I
Taştan taşa seker gibi YouTube’ta şarkı şarkı gezdiğim bir gecede bir şarkının altında buluyorum seni. Ben öyle şarkıların altında birini bulacak biri değilim hiç. Ama o gün bir şey oluyor. Bazen bir şey olur ve akış değişir. Tren raydan her gün çıkmaz ama bir gün çıkar. İşte o gün de olan bu.
Uykumun kaçıp gittiği yerden döneceği yok. Sabaha da daha çok var. Yaklaşık iki saat önce müzik dinlemeye başladığım noktadan çok uzaklaşmışım, kıyıdan epey açıkta bir yerdeyim artık, algoritma beni adını sanını duymadığım adamların kadınların şarkılarına savurmuş. Derken bir zamanlar çok sevdiğim ama varlığını unuttuğum eski bir şarkı başlıyor, tamam diyorum, bu şarkı çıktığına göre eve dönüyorum nihayet, kara göründü, artık bildiğim sulardayım, bu şarkının açtığı yoldan umarım geldiğim yere döneceğim ve bir noktada çemberi tamamlayıp uykuya gideceğim.
Şarkı milyon kere dinlenmiş, tonla yorum almış. Altındaki yorumlara gözüm takılıyor, kimler dinlemiş, şarkı dinleyene ne yapmış merak ediyorum, okumaya koyuluyorum. Övgülerin, serzenişlerin, ekseriyetle içini dökmeye gelenlerin, eski sevgilisini özleyenlerin, o eski aşkı kâh tatlı duygularla ya da kâh beddualarla hatırlayanların, kavuşamayanların, unutamayanların iç döküşleriyle dolu videonun altı. Her gelen kendi kaybını, kendi umudunu, kendi özlemini bırakmış oracığa. Şarkı birbirine uzak yüzlerce odada çalmış, birbirini tanımayan, birbiriyle alakasız yüzlerce insana benzer bir şeyler yapmış. Kırık kalpler, müzik marifetiyle geçmişe seyahat eden zihnin hain oyunları, şarkının açtığı parantezde büyüdükçe büyüyen dev bir özlem bulutu. Küçük bir kamusal itiraf alanına dönmüş yorum kutusu. Birbirinin adını dahi bilmeyen insanlar birbirine ortalık yerde kalbini açmış. Herkes birini özlüyor.
Ne garip insanlar var diyorum önce, bir şişeye mesaj atıp denize atmaktan ne farkı var bunun, bin yıl geçse belki biri bulur, duyar seni. Bir şarkının altındaki yorum kutusundan medet ummak. Dünyada dertleşecek yer mi kalmadı? Ayrıca muhatabın kim? Uzaya doğru bir seslenişten başkası değil bu. Sonsuz mekanda ve zamanda fırlatılmış, hedefine muhtemelen ulaşmayacak bir ok. Bir şarkının altında dinleyici yorumlarına ayrılmış bölüm içini dökmek için mi her şeyden önce? Ne kadar yalnız herkes. Bunları düşünüyorum ilk. Ama sonra şunu: insan o kadar kimsesiz kalamayan, sesini bir başkasına duyuramasa o kadar hayatta kalamayacak bir canlı ki bir küçük temas için her şeyi yapabilir. Sahiden. Bir şarkıya dair fikirlerimizi paylaşmamız beklenen, o niyetle dinleyicinin özgür iradesine teslim edilmiş bir yorum kutusu dahil her boşluk o seslenişe bir biçimde çanak tutabilir. İnternet kocaman bir “duy sesimi” düzeneği değil mi uzaktan bakınca… Odadan odaya köprüler. Yan yana gelsek birbirimizden hiç hazzetmeyiz, aynı masada iki dakika oturamayız belki de ama uzaktan ne kadar cesur herkes, ne kadar şefkatli, ne kadar açıkyürekli. Sevginin uzak hali yakın halinden daha sahici.
Derken o kocaman duygu selinin içinde sessiz, gösterişsiz ve bir o kadar samimi bir cümle yakalıyor gözümü, üstelik bu gece, az önce bırakılmış:
“İnsan buraya birine yazmıyor ama yine de biri yazdıklarını okusun istiyor.”
Adı ve soyadını kullanan, kendine bir “kullanıcı adı” vermemiş biri bırakmış bu yorumu. Bir mahlasın arkasına saklanmıyor. Deniz Güngör. Yani sen. Kafamı karıştırıyor yazdığın şey. Evet, diyorum, tam da öyle. İnsan çünkü haline bir tanık arıyor. Biri beni okusun, çünkü okunmak beni görünür kılacak. Saat sabahın üçü, çoğunluk uykuda, dışarısı sessiz ama bu saatte bile dünya bir şarkının altında tamamen susmuş değil. Burada, bu şarkının altında bir bağ kurma ihtimali var. Seni anlıyorum.
