Hannah Arendt, “kötülüğün sıradanlığı” fikrini ilk ortaya attığında insanların en çok itiraz ettiği şey tam da buydu. Çünkü kötülüğü kendimizden uzak bir yere koymak isteriz. Onu “ötekilere” ait görmek daha konforludur. Kötü insanları tanınabilir, ayırt edilebilir, belki dizi karakterleri olarak görülen istisnai figürler olarak hayal etmek isteriz. Böylece kendimizi onlardan ayrı tutabiliriz.
Ama hayat filmlerdeki gibi işlemiyor. Çünkü kötülük çoğu zaman bağırmaz, sadece susar. Bazen bakar ama görmez. Bazen bir acının yanından geçer ve hiçbir şey hissetmeden yoluna devam eder. İnsan zihni alıştığı şeye hızla uyum sağlar. Sürekli maruz kaldığı adaletsizlikleri, haksızlıkları normalleştirebilir. Bir süre sonra acı, yalnızca başkasının başına gelen bir haber haline gelebilir. İnsanlar buna “alışmak” der. Halbuki alışmanın tanımı, vicdanın, aklın yavaş yavaş uyuşması değil midir aynı zamanda?!
Kötülük her zaman aktif bir saldırı olmayabilir. Bazen bir şey yapmamak, sessiz kalmak da kötülüğün parçası olabilir. Bir insanın acısını görüp hiçbir şey hissetmemek… Haksızlığı fark edip sessiz kalmak… Kırılan, zarar gören, acıyan, kanayan birini izleyip konforunu bozmamayı seçmek… İşte toplumsal çürüme tam da bu küçük kayıtsızlıklarla başlıyor.
Kim kendisi için “ben kötü bir insanım” der? Demez, çünkü herkes kendi hikâyesinde haklıdır. Kişiler çoğu zaman yaptıkları şeyi açıklayacak bir neden/bahane bulur, “Ben sadece görevimi yaptım” “Beni ilgilendirmiyor” “Herkes böyle davranıyor” “Benim elimden ne gelir?”. “Sanki bir şey değişecek”.
Kötülüğün en tehlikeli tarafı da budur, kendine mantık bulması…
Kötüler, sistemin yönlendirmesiyle büyük bir dalga halinde de gelebilir. Emir kulları, çaresizler, piyonlar, maşalar, yoksullar, cahiller vs. kollektif kötülüğün kullanımı için en gerekli araçlar… Mesela, savaşlarda, darbelerde, hapishanelerde, işkence odalarında korkunç şeyler yapıldı ama yapanlar çoğu zaman kendilerini canavar gibi görmedi, suçlu hissetmedi. Çünkü yaptıkları şeyi “görev”, “düzen”, “ceza”, “zorunluluk” ya da “hak edilmiş” bir şey olarak anlamlandırdılar. Halbuki, kötülük kollektif halde gelse de o güruhu oluşturan yine bireyin kendisi ve karakteri değil midir?
Örneğin 6-7 Eylül’de -eğer içinde biraz nefret, öfke, vahşet yoksa- ne kadar galeyana gelmiş olabilirsin?
Mesela geçtiğimiz hafta açlık grevindeki, anayasal haklarını kullanan ve savunmasız madencilerin karşısına biber gazıyla, polis barikatıyla çıkılması… Bu şaşırtıcı bir hamle değil, sistem böyle işliyor; “emir kulları” diyerek saldırıları bir mantığa bağlayabiliriz ama gazı özellikle madencilerin gözlerini hedef alarak sıkanlar, sadece emir uygulamıyorlar. Nasıl kulluk yapılacağı biraz karakterle de ilgili ya! İçinde karşı tarafa dair bir nefret taşıyorsan, orada sadece görevini yapmaya çalışmazsın; zarar vermek de istersin, hasar kalsın diye uğraşırsın. Ve bunu inanılmaz bir rahatlıkla yaparsın. Vicdanın tatile çıkmıştır o anda.
Hadi gelin, geçtiğimiz Cuma Mecidiyeköy’de gerçekleşen 1 Mayıs eylemlerinde çekilen görüntülere bakalım; iriyarı bir polisin, alandan ayrılmaya çalışan genç bir kadının gözlerine doğrudan biber gazı sıkması… Elindeki biber gazının yalnızca bir müdahale aracı olmadığını, gözlere zarar veren, nefesini kesen kimyasal bir silah olduğunu bilmiyor mu? Bazı kişiler için öldürücü olma ihtimali de var bu gazın. Bu bilgi kendisinde var; buna rağmen karşısındakine en yüksek zararı vermeye çalışıyor. Ya da gözaltına almak için yere yatırılan bir eylemcinin gövdesine diziyle basan ve boğazını sıkan memur… Resmen altındaki insanın nefesini kesmek için uğraşıyor. Sadece emirleri mi uyguluyor? Veya kadın bir polisin, hemcinsi bir gazetecinin saçlarını çekerkenki beden dilinin o dayanılmaz rahatlığı inanılır gibi değil mesela! Sanki çok sıradan bir şey yapıyormuş gibi! Çünkü onun için sıradan…
Tarih bunun örnekleriyle dolu… Mesela Srebrenitsa Katliamı sırasında komşusunu ihbar eden bakkalın dükkânını kapatıp evine ekmek götürmesi… 12 Eylül işkencecisinin kendi elleriyle gerçekleştirdiği insanlık dışı işkenceden bir saat sonra, uyuyan çocuğunu rahatça alnından öpebilmesi… İstanbul Pogromu’nda Büyükada’da bir manavın elindeki tuğlayla ondan her gün alışveriş yapan Rum ailesinin camlarını indirmesi…
Bunlar sistem meselesi değil aslında münferit olaylar… Bu davranışlar bireylerin sistemden ve emirlerden daha kötü olabileceğini net bir şekilde gösteriyor.
