“Engelli İstihdamında Geri Adım Kabul Edilemez” dosyamızın üçüncü bölümünde engelliliğin yalnızca bireysel bir durum değil, çalışma yaşamının örgütleniş biçimiyle doğrudan ilişkili bir hak meselesi olduğunu ortaya koyuyor. 

İlk bölümde engellilerin çalışma yaşamına katılımını daraltarak bağımsız yaşam hakkını zayıflatan yasa teklifini ele almış; ikinci bölümde ise hak kayıplarının yalnızca mevzuatla sınırlı olmadığını, medyanın engelliliği temsil etme biçiminin de bu gerilemenin bir parçası olduğunu Halk TV’de yayınlanan bir haber üzerinden tartışmıştık.

Bu bölümde ise görme engelli psikolog Bahar Yavuz’un deneyimleri üzerinden, istihdam süreçlerinde karşılaşılan yapısal engelleri, mesleki yetkinliğin nasıl sorgulandığını ve erişilebilirlik eksikliğinin bireyleri çalışma hayatının dışına nasıl ittiğini ele alıyoruz. Röportaj, engelli bireylerin üretim süreçlerine katılımının bir “destek” değil, eşit yurttaşlığın temel koşulu olduğunu hatırlatıyor. 

Sakatlık başka, engel başka…

Tıbbi raporlar bireyi tanımlıyor; ama yaşamı sınırlayan asıl şey mimari, teknoloji ve toplumsal kurallar. Görme engelli psikolog Bahar Yavuz, sakatlığın bir eksiklik değil, dışlayıcı bir sistemin sonucu olduğunu söylüyor: “Dünya ideal bir beden için kuruldu. Sorun biz değiliz.”

Engellilik uzun yıllar boyunca tıbbi bir “eksiklik” olarak tanımlandı. Ancak hak temelli yaklaşım bu bakışı tersine çeviriyor. Elif Gamze Bozo’nun yaptığı bu röportajda, görme engelli psikolog Bahar Yavuz, sakatlığın bireysel bir kusur değil, toplumsal bir tasarım problemi olduğunu anlatıyor.

Yavuz’a göre mesele açık, “Körlük bir durumdur. Engel ise o durum ile erişilemeyen dünya arasındaki çarpışmadır.”

Yavuz, sakatlığı tanımlarken tıbbi modelin sınırlarını açıkça ortaya koyuyor: “Kör olmak ya da sakat olmak bir durum ama engellilik, bu durum ile toplumsal, fiziksel ve tutumsal engellerin birleşmesinden doğuyor.”

Bu yaklaşım, sakatlığı bireyin taşıdığı bir eksiklikten çıkarıp, toplumun kurduğu düzenin bir sonucu olarak konumlandırıyor. Mimari, eğitim sistemi, teknoloji ve sosyal yapı herkes için tasarlansaydı, bugün “engel” dediğimiz şeyin büyük ölçüde ortadan kalkacağını vurguluyor.

Röportajın en çarpıcı noktalarından biri, tasarım meselesi. Yavuz’a göre sorun, erişilebilirliğin sonradan eklenen bir “iyilik” gibi görülmesi: “Bir şey baştan herkes için tasarlanmadığında, sonradan düzeltmek ya çok zor ya da imkânsız oluyor. Tıpkı asansörsüz yapılan bir binaya sonradan asansör eklemek gibi.”

Bu durum yalnızca fiziksel mekânlarda değil, dijital dünyada da kendini gösteriyor.

Telefonlardan bankacılık uygulamalarına, ev aletlerinden sağlık sistemlerine kadar birçok alan erişilebilirlikten yoksun. Sonuçsa net. Bağımsız yaşam hakkı sistematik olarak ihlal ediliyor.

Bağımsız yaşam hak olarak görülmüyor

Yavuz’a göre Türkiye’de en büyük sorunlardan biri, bağımsız yaşamın bir hak olarak değil, bir “destek” meselesi olarak görülmesi. “Bağımsız yaşam sadece fiziksel erişim değildir. Kendi kararlarını verebilmek ve hayatını kimseye muhtaç olmadan sürdürebilmek.”

Ancak mevcut sistem, engelli bireyleri bağımsızlaştırmak yerine, onları sürekli destek alması gereken bireyler olarak konumlandırıyor. Bu da hak temelli yaklaşımın önünde en büyük engellerden biri.

Toplumun “kabul” söylemi de Yavuz’a göre görünenden farklı bir anlam taşıyor. “Bu bir kabul değil. Bu, sınırlandırılmış bir hayat sunmak.”

Nerede yaşayacağından hangi işe gireceğine, hangi sosyal hayata katılabileceğinden nasıl bir aile kuracağına kadar birçok alan görünmez sınırlarla belirleniyor. Bu da eşit yurttaşlık yerine, “idare edilen birey” modelini ortaya çıkarıyor.

“En sonunda, ‘Ne iş verilirse yaparım’ noktasına geldim”

Yavuz uzmanlık alanında çalışamamasının sebebini de sağlamcılıkla açıklıyor. “Bu sorunun cevabı, mesleğime en tutkulu şekilde yöneldiğim dönemlerde ne yazık ki ‘evet’ oldu. Çocuklarla çalışmak istedim; ancak çalışma arkadaşlarım yetkinliğimi sorguladı. Benimle aynı koşullarda işe başlayan engelsiz meslektaşlarıma gösterilenden çok daha fazla yargılama ve kaygıyla karşılaştım. Sürekli daha fazla engel çıkarıldı önüme, daha fazla sorgulandım.