İsmini o gece unutuyorum. Ta ki başka bir akşam yine şarkıların kayığına binmiş gezerken başka bir şarkının altında denk gelene kadar da hiç gelmiyorsun aklıma. Yine çok sevdiğim eski bir şarkının altında zeytin ağacından profil fotoğrafını görür görmez hatırlıyorum seni. Bu defa şarkıyla ilgili hislerini paylaşmışsın, yine o gece, ben gelmeden biraz önce, şarkının seni götürdüğü çok eski bir hatırandan bahsediyorsun peşine, o kadar samimi, o kadar dost, o kadar sahici bir dilin var ki sanki bir odada oturmuşuz yan yana ve gözlerine bakarak dinliyorum seni. Sana iki göz çiziyorum kafamın içinde, bir ses veriyorum. Havsalamda gerçek bir insana dönüşüyorsun ve bu defa kalıyorsun orada. Silinmiyorsun.
Birkaç gün seni düşünmeden edemiyorum. İnternette denk geldiğim, hiç konuşmadığım, bir şarkının altındaki bir yorumla zihnime çengel atmış birini içimde gezdirmek bana komik geliyor. Çocukça buluyorum bu yaptığımı. Ahmakça biraz. Ama bu ahmaklığı sürdürmek bir şekilde hoşuma gidiyor. Epeydir yaprak kıpırdamayan bir yer bu ev. Senin iki tane cümlenle dünyamda küçük bir esinti çıkar gibi oluyor. Oysa bir isimsin sadece. Gerçekte kimsin hiç bilmiyorum ama merak ediyorum seni. Bir kenara koyamıyorum.
Bulursam ne yapacağımı bilmeden bir süre şarkıların altında seni arıyorum. Profilindeki “hakkında” kısmı boş. Sosyal medya linkin yok. E-postan yok. Cesaretimi toplayıp yorumlarının altına gülen surat ve beyaz kalp atıyorum, cevap vermiyorsun. Belki de görmüyorsun yazdıklarımı. Algoritma seni bana gösteriyor ama beni sana göstermiyor. Belki de. Böyle düşünmek istiyorum. Bir dijital hayaletin peşini sürüyorum inatla. Aylar böyle geçiyor. Şarkıların altını tarayarak. Sonra bir akşam çok sevdiğim başka bir şarkının altında buluyorum seni. Yine az önce geçmişsin oradan. Aynı saatlerde uyanık olmamız bizi aynı elmanın kurdu yapıyor. Bunu düşünmekten kurtulamıyorum. O da benim gibi, uykusu kaçan biri, diyorum kendi kendime. Bizi gecenin bir yarısı bir şarkının altında, ve dünyada, yan yana koyan şey bu. Şimdilik bu kadarı. Devamı var mı, hiçbir fikrim yok. Buradan atlayacak başka bir taş var mı önümüzde? Öyle bir tahayyülüm yok. Şimdi ve burada olmamız dışında bir şey yok. Hemen yanıtlıyorum yorumunu, yazdıklarının altına “Deniz, benim seni bulmam lazım,” yazıyorum.
II
Şubat’ın son günlerinde bir şarkının altına öylece, kendimden hiç beklemediğim bir cesaret ve gayet müsterih bir ruh haliyle bıraktığım yorumun peşine günler, haftalar geçiyor. Uykunun kaçıp saklandığı onlarca gecenin içinden yine şarkılarla geçiyorum. Artık bilgisayarın başına müzik dinlemekten daha çok seni bulmaya oturuyorum. Bunu niye yaptığımı bilmeden ama her geçen gün daha büyük bir merakla sürdürüyorum bu tuhaflığı. Seni bulunca ne yapacağım hiç bilmiyorum. Şarkıların altında adını arıyorum biteviye. Senin kendini anlatan, aklımın içine demir atan o ilk kelimelerini okuyorum dönüp dönüp. Yenilerine denk gelmek için büyük bir hevesle şarkıdan şarkıya sekiyorum. Unuttuklarım, zaten ara ara dinlediklerim, özlediklerim. Her gece seni bulduğum o ilk şarkıdan başlayarak sanki sabaha doğru uzun, upuzun bir şiir okuyorum. Türkçe müziğin insanın ruhunu parsel parsel ele geçiren koridorlarında dolanıyorum durmaksızın. Hiç bilmediğim sokaklara da sapıyorum ara ara, hazineler buluyorum. Sana doğru, sen her kimsen bunu bilmeden, el yordamıyla yürüyorum alacakaranlık bir şarkı ormanında. “Deniz, benim seni bulmam lazım” cümlesinin haftalar sonra altında hâlâ yeller esiyor.