Hatırlayın; Gezi Parkı protestoları sırasında da tomalar, plastik mermiler, gaz fişekleri kullanıldığında benzer cümleleri duymuştuk: “Bize verilen emirleri uyguladık.” Emirler verilir ama uygulama anındaki kararlar tamamen bireysel… Havaya atılması gereken gaz fişeklerini hedef gözeterek attığında sistemin bir çarkı olmuyorsun sadece; insanların gözlerini, kafataslarını, hayatlarını kaybetmesine de sebep oluyorsun. Sonra eve gidiyorsun, yemeğini yiyorsun, raporunu yazıyorsun, hesap vermeyeceğini bilmenin rahatlığıyla başını yastığına gömüyorsun. Bu rahatlık da müdürünün, amirinin, rütbesi yüksek olanın da aynı zihniyete sahip olmasından geliyor. Bir nevi zincirleme kaza…
Elbette bu sadece makam, rütbe, yetki meselesi değil!
Örneğin, sen de dün sosyal medyada hiç tanımadığın birinin linçine katıldın; ağız dolusu küfürler ettin, tehditler savurdun, belki ağzından çıkan köpüklerden klavyen ıslandı… Sonra gittin birinin görüntüsüyle, bedeniyle, yaşıyla, kıyafetiyle dalga geçtin, belki kahkaha krizine girdin o çirkin kelimeleri yazarken… Karşındakinin de senin gibi bir insan olduğu aklına bile gelmedi… Birkaç dakika sonra da gündelik hayatına döndün. Ailenle vakit geçirdin, çocuğunu sevdin, dizini izledin, yemeğini yedin, şimdi de uyuyorsun.
Aynı eller, aynı gündelik hayat, aynı sıradanlık…
Kötülük sadece “kötülerin” tekelinde değil kısaca. Annemiz, babamız, kardeşimiz, ailemizden herhangi biri, en yakın arkadaşımız, patronumuz, esnafımız, yoldaşımız… Sevdiğimiz insanlar da bu kayıtsızlığa, girdaba düşebilir. O halde, neden kötülüğün bizden, bizden olanlardan çok da uzak olmadığı fikrine direniyoruz? Telefon evin içinden edilebilir çünkü. Bir insan aynı anda hem şefkatli hem zalim olabilir mi?
Cevap sizde…
Biz faniler kötülüğü nedense tek parçalı düşünüyoruz. Kötü olanın her yerde kötü olmasını bekliyoruz. Ama insan zihni sandığımız kadar tutarlı çalışmaz. Biri kendi çocuğuna sevgi gösterebilir ama aynı gün başka bir insanın acısına kayıtsız kalabilir. Çok iyi bir babadır ama yavru bir kediyi duvara çarpabilir; çok iyi bir eştir ancak bir hayvana, bir kadına tecavüze edebilir. Çok iyi insandır ama farklı düşünüyor diye kardeşini ya da seni bile öldürebilir. Çok eğlenceli bir amcadır ama çıkar için sekiz yaşındaki yeğenini katledebilir. Çok iyi annedir ama öz kızının katledilmesine göz yumabilir. Çok iyi bir validir ama oğlu cinayet işlediğinde delillerin saklanmasına yardımcı olabilir.
Çünkü empati çoğu zaman seçici yaşanır. İnsan, yakın çevresine gösterdiği merhameti, “öteki” gördüğüne, aşağıladığına, saygı duymadığına göstermeyebilir. Ortada ne iyilik kalır, ne şefkat ne merhamet ne adalet! Hannah Arendt’in işaret ettiği nokta tam da buydu: kötülük bazen nefretle değil, düşünmeyi bırakmakla büyür. Düşünmek yalnızca akıl yürütmek değildir, aynı zamanda başkasının yerine kendini koyabilmektir. Bir davranışın, yaptığı bir eylemin, verdiği bir tepkinin, aldığı bir kararın başka bir insanda neye dönüşeceğini hayal edebilmektir. Kelebek etkisi dediğimiz durum budur.
Zaten çoğu zaman kötülükler nefretle değil, eksik bir hayal gücüyle ortaya çıkar. Başkalarının acısını tahayyül edememekle… Belki de bugün en büyük kötülük, sebep olduğumuz o acıyı hissedememek… Kolayca hedef göstermek için uğraştığımız, tükürüklerimizi savura savura linç ettiğimiz insana ne olacağını umursamamak… Başına bir şey geldiğinde de çok mutlu olmak…Ama iyi babasın, iyi annesin, iyi evlatsın, iyi elemansın, iyi patronsun, aslında iyi bir insansın!!!
Yüzüne biber gazı sıkılan o kızın gözleri hala yanıyor. Boğazı sıkılan eylemcinin boğazı hala ağrıyor. Saçlarını kopardığın gazetecinin kafası acıyor.
Ya da trafikte bağırdığın, otobüste taciz ettiğin ya da sosyal medyada linç ettiğin o kişi, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ve sonra evine gittin, yemeğini yedin ve şimdi kahveni içiyorsun.






Bir Cevap Yazın