Oyuncu Meltem Yılmazkaya ile hayatın hızına yetişmeye çalışırken aynı anda üretmenin, anne olmanın ve hassas kalmanın nasıl bir şey olduğunu konuştuk.
Sahnede kahkaha dağıtan ama gündemin ağırlığını en derinde hisseden bir sanatçı olarak, son yılların ruh hâlini belki de en sade haliyle anlattı bize. Yorulmayı, durmayı, yeniden başlamayı… Bazen gülerken bile içimizin bir köşesinde sızı bırakan memleket gündemini… Kendini toparlamanın, yazıya dönmenin, sahneye tutunmanın gerçek hâlini…
Güldür Güldür’ün temposu, anneliğin sessiz dönüştürmesi ve mizahın artık daha ince bir ip üzerinde yürüdüğü bir zamanda, üretmeye devam etmenin ne anlama geldiğini konuştuk onunla. Meltem Yılmazkaya’nın cümlelerinde, hepimizin içinden geçen ama bir türlü söyleyemediğimiz o tanıdık duygu var: Hem güçlü hem kırılgan olmanın günlük hali.
“Hayat bir süredir yokuş çıkmak gibi”
Çeşitli alanlarda sanatınızı takip edebiliyoruz; yazıyorsunuz, bir yandan müzik alanındaki eserlerinizi dinliyoruz, sinema, oyunculuk atölyeleri, her hafta izlediğimiz Güldür Güldür. Nasıl yetişiyorsunuz, hayat nasıl gidiyor?
Hayat bir süredir yokuş çıkmak gibi benim için. Halimden memnunum ama yorgun düştüğüm zamanlar oluyordu sık sık. 2.5 yaşında bir bebeğim var, annelikle birlikte kendinize ve ürettiğiniz alanlara dair ayırdığınız zaman kısıtlanıyor. Yeni yeni kendime geliyorum aslında, kadın olmanın cilveleri diyelim, hormonlarınız, duygularınız anca oturuyor. İlk başta, hayat eskisi gibi olmayacak gibi bir korku yaşadım ama bu zamanla geçiyor. İnsan, istediği zaman her şeyi yapacak gücü buluyor. Biraz uykudan biraz gündelik rutin işlerden ödün verip, yeni yeni yazmaya başladım tekrar.
OT Dergi’de hikaye yazıyordum beş ay önce ona da ara verdim. Toparlanmaya geçmeden, tamamen durmak, kendini dinlemek önemli. Şimdi hikayelerimi bir kitapta toplamak istiyorum, bunun için çalışıyorum.
Güldür Güldür’ü bırakmadım hiç, ekibim de sağolsun anlayışlı davrandılar, yoğun bir programımız var bizim ama süreçte destek oldular, ara ara mola vererek çalıştım.
Gülmece, mizah neredeyse unuttuğumuz bir alana dönüşmüşken kemik bir izleyici kitlesi de olan Güldür Güldür’de milyonlara gülmeyi hatırlatıyorsunuz. Güldürü oyuncusu olmak sizi nasıl besliyor?
İnsanlar kendilerinden bir parça buldukları her şeye sahip çıkıyor bence, bu sanatın her alanında geçerli. Gündemden ne kadar uzak kalmaya çalışsanız da artısı, eksisiyle takip etmeniz gerekiyor. Günlük haberlerden, gündüz kuşağı programlara kadar haberdar olmalısınız.
Biz bazı konular hakkında oturup skeç yazsak, oynasak, ”Yok artık bu kadarı olmaz” denilebilir ama çoğu şeyin mislini görüyoruz. Her yaştan izleyici kitlemiz var, hassas olmak zorundayız her zaman. Skeç bittiğinizde, ilk derdimiz seyircinin yüzü ne kadar güldü oluyor ama bazı skeçlerimiz de var ki, seyirci de bizden ne kaldı kısmını düşünüyoruz. İnsanlar bizi izlemeye geldiklerinde, biraz olsun gündemden kopup, hiçbir şey düşünmeden o üç saati gülerek geçirmek istiyorlar. Biz de bunu yapabiliyorsak, ne mutlu…
“Haberi okuduktan sonra, normal hayata dönmem zaman alıyor”
Türkiye’de gündem hızlı değişiyor, bir sanatçı olarak sizi nasıl etkiliyor bu atmosfer?
Ben çok etkileniyorum. Bu konuda, destek aldım bir süre. Empati, sempatiye dönüştüğü zaman bu hem birey hem sanatçı olarak sıkıntılı bir süreç. Çünkü dünya hali, her zaman iyi ya da kötü bir şeyler oldu ve olacak. Ama son aylara bakıyorum, dilimizde , “… için adalet!” var. Sonu adalet, ama isimler değişiyor. Bu benim canımı çok yakıyor.
İnsanın en başlıca ihtiyaçlarındandır, güvenmek. Burada bir sıkıntımız var. Çocuklarla ve hayvanlarla ilgili olan haberlere artık dayanma gücüm kalmadı. Bir haberi okuduktan sonra, normal hayata dönmem zaman alıyor. Oysa öyle bir lüksüm yok çünkü bir bebeğim var ve çocuk annenin ne hissettiğini anlıyor ona göre şekilleniyor günü. Kendimle çok uğraşıyorum bunun için. Tam iyileşme başlıyor, başka bir şey gündeme geliyor.
Bir arkadaşım anne olduktan sonra, daha güçlü olacaksın demişti, herkes aynı değil işte, ben çok daha hassas biri oldum. Çünkü bir insanın herhangi bir canlıya zarar verebilmesini kabullenemiyorum. Ben sineğe zarar veremem. Ne hakla diyorum, senin, benim, onun canını veren aynı. Mevzu bu kadar basit benim inancıma göre. Ne hakla?

Gelecek projeleriniz neler, aklınızda neler var?
Planda olmasa bile yapmak istediğiniz yeni işler var mı?
Artık tiyatro yapmak istiyorum, çok ara verdim. Hikayelerimi bir kitapta toplamak istiyorum. Benim için ürettiğim her alan, insanlarla dertleşmek gibi. Her şey, bizde, bizden.
Okulda sinema dersindeyken, bir hocamız, “Hikaye aramayın, yanınızdan geçen her hayat bir hikaye” demişti. Öyle doğru ki, biz hep mükemmeli arıyoruz, gün sonunda en doğal, en bizden olan en çok alıcıyı buluyor. Gerçekleştiremediğiniz potansiyel yük kalır bizde, ondan hangi duygum, beni en iyi ne ile ifade edebilecekse onu paylaşmak istiyorum yakın zamanda. Oyun mu olur, şarkı mı olur, kitap mı olur bilmiyorum. Ektim, biçtim, filizlenmeyi bekliyorum.
“Kadınlar komik değildir” gibi yargılarla nasıl baş ediyorsunuz?
Her alanda, en başarılı isimler dendiğinde erkekler geliyor akla ilk önce. Bunu kabul etmiyorum edemem de, Türkiye’de çok başarılı kadın komedyenler var, biz televizyondan ya da medyadan bildiğimiz kadarını sayarız, ama gün yüzüne çıkmaya fırsat bulamamış öyle yetenekler var ki. Ben öğrencilerimden de biliyorum. Herkesin yargısı, birikimi kadar bunu kabul ettim artık. Görmek istediğimizi görüyoruz. Bunlara takılırsak, kadınlar olarak kendimize haksızlık ederiz. Kadın, öyle çok duyarlılığa ve duyguya sahip ki her alanda ironi bizden sorulur.
Güldürmenin riskli bir alan olduğunu düşünüyor musunuz?
Son dönemlerde gülmeyi unuttuk ve dinamikler çok değişken… Gülmek de ağlamak da insanın hayatının devamlılığı için bir deşarj biçimi. İçimize ata ata kömür oluruz yoksa. Ben işimin kıymetini, sokakta insanların bize söylediği sözlerden sonra daha çok anladım.
Komedide bazı konular ,zaman zaman üstü kapalı ve farklı biçimde sunulduğundan, elbette hoşlarına gitmeyen ve acımasızca eleştiren insanlar, topluluklar olacaktır. Ama ağlamayı bu kadar kendinde hak görüp, gülmeyi unutan insanın yüzündeki tebessüm kıymetli. Bugün işlere bakın, komedi neredeyse yok, içerikler hep dram.
Bazen oturup eski dizileri izliyorum, komşuluğun, yardımlaşmanın esas olduğu, kötülüğün, güçlünün kazanmadığı sonunda iyiliğin , güzelliğin, saf aşkın kazandığı işleri. Çünkü bunları da biz yapmışız, o dönem herkes, her hafta aynı saatte ekran başına geçmiş izlemiş, konuşmuş, gülmüş, ağlamış. Ama güzellik kalmış geriye. Şimdi bizim bunlara ihtiyacımız var. Genç nesilleri ne ile yoğurursak, o bizim de geleceğimiz olacak.






Bir Cevap Yazın