“Kurumumuzda, örneğin başarılı akademisyenlerle yapılacak iş birliklerine dair girişimlerimde, amirim başlangıçta destekleyici ve pozitif yaklaşsa da, görüşme günü kendisine ulaşamadığım durumlar oldu. Boğaziçi mezunu olduğumu bildikleri hâlde “İngilizce biliyor musunuz hocam?”, “Size sosyal inceleme raporu yazmayı öğretmişlerdir orada değil mi hocam?” gibi alayla karışık, ofansif sorulara maruz kaldım.”

“İşimi yaparken peşime başkaları takıldı ya da görevlerim başkalarına verildi. “Belki çalışma ortamımı değiştirirsem yapabilirim” diye düşündüm. Ancak çalışma arkadaşlarım veya amirim tarafından ayrımcılığa uğradıkça yer değiştirme hakkımı kullandım. En azından benim gibi idealist ve ayrımcı olmamaya çalışan insanlarla karşılaşırım diye umut ettim. Ne yazık ki bu da pek mümkün olmadı.”

“Üstelik bilgisayar ve ekran okuyucu verilmediğinde bile, telefonumla görüşme notları alıp rapor yazmaya çalıştım; gerekirse başkasına düzelttirme pahasına da olsa mesleğimin hakkını vermeye gayret ettim. Gittiğim bir çocuk destek merkezinin müdürü bana açıkça “Sen niye geldin? Ben seni istemiyorum” dedi. Beni, diğer meslek elemanlarının gitmek istemediği toplantılara göndererek adeta bundan tatmin oldu. Dört ay boyunca uğraştı ve sonunda il müdür yardımcısını ikna ederek yerimi değiştirdi.”

“İl müdür yardımcımız ise bu yer değişikliğini şu sözlerle gerekçelendirdi: ‘Bir gün kurumda bir olay olsa ve ‘neden görme engelli personel çalışıyor’ diye sorulsa, ‘Bahar istedi diye yerleştirdik’ diyemem. Kimseye açıklayamam, güvenlik zaafiyeti olabilir….’

“Tüm bunlar zamanla gücümü kırdı. Kendimi sürekli sorgulamaya başladım. Psikodrama eğitimi almak istedim; ancak bana ‘Bu anın terapisi, siz konuşmaya dayalı başka terapiler alın’ denildi. Oyun terapisi eğitimi almak istedim; fakat sırf görme engelim nedeniyle doğrudan kabul edilmedim.

“En sonunda, ‘Ne iş verilirse yaparım’ noktasına geldim. Eğer bu bir zayıflıksa, evet, öyleyim. Ama bana göre asıl zayıflık, benim gibi iyi bir üniversiteden mezun birinin bu şekilde harcanmasıdır.

Son çalıştığım kurumda artık ekstra hiçbir şey yapmaya çalışmadım; idealist davranmadım. Ama mutsuzdum. Çünkü sahip olduğum vizyonun hakkını veremediğimi ve kendi halkıma, insanlara küçük de olsa bir katkı sunabildiğimi hissetmiyordum.

Seninle de ortak bir arkadaşımızın yürüttüğü bir AB projesi kabul edilince ve bana proje koordinatörü olup olmayacağımı sorduğunda, iki kez düşünmedim. En yakınımdaki insanlar bile “Yapma” demesine rağmen istifa ettim. Sonrasında psikologluk, benim için ancak zaman buldukça yaptığım, neredeyse bir hobiye dönüşen bir uğraş hâline geldi.

Psikoloji de masum değil

Yavuz, kendi alanına da eleştirel yaklaşıyor: “İnsanları tanılar üzerinden görmek, onları indirgemek demektir.”

Her ne kadar eleştirel psikoloji yaklaşımları olsa da, uygulamada hâlâ etiketleyici dilin yaygın olduğunu belirtiyor. Sosyal medyada uzman olmayan kişiler tarafından yapılan “etiketleme furyası” ise bu sorunu daha da derinleştiriyor.

Görünmez bir suçlama: Yeterince istersen yapabilirsin…

Bu dil, hayatın hiçbir aşamasında erişilemeyen bir kapının önünde beklememiş olanların; bir merdivenin, bir ekranın, bir formun ya da bir bakışın insanı nasıl dışarıda bıraktığını hiç deneyimlememiş olanların kibri. Bu, duvara hiç çarpmamış olanın, sana “daha sert vur” demesi gibi bir şey. Engellilik deneyimini yaşamamış, sistemin dışlayıcı yüzüyle yüzleşmemiş, hiçbir zaman “yapamazsın” cümlesinin altında ezilmemiş kişiler; çoğu zaman farkında bile olmadan bir ‘üstten akıl verme’ dili kuruyor. ‘Daha çok mücadele et’, ‘Pes etme’, ‘İstersen başarırsın’…

İlk bakışta motive edici gibi görünen bu cümleler, aslında çoğu zaman gerçeği örtüyor. Çünkü bu sözler, eşit koşullarda yaşanmayan bir hayatı eşitmiş gibi varsayıyor. Oysa mesele bireysel çaba değil. Mesele, o çabanın çarpacağı sistemin kendisi.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin