Shatabdi Chakrabarti, Hindistan’ın öne çıkan yükselen seslerinden biri — gazeteci, belgesel yapımcısı ve bağımsız bir hikâye anlatıcısı. Kariyerine NDTV’de yapımcı olarak başladı ve aynı zamanda We Animals için foto muhabirliği yaparak Hindistan’daki çiftlik hayvanlarının hikâyelerine odaklanıyor.
2025 Earth in Focus Yılın Fotoğrafçısı Ödülü’nü kazanan “Whose Land Is It Anyway?” (Bu Toprak Kimin?) adlı projesi, insan–yaban hayatı ilişkilerini, habitat kaybını ve çoğu zaman görünmez kalan ekolojik adaletsizlikleri çarpıcı bir görsel netlikle ele alıyor.
Leopar–insan birlikte yaşamını belgelediği In the Kingdom of Leopards gibi çalışmalarıyla Chakrabarti, yalnızca yaban hayatı fotoğrafçısı olmadığını; hayvanları, yaşamlarını şekillendiren kültürel, ekonomik ve toplumsal güçlerin içine yerleştiren güçlü bir görsel anlatıcı olduğunu gösteriyor.
Kendisiyle üretim pratiğini, koruma projelerini, çiftlik hayvanlarının üzerindeki tahakkümü ve aldığı son ödülün anlamını konuştuk.

Hindistan’da hem yaban hayatı hem de çiftlik hayvanları ile ilgili çalışıyorsunuz. Benim de hissettiğim gibi, siz de bu iki dünya arasında görünmez bir bağ olduğunu düşünüyor musunuz? Vahşi doğadaki hayvanlarla, endüstriyel sistemlerde her gün milyarlarcası yetiştirilip öldürülen hayvanlar arasında –çoğu insanın göremediği ya da görmek istemediği- ortak bir kader yok mu?
“Vahşi” olarak adlandırdığımız hayvanlarla “çiftlik” kategorisine sokulan hayvanlar arasında kesinlikle bir bağlantı var. Örneğin bugün Hindistan’da akuakültür çiftliklerinin bulunduğu birçok yer eskiden mangrovlar, çayırlar ve sulak alanlardı — yani dengeli bir ekosistem için hayati öneme sahip yabani türleri barındıran habitatlardı. Bunun çevresel etkileri de var: kullanılan kimyasallar, insektisitler ve fungisitler toprağa ve yeraltı sularına sızıyor; bir zamanlar verimli olan toprak kullanılamaz hâle geliyor.
Küresel ölçekte, çiftlik hayvanlarını beslemek için yem üretilecek alan açmak amacıyla ormanlar yok ediliyor. Yakın zamanda Antarktika’da yabani skua kuşlarının, ilk olarak 1996’da Çin’deki çiftlik kazlarında ortaya çıkan ve son derece bulaşıcı olan H5N1 kuş gribi virüsünden enfekte olup öldükleri tespit edildi. Son yıllarda bu virüsün yabani tilkileri, fokları, ayıları hatta yunusları enfekte ettiği vakalar görüldü; şimdi ise en izole yaban habitatına kadar ulaştı. Günümüz koşullarında her şey birbiriyle bağlantılı.

Hindistan; aslan, kaplan, leopar ve artık çitanın da yaşadığı bir ülke. Ülke genelinde kaplanlar ve aslanlar, koruma altındaki ormanların sınırlarında terk edilmiş inek ve sığırlara saldırıyor. Leoparlar, keçi ve koyun yetiştiren geleneksel çobanlarla aynı coğrafyayı paylaşıyor. Başkentin çevresinde bile çobanlar keçilerini leoparlara kaptırıyor. Bunlar küçük ölçekli ve atalarından gelen bir mesleği sürdüren hayvancılar olsa da, hayvanlarının yaban yırtıcılarıyla doğrudan temasını gösteriyor.
Ayrıca leopar, kurt ve sırtlan gibi yabani hayvanların, kümes hayvanı ve süt çiftliklerinin atık alanlarında sürekli bir besin kaynağı bulduklarına dair çok sayıda vaka var. Yani vahşi bireyler bile antibiyotik ve hormon içeren etlerle besleniyor. Biraz geri çekilip baktığınızda noktaların nasıl birbirine bağlandığını ve birinin diğerini nasıl etkilediğini görebilirsiniz.