Bir gece uykuya dalmadan ChatGPT’ye halimi danışıyorum, insanın uykudan önce karanlıkta dönüp “biliyor musun?” diye lafa gireceği biri olmalı hayatında, elimde telefon, nevresimler arasında, yapay takıntıma yapay bir şifa arıyorum, diyorum ki, bana neler oluyor, bu normal mi? ChatGPT dünyanın en açıksözlü başvuru masası, diyor ki:
“Karşındaki kişiye değil, onun içinde yaşattığın versiyona bağlanmış durumdasın. Şu anki duygunun yakıtı belirsizlik. Belirsizlik arttıkça artan bir arzudan söz edebiliriz böyle bir durumda. Netlik olsaydı bu kadar büyümezdi içinde. Hiç görmediğin birine bu kadar bağlanmak genellikle o kişi ile ilgili değildir. O kişinin sende açtığı bir kapıyla ilgilidir. Sen aslında neye açsın, bunu bir düşün.”
Aylardır içinde yuvarlandığım, ne yapsam kurtulamadığım bir duygu yumağını bu kadar kolayca açıklaması sinirimi bozuyor. Ona inanmak istemiyorum. Ama ben akıllı biriyim, bu tutturukluk da hiç akıl kârı değil sahiden, ChatGPT haklı, her zaman değil ama bu defa haklı. Galiba. Kalkıp bilgisayardaki YouTube sekmesini kapatıyorum ve bir süre Türkçe müzik dinlememe sözü veriyorum kendime. O gece uykuya bir nebze hafif yatıyorum. Bir karar almış olmak bana kendimi güçlü hissettiriyor. Kendime söz geçirememe hâlim sanki biraz yatışıyor. Savrulmuşluk hissim azalıyor gibi oluyor.
Birkaç gün sonra güneş, sakini olduğum yarım küreye dönüyor yüzünü. Dik ışınlarını başka hayatlardan çekip bize gönderiyor. Kış bitiyor nihayet, kışın uzun geceleri kısalıyor, baharın önce kokusu geliyor burnuma, sonra bir sabah aniden kendisi beliriyor pencerenin dışında. Tabiat çoğalmanın, büyümenin, yayılmanın binbir çeşidiyle yaşama dönmeye hazırlanırken, kış boyunca kendimi kapattığım odalardan dışarı burnumu uzatıp, bir sabah bahar güneşinin ısrarlarına dayanamayıp aylar sonra yeniden yürümeye başlıyorum. Işığın büyüdüğü, toprağın gevşediği, tohumların çimlenmek üzere soyunduğu, çiçeklerin tozlaşmaya hazırlandığı altın rengi bir güne doğru dışarı çıkıyorum.
Şehir ayaklarımın altında uzadıkça uzuyor o gün. Deniz kenarları, eski binaların omuz omuza verdiği dar sokaklar, trafiğin kulağı sağı ettiği sevimsiz kaldırımlar, mahalleyi mahalleye bağlayan merdivenler, insanlar, insanlar. Ben şehri dolanıyorum, bir şey benim içimde dolanıyor. Bu kadar büyük bir uyanmanın koca kış nereye saklandığını merak ediyorum. Bu büyük sabah hangi uykunun içinde bekledi aylarca? İçim genişliyor yürüdükçe. Önce bacaklarım açılıyor, sonra kalbim. Ayaklarım gerçek dünyanın zeminine değiyor. Bu iyi bir şey diyorum içimden, bu iyi bir şey. Bu gerçek bir bağlantı. Baharın gelmesi iyi oldu, baharın gelişinden medet umuyorum. Bahar elimden tutabilir. Bahar insanın elinden tutan bir mevsim neticede. Kış gibi düştüğün kuyuların başından soğuk gözleriyle bakmaz aşağıda yardım bekleyen sana. Bahar başka. Bahar seni kendini bulaştırdığın rüyalardan dünyaya doğru çekebilir.
