“Hayat saniyelerden oluşan anlar toplamıdır.” der ya hani hep okuduğumuz ama gerçekten anlamamız için yaşamamız gereken afilli cümlelerden biri, üç ay önce ben o saniyeleri geçmek bilmemecesine yaşadım. Gözümün önünde önce arabayı tutacağına inandığım yolun kenarındaki bariyer, sonra ne kadar aşağıya uçacağımı bilmediğim uçurum yüksekliği, sonra ilk çarpma, arabanın ön camında uçuşan toprak parçaları, sonra arabanın tavanı, tekrar toz toprak, tekrar arabanın tavanı, arabanın içindeki eşyalar, kafamı vurduğum an, tekrar arabanın tavanı, tekrar toz toprak derken bitmek bilmeyen 10’a yakın takla atarak salise içinde düşündüğüm hayatımın bittiği gerçeği ile yüzleşmem ve kendimi bırakmam…Hiç bitmeyeceğini düşündüğüm taklalar durduğu anda öldüğümü ama hala bu dünyadan gitmediğimi düşünmüştüm, ölmedim ama hayatımdaki tüm ameliyatlarımı, tüm acılarımı toplasam bu 3 aydaki yaşadığım acılarıma asla yetişemez…Arabanın içinden 1 saate yakın çıkarılmamam, ambulans beklerken kafamdaki kanamanın farkında olmadan kar fırtınası içinde tüm vücudum titrerken tatlı tatlı uykumun gelişi… Belki hayatta kalmak için direnmesem o kanamayla çok da beklemem gerekmezdi, şu an hayattan göçmemin üzerinden 3 ay geçmiş olurdu ama direndim. Hayatımdaki en büyük acizliği yaşadım ve hayatımdaki en büyük mücadeleyi verdim hayatımı geri kazanabilmek için. Geri kazandım evet ama bu yazıyı hala tam anlamıyla kullanamadığım, his kaybı yaşadığım, 20’ye yakın platin takılan sağ elimle yazmaya çalışıyorum bilerek.

Bu 3 ayda düşünmek için çok vaktim oldu. Arabanın içinden çıkmayı çok istemem ama kafamdaki kanamadan dolayı çıkamamam, bu acizliği başka insanlar nerede yaşamış olabilirdi? Aklıma 6 Şubat 2023 depremi geldi. Enkaz altında sıkışıp kalmak, eğer sağ olarak çıkarılmayı başarabilirsen bedenini eskisi gibi kullanamamak, sağlığını uzun bir süre kaybetmek hatta belki vücudunun parçalarını kaybetmek. Bunları yaşayan binlerce insan benim 1 saatte yaşadığım acizliği günlerce, saatlerce aynı benim kar fırtınasında soğukta beklediğim gibi kurtarılmayı bekleyerek, karanlıkta ve sesleri ulaşamadan yaşamışlardı ve bazıları maalesef aynı benim vücudum komple titrerken tatlı bir uykuya direndiğim gibi direnememişti. Ben hayatta kaldım ama hayatını kaybedenler benim kadar şanslı değildi. 

Kazadan sonra şu cümleyi söylerken kendimi çok defa yakaladım: “O kadar acı çektim ki sanki ruhum çekilmiş gibi hissediyorum kendimi.” Benim için hayat ister istemez bu kazadan öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılmıştı. Ama bedenim ve ruhum için nasıl kazadan öncesi ve sonrası olarak nitelendirebiliyorsam kentler için de bu böyleydi. Deprem sonrası kentler hala oradaydı ama sanki benim ruhumun çekildiğini hissettiğim gibi kentlerin ruhları da enkaz altında hayatlarını kaybedenlerle birlikte daha güzel diyarlara göç etmişti. Deprem sonrası depremi yaşayan kentlerde hala yaşamını devam ettirmeye çalışanlarda çok sık duyduğum bir cümle var: “Bu şehir bize yabancı gibi.” Bu cümleyi duyduğumda ameliyat sonrası 14 platin takılan elim ve kolum gözümün önüne geliyor. Sanki bana ait değil de yabancı bir cisim gibiydi. Bedenim hala iyileşmeye devam ediyor peki ya kent, o da iyileşip eskisi gibi olacak mı? 