Koruma fotoğrafçılığında odak genellikle karizmatik türlere kayıyor. Ancak sizin çalışmalarınız leoparlardan balık pazarlarına, çiftlik hayvanlarından kırsal topluluklara kadar uzanıyor. Bu konulardan hangisine kendinizi en yakın hissediyorsunuz? Hangileri sizde en güçlü sorumluluk ya da aciliyet duygusunu uyandırıyor?
Doğa ve yaban hayatını belgelemek benim yolculuğumda da pek çok yaban hayatı fotoğrafçısı gibi başladı: vahşi kaplanları, filleri ve kuşları fotoğraflamak, ormanda zaman geçirmek, izleri okumak, alarm seslerini anlamak ve eve keskin, güzel karelerle dönmek istiyordum.
Ancak son yedi yıldır odağımı, “yeterince gösterişli” olmadığı için arka plana itilen, daha az konuşulan hikâyelere ve meselelere kaydırdım.

Kendimi en çok deniz türlerine yakın hissediyorum. Hindistan kıyılarında birçok koruma altındaki köpekbalığı ve vatozu belgeledim; bu gerçekten yürek parçalayıcı. Ama aynı zamanda görsel kanıtlar aracılığıyla farkındalık yaratmaya çalışmak da acil ve önemli. Deniz ekosistemlerinin çöküşüne dair alarm zilleri çalıyor; koruma altındaki türlerin avlanmasına dair katı yasalar olsa da sahada uygulama ve farkındalık yetersiz.
Bana çok yakın olan bir diğer konu da birlikte yaşam (coexistence) vahşi doğa ile yerli toplulukların paylaştığı mekânlara dair hikâyeler.
We Animals için Hindistan’daki çiftlik hayvanlarının yaşamlarını belgeliyorsunuz. Ben de Türkiye’de benzer bir iş yapıyorum. Uzun yıllardır vegan biri olarak bir hayvanın gözlerine suçluluk duymadan bakabiliyorum; ancak o sömürü çiftliklerinden her seferinde onları kurtaramadığım için kalbim kırık ayrılıyorum. Siz de aynı şeyi hissediyor musunuz? Ve sorabilir miyim — vegan mısınız?
Bir çiftlikte ya da hayvan sömürüsünün olduğu herhangi bir mekânda bulunduğumda, duygularımı o an için bir kenara bırakmayı öğrendim. Bu alanlar fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak zorlayıcı: koku, sesler, görüntüler… hepsi sizi etkiliyor. Ama kameramın bir bariyer ya da kalkan gibi işlediğini hissediyorum; o anda acıyı belgelememe izin veriyor.
Ancak eve ya da otel odama döndüğümde, sahadayken bastırdığım tüm duygular tüm gücüyle geri geliyor ve onlarla yüzleşmem gerekiyor. Düşüncelerimi yazıyorum, sessizce oturuyorum. Bazen bir balık ya da bir tavukla yaşadığım kısa bir etkileşim bile derin bir iz bırakıyor; çaresizlik ve umutsuzluk hissi oluşuyor. Ama yaptığımız işin önemli ve acil olduğuna inanıyorum. Biz rahatsızlık ve üzüntü hissedebiliriz ama bu, insan dışı hayvanların yaşadıklarının yanında her zaman eksik kalır.

İster bir kümes hayvanı çiftliğinde binlerce hayatın asla gerçek bir yaşam deneyimleyemeyeceğine tanıklık ediyor olayım, ister bir limanda nesli tehlike altındaki ve koruma altındaki bir köpekbalığının ya da vatozun parçalandığını belgeliyor olayım — o mekânda bulunma nedenim, bu varlıkların yalnızca “gıda” ya da “tüketim nesnesi” olarak görülmemesini sağlamak. Umut, uzun vadede bu görsellerin daha büyük bir etki yaratması ve farkındalık ile zihniyet değişimine katkı sunması.
Vegan olup olmadığıma gelince: hayvansal ürün tüketmiyor ya da kullanmıyorum; ancak bir etiket kullanmayı tercih etmiyorum.