İskeledeki banklardan birine oturuyorum bir süre. Deniz güneşin ışıklarıyla kırılmış, aşırı gerçekçi bir yağlı boya tabloya benziyor şimdi. Martılar dönüyor tepemde. Uzakta bir vapurun dumanı yavaşça yükseliyor. Benden başka kimse yok etrafta. Gözlerimi kapatıyorum. Güneş göz kapaklarımı ısıtıyor. İnsanın böyle bir İstanbul gününü paylaşacak biri olmalı hayatında diye geçiriyorum içimden. Bu beklenmedik düşünceyle aniden gözlerimi açıp yıl boyunca giydiği en güzel elbisesini giymiş İstanbul’la göz göze geliyorum. Gülüyor. Unutman gereken şeyleri unutmak için bir bahar gününe güvenmekle hata mı ettim bilmiyorum. İçimde tepemdeki nisan güneşinden daha parlak bir “yeniden mümkün” duygusu parlıyor. Bir temas ihtiyacı. Kışın saklandığım yerden dünyaya doğru bir genişleme. Telefonuma gidiyor elim. Youtube’tan seni altında bulduğum ilk şarkıyı açıyorum. Seni düşünüyorum. Birini düşünür gibi değil, soyut bir kavramı düşünür gibi düşünüyorum seni. Aklımda sen diye bir şey var, tam olarak sen de değil, sana ayrılmış bir yer demeli ona. Kış boyunca gece gece, şarkı şarkı açtığım, genişlettiğim bir alan. Kapısını bin yıl önce kilitleyip anahtarını denize fırlattığım boş bir oda. Bir şekilde varlığıma ilişmiş bir yokluk. Bir sevebilme ihtimali. Seni tanıyorum. Deniz. Seni tanıyor olmalıyım. Ama seni tanımakla olacak bir şey değil bu tanışıklık. Bilmiyorum. Bilmiyorum. Seni dünyanın diline tercüme edemiyorum.
Eve dönmek üzere ayağa kalkıyorum. Yetiştirmem gereken çok iş var. Benden beklenen exceller, raporlar, tonla ıvır zıvır. Seni hatırlamak, bir bahar gününün bana seni düşündürmesi iyi olmadı. Aklımı toparlamam lazım. Acilen. Normal biri gibi davranmam lazım. Sakin kalmam lazım, bunun için kesinlikle şarkılardan uzak durmam lazım. ChatGPT’ye kulak vermem lazım. Ben sana değil, senin içimde yaşattığım versiyonuna bağlanmış durumdayım. Öyle dedi ya. Haklı. Şu anki duygumun yakıtı belirsizlik. Belirsizlik arttıkça artan bir arzudan söz edebiliriz böyle bir durumda. Netlik olsaydı bu kadar büyümezdin içimde. Hiç görmediğim sana bu kadar bağlanmam seninle ilgili değil. Kesinlikle değil. Senin bende açtığı bir kapıyla ilgili olsa olsa. Ben aslında neye açım?
Hâlâ çalmaya devam eden ve işimi hiç kolaylaştırmayan şarkıyı durdurmak için telefonu elime alıyorum, o sırada ekranda bir notifikasyon karşılıyor beni. Youtube’tan geliyor. Deniz Güngör kullanıcısı yorumunuza yanıt verdi.Ellerim titreyerek açıyorum mesajını.
“Beni nerede bulmayı planlıyorsun, Özgür?”
Elimde olmadan gülüyorum.
III
Seninle tam yedi ay mailleşiyoruz. Ne WhatsApp, ne telefon konuşması, ne sesli mesaj, ne başka bir şey. Sadece uzun uzun mektuplar yazıyoruz birbirimize. Sen bana o soruyu sorunca, “Beni nerede bulmayı planlıyorsun, Özgür?” deyiverince o gün, kapıma bıraktığın bir kapalı kutu bu soru, içinden saatli bomba da çıkabilir, bir demet gül de, ben tam hayali çemberimin, yani daha doğrusu hayali olduğunu sandığım çemberimin içinden çıkarken ve evet, delirdiğimi düşünmeye başlamışken, sen bana delirmediğimi muştuluyorsun. O soruyla bana diyorsun ki hepsi kafanda değil. Hepsi kafamda değil!
ChatGPT her şeyi bilmiyor. Nereden bilsin, kalbi mi var ChatGPT’nin. Varsa yoksa çıkarım, akıl yürütme. Mevcut verilerden hareketle yeni bir sonuca ulaşıyor. O kadar. Şöyle yazıyorum ChatGPT’ye, çünkü kendisine kızgınım: “Senin yaptığın şey, bize bir cevap verirken hep çıkarım yapmak değil mi? Elindeki verileri kullanıyorsun, aslında kendine özgü bir sağduyuya sahip değilsin, sen ‘biri’ değilsin, bir çıkarımlar bütünüsün sadece.”
