CRPD Committee General Comment No. 8, engelli bireylerin çalışma ve istihdam hakkı üzerine genel yorum.

Elif Gamze BOZO

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin