27 Aralık 2025, Cumartesi
Edebiyat alanında 2025 yazında gündeme gelen ifşaların ardından bir araya gelen Kadın+ Edebiyatçılar Grubu, yayıncılık dünyasında hesap verebilirlik, şeffaflık ve güvenli alan talebiyle kolektif bir mücadele yürütüyor. Ağustos 2025’te organik biçimde oluşan grup, kendisini resmi bir yapı olarak değil; ihtiyaçlara göre şekillenen, esnek ve dayanışmacı bir kolektif olarak tanımlıyor.
Grup, edebiyat alanında yer alan kadın+ların ifşaları kolektif biçimde sahiplenmesi ve erkek egemen yapılarla yüzleşilmesi gerektiği düşüncesiyle bir araya geldi. Sabit çalışma grupları yerine iş bazlı örgütlenmeyi tercih eden Kadın+ Edebiyatçılar Grubu, “gruplaşmayı önleyen ve dayanışmayı büyüten” bir işleyişi sürdürmeyi amaçlıyor.
“Kadın+ ikili cinsiyet rejimine eleştirel bir politik tanım”
Grup, “kadın+” kavramını yalnızca kapsayıcı bir kimlik ifadesi olarak değil, ikili cinsiyet rejimine yönelik politik bir itiraz olarak kullanıyor. Bu yaklaşımı şöyle açıklıyorlar: “‘Kadın+’ tanımı, ikili cinsiyet rejimine eleştirel yaklaştığımızı ve bu rejimin dışarıda bıraktığı tüm deneyimlerle dayanışma içinde olduğumuzu ifade etmek için kullanılıyor.”
Kadın+ kavramı; kadınları kapsamakla birlikte non-binary, genderqueer ve trans erkek özneleri de içeriyor. Grup, ataerkil düzenin edebiyat alanındaki tezahürlerinin yalnızca kadınları değil, normatif cinsiyet ve cinsellik kalıplarının dışında kalan herkesi hedef aldığını vurguluyor. Bu nedenle dayanışmayı bir temsil meselesi olarak değil, “ortaklaşan deneyimler ve maruz bırakılma biçimleri üzerinden” örgütlediklerini belirtiyorlar.
Grup bünyesinde yazarlar, çevirmenler, editörler, eleştirmenler, akademisyenler ve yayıncılık alanının farklı noktalarında yer alan kadın+lar bulunuyor. Ayrıca erkek egemen yapı nedeniyle yayıncılık alanının dışında bırakılmış ya da görünmez kılınmış deneyimlerin de bu kolektifin parçası olabileceği ifade ediliyor. Kolektifin net sınırlarından biri ise açık: “Fail aklayıcılarla aynı çatı altında yer almama ilkesini gözetiyoruz.”
“Denetleyici bir otorite değil, kamusal bir dikkat alanı oluşturmak istiyoruz”
Kadın+ Edebiyatçılar Grubu, yayınevleri, dergiler ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nden politika belgeleri, bağımsız şikâyet mekanizmaları ve karar alma süreçlerinde yüzde 50 kadın temsili talep ediyor. Ancak bu taleplerin bir denetim mekanizması kurma amacı taşımadığı özellikle vurgulanıyor: “Bu talepleri, tekil bir grubun denetleyici bir otoriteye dönüşmesi gerektiği varsayımıyla değil; yayıncılık alanında şeffaflık ve kolektif sorumluluk ilkelerinin yerleşmesi gerektiği düşüncesiyle dile getiriyoruz.”
Şikâyet mekanizmalarının kurum içi hiyerarşilerden bağımsız, güvenli ve erişilebilir olması gerektiği belirtilirken, süreçlerin yazılı, açık ve kamuya karşı sorumluluk taşıyan biçimde işlemesi gerektiğinin altı çiziliyor. Türkiye Yayıncılar Birliği gibi kurumların ise bu politikaların yaygınlaşmasını teşvik eden ve iyi örnekleri görünür kılan bir rol üstlenmesi gerektiği ifade ediliyor.
“Yüzde 50 kadın temsili bir eşik”
Grup, yüzde 50 kadın temsili talebini bir nihai hedeften çok, erkek egemen karar alma mekanizmalarını görünür kılacak bir eşik olarak tanımlıyor. Bu yaklaşımı şu sözlerle açıklıyorlar: “Bu hedef, yayın kurulları, jüri yapıları ve editoryal karar süreçlerinde ‘doğal’ kabul edilen erkek ağırlığının sorgulanmasını ve dönüştürülmesini amaçlıyor.”
İzleme ve raporlama süreçlerinde ise bağımsız ve sivil mekanizmaların önemine dikkat çekiliyor. Periyodik öz değerlendirme raporları ve kamuoyuyla paylaşılan şeffaflık metinlerinin bu sürecin parçası olabileceği belirtiliyor. Grup, bu çerçeveyi Cinsiyet Eşitliği Politikaları Derneği’nden danışmanlık alarak, ILO 190’ı esas alan bir perspektifle önerdiklerini aktarıyor.
“Şiddetle mücadele ertelenemez bir kurumsal sorumluluk”
Taciz ve şiddet başvurularına ilişkin olarak Kadın+ Edebiyatçılar Grubu, kendisini uygulayıcı bir merci olarak konumlandırmadığını özellikle vurguluyor. Buna karşın kurumlara açık bir sorumluluk çağrısı yapılıyor: “Her kurumun, kendi işleyişi, kapasitesi ve kaynakları doğrultusunda, şiddet ve tacize karşı kurum içi politika oluşturması, başvuru ve destek mekanizmaları geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bizim talebimiz, bu sorumluluğun görünür ve ertelenemez hale gelmesi.”
Başvuru mekanizmalarının gizlilik, rıza ve zarar azaltma ilkeleri temelinde kurulması gerektiği ifade edilirken, anonimliğe yönelik açık güvencelerin hayati olduğu belirtiliyor. Hukuki ve psikolojik destek konusunda ise kurumların doğrudan hizmet sağlayıcı olmaktan ziyade, bağımsız ve güvenilir destek ağlarına yönlendirme yapmasının önemi vurgulanıyor. Kadın örgütleri, barolar ve meslek örgütleriyle kurulacak referans mekanizmalarının, başvuranların ihtiyaçlarına göre destek alabilmesini mümkün kılacağı ifade ediliyor.
“Kamusal bir hatırlatıcı ve takipçi olarak konumlanıyoruz”
Kadın+ Edebiyatçılar Grubu, kendisini denetleyici bir otorite olarak değil, edebiyat alanı içinden konuşan bir kolektif olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşımı, “Bizim rolümüz, bu tür politikaların geliştirilmesini teşvik etmek, alan içindeki deneyimleri görünür kılmak ve iyi örneklerin dolaşıma girmesine katkı sunmak” sözleriyle ifade ediyor.
Gruba göre amaç, yaptırım uygulamak değil; yayıncılık alanında kalıcı bir dönüşümü zorlayacak kamusal bir basınç yaratmak. Bu noktada net bir ayrım koyuyorlar: “Denetleyici bir otorite olmaktan ziyade, kamusal bir hatırlatıcı ve takipçi olarak konumlanıyoruz.”
Kadın+ Edebiyatçılar Grubu, önümüzdeki dönemde hem ulusal hem de uluslararası temaslarını artırmayı hedefliyor. Uluslararası Yayıncılar Birliği (IPA) Başkanı Gvantsa Jobava ile yazılı iletişim kurduklarını belirten grup, metinlerini kadın yayıncılardan oluşan PublisHer platformunun Danışma Kurulu ile de paylaştı.
Metnin İngilizce çevirisinin uluslararası telif ajanslarına, yurtdışı yayınevlerine ve Türkiye’de çevirileri yayımlanan yazarlara iletildiği belirtiliyor. Ulusal ölçekte ise PEN Türkiye, Yazarlar Sendikası ve Yay-Bir ile görüşmeler planlanıyor. Türkiye Yayıncılar Birliği ile ikinci toplantının 2026 Ocak ayında yapılması öngörülüyor.
Grup, tüm bu süreci “denetleyici bir otorite olmaktan ziyade, kamusal bir hatırlatıcı ve takipçi” olarak yürüttüklerini vurguluyor ve sürece dâhil olmak isteyen yeni katılımcılara açık olduklarını belirtiyor.






Bir Cevap Yazın