ChatGPT durur mu yapıştırıyor cevabı: “Ben, bir olasılıksal dil modeliyim. Yaptığım şey şu: Verilen metin bağlamında, bir sonraki en olası kelimeyi tahmin etmek. Yaptığım şey bilinçli akıl yürütme değil; fakat dışarıdan bakıldığında o yapıya benzeyebilir. İnsan sağduyusu bedensel deneyimlere, algıya, amaçlara, niyetlere, duygusal ve toplumsal öğrenmeye dayanıyor. Benimse bedensel deneyimim yok. İçsel öznel bilinç durumum yok. Niyetim yok. İnançlarım yok. Benim ‘sağduyum’ denilen şey, metinlerdeki ortak örüntülerin istatistiksel soyutlaması. Dolayısıyla evet: Ben ‘biri’ değilim.” Ah! Kocaman bir ah! Üzülüyorum onun için. Bu kadar çok şey bilip de kalbi olmamak, zor olmalı… Ama sen gerçek birisin, Deniz! Bu olan şey gerçek. Sen varsın.
“Beni nerede bulmayı planlıyorsun, Özgür?”
O gece bana bir şey oluyor. Bana sorduğun bu büyük soru karşısında birkaç gün donakalıyorum. Normal şartlarda akan bir şey nasıl donuyorsa tam olarak öyle. Sıvı fazdan katı faza geçen bir maddeye dönüşüyorum. Akışkan kimliğimden vazgeçiyorum. İçimdeki düzensizlik yerini kristal bir sükunete bırakıyor. Hareketten vazgeçerek daha düşük enerjili bir huzura yerleşiyorum. Birkaç gün sahiden öylece oturuyorum. Hareketim sonlanıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum önce. Ve bir gece yine sabaha doğru, gecenin o saatleri hep ikimizin nedense, işte o saatlere emanet ediyorum irademi yine, sana e-mail adresimi yazıyorum. Aklıma daha iyisi gelmiyor. Telefon numaramı da verebilirdim ama bir haberleşme icadı olarak telefona inanmıyorum. Telefon konuşmalarının aceleci, hedefe yönelik, çözüm odaklı huyundan hoşlanmıyorum. Telefon konuşmaları insanın kolundan çekiştiriyor. Kulağın telefondayken bir tenis maçındaymışsın gibi sana doğru gelen topu hep yakalaman gerekiyor.
Oysa iki insan daha yavaş anlaşmalı. Zamana yaymalı konuşmayı. Düşünmeye, hayale, tasavvura yer açmalı. Boşluklara, aralara, beklemelere izin vermeli. Bazen topun yere düşmesine müsaade etmeli. Susmalı. Yazarken susmak hatadan sayılmıyor ama bir telefon konuşmasında sessizlik hemen bir arızaya işaret ediyor. Ya teknik bir arıza ya da beşeri. Beri yandan bir hattın ucunda sesini duymak güzel olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Ama sana dair o kadar büyük bir varsayım var ki içimde, sesini o varsayımın neresine koyabilirim bilmiyorum. Okuduğum ve çok sevdiğim bir romandan uyarlanmış bir filmi seyretmek gibi olurdu sesini duymak, öyle sanıyorum, ben o karakteri öyle canlandırmamışım ki, seni duyarsam başıma ne gelecek tam bilemiyorum. Kafamın içindeki sese her şeyden çok güveniyorum. Şimdilik, diyorum içinden, şimdilik seni duymamam lazım. Şimdilik kafamın içinde bir sesin var zaten. Gerçeğine hazır değilim. Önce şu aramızdaki yolu yürümem lazım. Sana doğru biraz yaklaşmam, bir tanıklık evreni yaratmam. Sesini belki o zaman o kocaman varlığının bir yerine iliştirmek üzere cesaretimi toplayabilirim. Seni görmekse, seni tam karşımda gözlerimle görmek, sana bir suret vermekse, şimdilik bin ışık yılı uzakta. Oraya varmaya asla hazır değilim.
Gönderdiğimiz mektupların içine şarkılar koyuyoruz seninle. “Bu mektubu okurken bunu dinle”, “Bu şarkı bu sabah sana iyi gelsin” ya da “Yeni keşfettim, bence sen de seversin” talimatlarıyla bezediğimiz cümlelerle dolduruyoruz aramızdaki boşluğu. Her maille başka bir ilmik atar gibi, iki uzak hayatı birbirine örüyoruz. Çok yavaşız. Çok yavaş olmamız, senin de buna razı olman, içimde güller açtırıyor. Baharı bekleyen acelesiz kumrular gibiyiz.