Aradan geçen 3 yılda hala tamamlanamayan konutlar, kocaman bir şantiyeye dönen kentler, her yerde bir vinç kuleye denk gelmek, bunların hepsi kentlerin hala ağır ameliyatta olduğunu gösteriyor. “Sanki bize ait değil de yabancı gibi.” Uzun yıllar sonra eskisi gibi olamasa da yeni yaşamlar, yeni kent düzeni oluşacaktır elbet. İzler kalırken, zamanla iyileşecek ve belki tekrar anlam kazanan kentler görebileceğiz ama bir soru daha var. Peki ya savaş geçiren kentler? Arabanın içinde öldüğümü hissederken aklıma tek gelen enkaz altında kalınan hareket edememe durumu değildi. Beden kazada hareket edemediği gibi enkazda da hareket edemezdi evet ama savaşta hareket edebilse de gidecek yeri kalmadığından yine hareketsizliğe mahkumdu. Savaşta hareketsizlik, sadece bedenin değil hayatın sıkışmasıydı. Koşabilirsin kaçmak için ama gidecek yerin artık yok veya olsa bile artık sana ait değildir. Ben arabanın içinde ölüme direnmeye çalışırken o 1 saatte zaman o kadar yavaş ilerlemişti ki savaşta tam tersi zaman yavaşlamaz aksine çok hızlı bir şekilde her saniye yeni bir kayıp ekler.  Sadece bedenlerin değil hayatların sıkıştığı bir kentte mekanlar çökerken tüm anların kocaman bir mücadele yığınına döner. 

Kazada, depremde ve savaşta ortak olan tek bir an var belki de: kontrolü tamamen kaybetmek. Bu yüzden arabanın içinde beklerken çaresizce enkazda kurtarılmayı bekleyenler ya da savaş geçiren bir kentten çıkarılmak için her gün hayatı için mücadele verenleri düşündüm. Ben direksiyonun başındaydım ama artık araca yön veremiyordum, evin içinde depreme yakalanan birini artık o ev koruyamıyordu ve savaş sırasındaki bir kent artık içindeki insanlara ait değil ve onları koruyamıyor. 

Belki de bu yüzden en zor olan hangisinin daha ağır olduğunu söylemek değil, hepsinin aynı yerden yaraladığını fark etmek: Hareketsizlik. Bedenin hareket edememesi, sesin ulaşamaması ya da gidecek bir yerin kalmaması. Ve kentler… aslında onlar da bu sıkışmışlığı yaşıyor. Vinçler yükselirken, şantiyeler her geçen gün çoğalırken, her bölgenin yarım kaldığı kentler…Sanki hala saniyelerin uzadığı o ilk ana takılı kalmış gibi, yıkımın olduğu ana. Aradan yıllar geçse bile yaşanan travmanın içinde bir insanın sıkışıp kalması gibi, kentler de bir travmada sıkışıp kalabilir. Hayat devam eder, kent düzeni tekrar kurulur, yeni yollar, yeni konutlar inşa edilir ama beden nasıl eskisi gibi olamazsa kentler de eskisi gibi asla olamaz. 

İnsan da kent de tüm bu yıkımların arasından yeni bir denge kurmaya çalışır. Eksik, yaralı ama yaşayan bir denge…benim gibi. Ve belki de en gerçek olan budur; hiçbir şeyin düzelmediği ama buna rağmen hayatın inatla devam ettiği yeni bir dünya. Ne kent tamamen iyileşir ne de insan. İkisi de mecburen yaralarıyla hayatta kalmayı öğrenir. 

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin