1990’lardan itibaren Ankara’da yaşayanlar bilir ki Eskişehir yolu şimdiki gibi trafiğin her saat yoğun olduğu ve kamu kurumları ile gökdelenlerin yarıştığı bir yol değildi. Sağı solu bomboş yol üzerinde görebilecekleriniz yol tabelaları ve birkaç binadan ibaretti. Henüz AVM’ler yok, plazalar yok, rezidanslar yok.
Annemle babamın işyeri de şu an tam olarak Tepe Prime AVM’nin olduğu yerdeydi ve ben bazen okuldan çıkıp yanlarına gideceğim zaman Necatibey Caddesi’nden kalkan iki katlı yeşil otobüslere binip üst katta, öne oturarak yolu izlemeyi çok severdim. O zamanlar ikiz TOBB kuleleri yok, TOGO kuleleri yerinde küçücük tek katlı bir TOGO mağazası var, ATO Congresium yok, YDA’nın halk dilindeki kaydırak binası yok, Armada’nın ofis kulesi yok, Medicana Hastanesi ve yanındaki kuleler yok. Tek yüksek katlı bir yapısı var ama çok da göze batmayan, simetrik formda bir yapı: Hazine Müsteşarlığı Binası.

Yolda gidip gelirken gördüğüm simetrik pencereleri olan ama yandan bakınca “H” harfi şeklinde, dönemin en uzun yapılarından biri ve ne zaman MTA Müzesi’ne dinozorların bir araya getirilmiş kemiklerini görmeye gitsek benim dinazor kemiklerinden daha çok bu uzun yapı dikkatimi çekerdi. Acaba içi nasıl diye merak ederdim sürekli. Gel zaman git zaman ben tüm tercihlerimi mimarlık yazdım ve 2007’de üniversiteyi okuduğum şehre giderken bir gece otobüste aklıma geldi bu yapı ve dört saat yolculuk sırasında araştırdım.
O zaman bilgiye erişmek bu kadar kolay değil tabi ki. Doğan Tekeli ve Sami Sisa’ydı mimarları. Günümüzde Türkiye’de modern mimarlığın en güçlü temsilcilerinden olacaklarını o dönem Doğan Tekeli ve Sami Sisa bile bilmiyordu belki de. Halk Bankası Genel Müdürlüğü 1983 yılında bir mimari proje yarışması açmıştı ve Tekeli-Sisa’nın projesi birinci seçilerek 1985-91 yılları arasında uygulanmıştı. Daha sonra da bu bina Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından satın alınmıştı.

Yaklaşık 20 katlı, “H” plan ve görünüş şemasıyla kurgulanmış bu yapı, yalnızca yüksekliğiyle değil, dönemi için oldukça rasyonel ve net bir mimari dil kurmasıyla dikkat çekiyordu. İki bloklu kütlesi, ortadaki boşluk sayesinde hem doğal ışık hem de hava sirkülasyonu sağlıyor; simetrik cephe düzeni ise o yılların kamu yapılarında sıkça gördüğümüz düzen ve temsil arayışını sade bir biçimde yansıtıyordu. Abartılı olmayan ama güçlü bir duruşu vardı.
Bugün dönüp bakınca, bu yapı aslında bulunduğu yere ait bir ölçüydü. Henüz çevresi dolmamışken kendi başına bir referans noktasıydı. Zamanla Eskişehir yolu çevresinde yeni yapılar yükselmeye başladı, boşluklar doldu, mesafeler kısaldı, zaman hızlandı ve hayatlarımız da değişti.
O zamanlarda etrafa bakarak ve seyrederek yolda gittiğimiz anların yerini, sürekli bir yerlere yetişmemiz gereken bir telaş aldı. Artık yolu izlemek yerine telefonda sosyal medya videoları izler hale geldik. Eskiden gözümüz takılıp izlediğimiz ve “içi nasıl acaba?” diye merak ettiğimiz yapılar, şimdi çoğu zaman fark etmeden önünden geçtiğimiz siluetlere dönüştü.
Değişen sadece kentler değildi, bizler de değiştik.
Hazine Müsteşarlığı binası, bu değişimin tam ortasında, sessizce varlığını sürdürmeye devam etti. Gösterişten uzak, etrafında her geçen gün rant adına daha da fazla göğe yükselen kuleler arasında artık görünmez ve dikkat çekmez bir hale geldi. Bu aslında biraz anneannemizin ya da babaannemizin fotoğraflarına bakıp “ne kadar güzelmiş gençken” diyerek şu anda ne kadar yaşlandığını fark etmek gibi. Ama insanlar yaşlandı diye nasıl ölüme terk etmiyorsak binaları da terk etmememiz gerekmez miydi? Maalesef terk ettik.
Neredeyse 40 yıllık bu yapı şimdi, “deprem açısından riskli olduğu ve zemininin yetersiz olduğu” gerekçelendirilerek “riskli yapı” kapsamında değerlendirilerek komple boşaltılmış durumda. Elbette can güvenliği her şeyden önce gelir. Ancak mimari proje yarışmasıyla elde edilmiş, Ankara’da bir döneme tanıklık etmiş bu yapıyı güçlendirmek, korumak ya da yeniden işlevlendirme gibi seçenekler varken yıkım tek seçenek mi olmalıydı gerçekten? Mesele sadece teknik bir sebep miydi yoksa yıkıldıktan sonra yerine gelecek “Ankara’nın merkezinde, metroya iki dakika., Eskişehir yolu üzerinde, spor kompleksli, AVM+ konut, ultra lüks” gibi niteliklerle reklamı her yerde yayınlanacak bir diğer proje için mükemmel bir konumda olduğundan mı kader kurbanı olmasına karar verilmişti?
Bu yapının yıkıldığı senaryoda yerine yapılan projedeki konutta oturan birisi belki de herhangi bir tatilinde Avrupa’da 500 yıllık bir kentteki tarihi mekanları gezmeye giderek size de “o kadar güzel ki, insanlar resmen tarihine sahip çıkmış ve kesinlikle gidip görmelisin.” diyerek tavsiye verir. Kim bilir?











Bir Cevap Yazın