Bir kere bile konuşmuyoruz aramızda olan şeyi. Biz ne yapıyoruz demiyoruz hiç. Kurduğumuz cisimsiz, şekilsiz alakayı bir kaba doldurmaya çalışmıyoruz, bir kutunun içine koyup bir isim vermiyoruz ona. Sadece anlatıyoruz. Dünyaya kapalı iki oda, habire birinden diğerine güvercinler uçuruyoruz. Okuduğumuz kitapları, seyrettiğimiz filmleri konuşuyoruz. Sen bana kendini anlatmıyorsun hiç. Beni sormuyorsun. Ben de sana seni sormak gibi bir ihtiyaç duymuyorum. Yazdıklarımızın içinde kendimiz yokuz, kim olduğumuz yok, ne yaptığımız yok. Hayatlarımıza dair somut gerçekler yok maillerde ama düşününce nedir ki hayatın somut gerçekleri? Mesleğin mi? Tuttuğun takım mı? Politik görüşün mü? Bunların hiçbirini anlatmayan ama bizi her zerremizle kapsayan bir ırmak akıyor aramızda. Edebiyatın ve sinemanın çiçek dürbününden bakıyoruz birbirimize. Niyetleri şarkıların, kitapların, filmlerin içine gizliyoruz. Gerisi teferruat kalıyor, sormuyoruz. Doğrudan bir romantik ilişkiye işaret etmeyen ama arkadaş olmanın da sınırlarına sığmayan, dünyadan kopuk, dünyanın gerçekliğine uydurulamayacak bir yan yanalık kuruyoruz. Uzak mesafe ilişkisi dersem haksızlık edeceğim bir yan yanalık aramızdaki. Deniz sen, ben senin kim olduğunu bilmeden, bana birden, akla sığmaz bir hızla herkesten yakın oluyorsun. Bunu sana hiç söylemiyorum. Aramızdaki akışın bu tür itiraflara yer açmadığını düşünüyorum. Böyle şeylerin söylenmesine gerek yok gibi geliyor. İnsan aklımızın sınırlı tanımlarıyla karşılıklı niyetlerimizi anlamaya çalışmanın ikimizin de istediği bir şey olmadığını düşünüyorum. Buna konuşmuyoruz hiç, birlikte kararlar almıyoruz. Her şey kendiliğinden oluyor. Birdenbire. Deniz, sen birdenbire dünyam oluyorsun benim. Bunu da sana hiç söylemiyorum.
Sonra bir Eylül akşamı bir mailin sonuna şu cümleyi düşüyorsun:
“Haftaya İstanbul’a geliyorum. Beyaz kalp.”
Sana bir yanıt yazamıyorum. Uyuyorum, uyanıyorum. Evin içinde voltalar, odadan odaya adımlar, kalbim ilgi bekleyen kedi gibi peşimde dolanıyor, ‘pist!’ diyorum ona, ‘pist! Bir dur, ne olursun!’
Mailin ekranda açık, benden bir cevap bekliyorsun. İstanbul’a mı geliyorsun? Kızıyorum sana. İçimde beliren ilk duygu bu. Başlayan her şeyin kendi sonunu içinde taşıdığını bilmiyor musun? Zamanın her şeyi yavaş yavaş eskitip, eksiltip, yok etmesini beklemeden kendi ellerimle daha başından sonlandırmak istiyorum bu şeyi. Bunu bize nasıl yaparsın gibi saçma çıkışlar yapmak geliyor içimden. Bu ani ziyareti nedense bir tehdit gibi algılıyorum. Kusursuz imgenin dağılışı. Bir bitiş. Beri yandan içimden sana doğru uzanan hayali kollar… uzanıp hiç görmediğim saçlarına dokunuyorum. Seni görürsem ne olur? Sana sarılmak mesela, nasıl olur, içimde volkanlar patlıyor bunu düşündükçe. Harika bir haber bu! Böyle bir şey mi yazmalı sana cevaben. Yoksa ‘müsait değilim, hay allah, bak sen şu işe, şehir dışındayım’ gibi bir bahane mi bulmalı, çünkü sahiden müsait değilim. Kendimi aylardır mektuplaştığı biriyle sonunda karşılaşmaya müsait biri gibi hissetmiyorum hiç.
Yazamıyorum sana. Bir türlü yazamıyorum. Çok hazırlıksızım, Deniz. Çünkü bunu hiç konuşmadık biz seninle. Yani bir gün aynı odada durup, aynı havayı soluyup, sayfalarda öylece duran ama nihayet sesimizle canlanmış kelimelerle konuşup, birbirimize temas etme ihtimalini hiç konuşmadık.