“Whose Land Is It Anyway?” projeniz yakın zamanda Earth in Focus Yılın Fotoğrafçısı Ödülü’nü kazandı; tebrikler. Tek karede belirleyici bir an yakalamışsınız. O fotoğrafın ve o anın hikâyesini anlatır mısınız?
Teşekkür ederim. O görüntü, koruma altındaki bir ormandan yeni bir bölge arayışıyla çıkan genç bir erkek kaplanı sakinleştirme girişimi sırasında çekildi. Kaplan, tarım arazileri, köyler ve yoğun nüfuslu alanlardan geçerek yaklaşık 130 kilometre yürümüş ve Delhi’ye kadar yaklaşmıştı.
Bilgiyi alır almaz olay yerine gittim. İki eyaletin orman ekipleri kaplanı takip edip yeniden ormana götürmeye çalışıyordu. Ancak ocak ayıydı; hardal tarlaları tam boyuna ulaşmıştı ve yoğun sis gün boyunca neredeyse hiç dağılmıyordu.
Ödül alan fotoğrafı çektiğim gün, yetkililer kaplanı yakalamaya karar verdi. Günlerdir köylerin çevresinde dolaşıyordu; insanlar giderek korkuyor ve tedirgin oluyordu. Rastlantısal karşılaşmalara bağlı birkaç saldırı da yaşanmıştı ve ortam gerilmişti.
Kaplan bir hardal tarlasına girdi. Yetkililer, hayvanın çıkması durumunda herkesin haberdar edilebilmesi için araçlarla tarlayı çevreledi. Yoğun bitki örtüsü nedeniyle kaplanın tam olarak nerede saklandığını görmek zordu. Bu yüzden bir drone kullanarak hareketlerini takip ettik; yaban hayatı veterineri ve orman görevlileri ise yükleyici aracın güvenli bölmesinde tarlanın içinden ilerliyordu. Köylüler çatılarda toplanmıştı, telsizlerden sürekli konuşmalar geliyordu ve bir anda kaplan tarlanın içinden koştu. O anı yakalamayı başardım.
O gün operasyon başarısız oldu, ancak ekipler kaplanı izlemeye devam etti ve birkaç gün sonra hayvan kendi yaşam alanına geri döndü. Ne yazık ki birkaç ay sonra, ormanda baskın bir erkek kaplanla yaşadığı bölge kavgasında aldığı ağır yaralar nedeniyle hayatını kaybetti.

Bir gazeteci, yapımcı ve bağımsız hikâye anlatıcısı olarak merak ediyorum: Özellikle sömürülen ya da görünmez kılınan hayvanların yaşamlarını belgelediğinde, fotoğrafın dönüştürücü gücü sizce nerede başlıyor?
İnsanlar görsel varlıklardır. Rüya görürüz, hayal kurarız, gördüğümüz şeylerden duygusal olarak etkileniriz — bunların hepsi görseldir. “Önce gözlerimizle yeriz” diye bir söz bile vardır.
Bir yandan doğanın güzel bir görüntüsü bize huzur ve sevinç verebilir, bizi doğal dünyaya daha bağlı hissettirebilir. Ama bugün geldiğimiz noktada, bu güzelliğin diğer yüzünü -yarattığımız yıkım ve ölümü- de göstermeye başlamak hayati önem taşıyor.

Acıyı görmüyor olmanız, acının yaşanmadığı anlamına gelmez. Süpermarket rafında plastik ambalaja sarılmış tavuk butlarını gördüğünüzde, onu herhangi bir acıyla ilişkilendirmezsiniz; hatta o butun bir zamanlar canlı bir varlığa ait olduğunu bile düşünmezsiniz. Üzerinde mutlu bir çizgi film ineği olan bir süt şişesini elinize aldığınızda, bir buzağının annesinin sütünden mahrum bırakıldığını aklınıza getirmezsiniz. Streç filme sarılmış, kemiksiz, parlak bir balık filetosunu aldığınızda, bunun sudan çıkarılıp son ana kadar nefessiz kalarak can veren bir canlıdan geldiğini düşünmezsiniz.
Bu bağlantıları kurmaya başlamanın yolu görsel medyadan geçiyor: gizleneni göstermek, ihmal edileni göstermek, sömürüleni göstermek.






Bir Cevap Yazın