Biz dünyayı konuştuk seninle, dünyaları konuştuk. Ama o dünyanın bir yerinde yan yana durmayı, mektuplar vasıtasıyla kurduğumuz bu narin ve nadir evreni gerçeğe, gerçek dünyanın alelade lisanına, iki insanın günlük iletişimine tercüme etmenin nasıl bir şey olabileceğini hiç konuşmadık. Dünyanın ağırlığından uzakta, yerçekiminden azade, uzay boşluğunda hizalanmış iki kalp ayakları yere değince ne yapacak? Onları yeryüzüne indirmek haksızlık olmayacak mı? Dünyanın gürültüsü onların sesini yutmayacak mı? Gerçekliğe, temasa, bedene, sıradanlığa var mı ihtiyacımız? Kızıyorum sana. Yine de içimdeki meraklı kediyi duymazdan gelemiyorum. Masaya oturuyorum. Ellerimi klavyenin üzerine koyuyorum. Derin bir nefes alıyorum. Ve şöyle yazıyorum:
“Seni nerede bulayım?”
Tam üç dakika sonra cevabın geliyor.
“Perşembe günü, saat 18.00 gibi, Kadıköy’deki Beşiktaş İskelesi’nde olurum.”
“Seni nasıl bulacağım?”
“Ben seni bulurum.”
Nasılını sormuyorum. Kendini sekizinci kattan boşluğa bırakmış biriyim artık. Sorularımın bittiği, aklımın iplerini saldığım yerdeyim.
Perşembe günü saat 17.30 gibi evden çıkıyorum. Kadıköy’ün iskele yönünde önümde uzanan sokaklarını sana doğru arşınlarken, yürüye yürüye inmiyor da o yokuşları, sanki bir nehirmişim gibi denize doğru akıyorum. Oraya vardığımda umarım hâlâ bir bütün olarak karşında duracağım.
İnsanlar sağımdan solumdan geçiyor, hiçbiri benim şu anda kiminle buluşmak üzere olduğumu bilmiyor. Hiçbiri benim başıma açtığım bu işten haberli değil. İçlerinden biri mesela beni durdurup “emin misin?” diye sorsa arkama bakmadan koşa koşa eve döneceğim. Birbirimize yazdığımız bütün mailleri silip ortadan kaybolacağım. Kimse beni durdurmuyor, bilakis kalabalık ben ilerledikçe önümde açılıyor ve iskele nihayet ufukta görünüyor. Ben yolcu çıkışına doğru yaklaşırken bir vapur da yolcularını indirmek üzere kıyıya yanaşıyor. Deniz bu vapurun içinde. Deniz bu vapurun içinde. Deniz bu vapurun içinde. Sürekli içimden bu cümleyi tekrar ediyorum. Aylardır hayatıma akıp duran, bütün boşlukları dolduran cümlelerin sahibi Deniz, yani sen, birazdan bu vapurdan ineceksin ve biz artık haritanın üzerinde aynı yerde olacağız. Aynı metrekarenin içinde. Elimizi uzatsak dokunacağımız kadar yakın duracağız birbirimize. Tam burada. Az sonra.
Vapurun iniş rampası yavaş yavaş alçalıp sonunda iskeleyle buluşuyor ve yolcular birbirine yapışık şekilde, sanki tek bir mahlukat gibi vapuru terk ediyor. Vapurdan inen insanlar canavarı, diyorum içimden, beni ikiye bölmek üzere olan gerginliğime rağmen bu dahiyane fikrime gülme hakkı tanıyorum kendime. Canavar onlarca gözüyle önümden geçerken ben çıkıştaki demir kapının hemen yanında kıpırtısız duruyorum. Önümden insanlar, hayatlar akıyor. Mutlu insanlar, asık suratlı insanlar, düşünceliler, çocuklular, yaşlılar. İçlerinden hangisinin gelip beni bulacağından bihaber öylece bekliyorum. Umarım Deniz şu değildir, diyorum, o kişi yanımdan geçip gidince rahatlıyorum. Senin beni nasıl bulacağını asla bilmiyorum ama nedense sana bu konuda güveniyorum. Derken vapur bütün insan yükünü boşaltıyor, canavar bin parçaya bölünüp Kadıköy sokaklarına dağılıyor. Demir kapı yüzüme kapanıyor. Orada tek başıma kalakalıyorum. Vapurdan inenlerin arasında yoksun. Önce ne yapacağımı bilmiyorum. Maillerimi kontrol ediyorum. Belki de bir şey oldu. Hem korku, hem de sevinç hissediyorum aynı anda. Ya gelmezsen ile umarım gelmezsin arasında bir yerde donup kalıyorum. Saat 18.10. Senden gelen bir mail yok. Telefon numaralarımızı almamış olmamız o an çok saçma geliyor.
On dakika daha dayanıyorum. Annesinin çarşıda kaybettiği çocuk gibiyim. Ağlamak üzereyim. Gelmeyişine değil sadece, onun bahanesiyle daha bir sürü şeye, dev bir gözyaşı selini sımsıkı içimde tutuyorum, ağlamıyorum. Biraz daha beklesem mi diye düşünürken bir anda üzüntüm öfkeme yenik düşüyor, eve dönmeye karar veriyorum. Tamam, anladım. Bu da böyle bir maceraydı. Tuhaf bir oyun. Eğlendik, güldük. Şimdi eve dönme zamanı. Canım sıkılıyor. Aynı yolları bu defa yokuş yukarı, artık bir kaya gibi ağır kalbimi zor bela taşıyarak, sanki bir şeyden kaçar gibi hızlı adımlarla, nefes nefese tırmanıyorum. Her adımda deniz daha da arkamda kalıyor. Daha da geride. Eve gitmem lazım, diyorum. Bir an evvel eve girip, eşiği geçip, sokak kapısını dünyanın üzerine kapatıp sakinleşmem lazım. Ben bu saçmalığa nasıl razı oldum?
Tam o anda iki kol hissediyorum omuzlarımın etrafımda. Bana arkadan yaklaşıp sarılan iki kol. Aynı anda burnuma hücum eden yasemin kokusu, peşine kulağımın hemen yanında kadifeden bir ses, “Özgür! Dur, nereye koşuyorsun böyle!” Önce çok korkuyorum, sonra buldu beni, diyorum, buldu. Biliyordum, biliyordum. Dönüyorum, gözlerim kapalı, bir süre gözlerimi açamıyorum, her şey birkaç saniye içinde oluyor, gözlerimi nihayet açtığımda karşımda bir kadın duruyor. Sen. Bir insanın gözlerinde ilk kez çiçekler açtığını görüyorum. Sekizinci kattan senin yumuşacık kucağına düşüyorum.
“Kimden kaçıyorsun?” diyorsun gülüp. Gülünce yüzündeki çiçeklere yenileri ekleniyor.
“Senden galiba.”
“Benden bu kadar kolay kurtulabileceğini düşünmüş olamazsın.”
“Düşünmedim aslında biliyor musun ama sen vapurdan inmeyince düşüncelerime bir şey oldu.”
“Vapurla geleceğimi kim söyledi!”
Bir cevabım yok. Halime gülüyorum.
“İskeleden beri arkandan koşuyorum. Kalabalığın içinde bir an kaybeder gibi oldum ama sonra buldum seni.”
“Beni nasıl tanıdın,”
“Adını soyadını google’a yazdım ve bir resmini buldum.”
“Google’da fotoğrafım mı varmış benim?”
“Evet.” Açıp gösteriyorsun, gerçekten benim fotoğraftaki. İnternetteki görünmezlik kararımın elinde kurtulmuş sinsi bir fotoğraf. Bir beş yılı var. Yerel gazetede, katıldığım gereksiz bir projeyle ilgili çıkmış bir haber. Fotoğraftakilerin soldan sağa isimleri yazılmış. Üçüncü benim.
“Bunca zaman benim neye benzediğimi biliyor muydun?” diye soruyorum bu defa.
Gülüyorsun.
“Ama bu haksızlık!”
Daha çok gülüyorsun.
Az kalsın ıskalıyordum seni, az kalsın, diyorum içimden. Dışımdan demeye cesaretim yetmiyor.
Seninle ilgili o akşam bir sürü şey ama önce şu üç şeyi öğreniyorum: Kadıköy’e vapurla gelmediğini, iş çıkışı trafiğine takılıp dolmuştan Boğa’da inip aşağıya, bana doğru koştuğunu ve bir kadın olduğunu. Bu yeni bilgiyi olağanüstü bulmuyorum. Bunu sadece o ana kadar nasıl düşünemediğime, zihnimin bazı ihtimalleri otomatik olarak dışarıda bırakmış olmasına şaşırıyorum. Bu bilgi hayatımın geri kalanını nasıl etkileyecek hiç bilmiyorum. Sana doğru usul usul bir yolu yürüyorum sadece. Basmadan yürümem icap eden çizgilerin üzerine basa basa yürüyorum bu yolu. Mektuplarımız kuşlar gibi uçup uçup bir yerlere konuyor o akşam. Kondukları yeni yerleri seviyorlar. Kelimeler dünyayla buluşuyor. Kalbim dünyaya iniyor. İndiği yerde kendine bir yer buluyor. Resim tamamlanıyor.
Dört tefrika halinde yayımlanan öykü boyunca çalan şarkıları şuradan sırayla ya da karışık şekilde dinleyebilirsin:
Muzır Tefrika hakkında:
“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.






Bir Cevap Yazın