Günün 23 saati yalnız geçirilen dar bir hücre düşünün. Kurşun kalemin bile geçemeyeceği kadar sık tel örgülerle kapatılmış bir pencere… Pencerenin tam karşısında gökyüzünü ikinci kez örten bir beton duvar… 

İşte, kuyu tipi hapishaneler insani koşulları barındırmayan, tutsakları görünmez kılmaya çalışan böyle bir mimariye sahiptir. Bu koşulların tümü yalnızca mekânsal sınırlılık değil aynı zamanda duyusal boğulma anlamına da gelmektedir. Çünkü insan zihni ışık, hava, ses ve ritim gibi çevresel uyaranlarla kendini düzenler. Bu uyaranlar kesildiğinde zihin “kendi içinde yankı yapan bir boşluk” üretmeye başlar. Grassian (2006) tecrit altındaki bireylerin kısa sürede algı bozulmaları, halüsinasyonlar, yoğun kaygı, düşünce dağınıklığı ve duygusal dengesizlik yaşadığını gösterir. Tecrit; hafızayı, odaklanmayı, rasyonel düşünmeyi ve benlik farkındalığını parçalar.

Hareketin neredeyse tamamen engellenmesi; kişinin gün boyunca sadece oturmak, ayakta durmak ya da uzanmak arasında gidip gelmesine izin verilmesi, bedendeki sıkışmayı zamanla iç dünyaya taşır. Oysa hareket, duyguları düzenleyen en temel mekanizmalardan biridir. Beden durdukça duygular da donar, akış kesilir. Arrigo ve Bullock (2007), uzun tecridin insanı içine kapattığını, davranışlarda isteksizlik ve duygularda körelme yarattığını söyler. Bir süre sonra kişi bulunduğu dar alanın içine sığmaya çalışırken, kendisini de o alan kadar büzüşmüş hisseder; sadece hareketin değil, hissedebilmenin de önü kapanır.

Ayrıca, kuyu tipi hapishanelerde hava akımı neredeyse yoktur. Çamaşırların içeride kurutulmasıyla hücrenin içi ağır bir neme boğulur; bu hem nefes almayı zorlaştırır hem de insanın üzerinde görünmez bir baskı kurar. Haney (2018), bu tür koşulların depresyondan uykusuzluğa, bedensel ağrılardan panik ataklara kadar pek çok sıkıntıyı tetiklediğini aktarır. Nefesin daraldığı yerde düşünceler de daralır; kuyu tipi hücre, tam anlamıyla bu daralmanın duvarlarla örülmüş hâlidir. 

Zaman duygusunun bozulması; gece-gündüz algısının birbirine karışması, hafızanın silikleşmesi ve gelecek fikrinin anımsanamaması, kuyu tipi hapishanelerin ne denli fiziksel ve psikolojik işkencehaneler olduğunu ve iktidar mekanizmalarının siyasi tutsakların benliğini, iradesini teslim almaya çabalamasına yönelik bir politika olduğunu gözler önüne seriyor.

Sevim Saylam’ın yaptığı haberde, kuyu tipi hapishanelerin burada kalan adli mahpuslar için dayanılmaz olduğunu ifade eden Serkan Onur Yılmaz, “Gardiyanlara ‘öldürün bizi’ diye bağırıyorlar. Tecride dayanamıyorlar. Mahpusların yaşadığı ciddi psikolojik sorunlar kuyu tiplerinin gerçeği” ifadelerini kullanıyor.

Tutuldukları hücrelerin 10 metrekare olduğunu söyleyen Serkan Onur Yılmaz cezaevinin teknik koşullarını şöyle açıklıyor: “Hücreler hava almıyor. Pencerelerdeki tel örgülerden serçe parmak bile geçmez. Normal bir cezaevindeki havalandırma alanlarında volta atıyoruz, spor yapıyoruz, temiz hava alıyoruz, oyun oynuyoruz, gökyüzünü görebiliyoruz. Kuyu tiplerinde bunların hiçbiri yok.” (Saylam, 2025)

Bu cümlelerden de yola çıkarak diyebiliriz ki; Havalandırma dahi özgürlük değil, yeni bir kontrol biçimidir. Gökyüzü tel örgülerle kapatılmıştır. Su veya peçete gibi temel ihtiyaçlar havalandırmaya alınmaz; susayan veya tuvalet ihtiyacı gelen mahpus hücresine dönmek zorunda kalır ve o gün yeniden havalandırmaya çıkamaz. Bu, bedenin en temel ihtiyaçlarının bile bir itaat aracına dönüştürüldüğü bir psikolojik baskı biçimidir. Psikolojik olarak bu tür uygulamalar, kişinin bedenine yönelik utanç, çaresizlik ve değersizlik duygularını yoğunlaştırır travmanın en derin biçimlerinden biri.

İlişkisellik ise kuyu tipi hapishanelerin en ağır şekilde hedef aldığı alanlardan biridir. Hücre kapısı elektronik olarak açılır; iletişim mekanik bir butonla, insan sesi olmadan gerçekleşir. Bu durum yalnızca yalnızlık değildir; insanı kendi özünden koparan bir yabancılaşma biçimidir. İnsan kendini ancak başka bir insanın sesi, bakışı, varlığı üzerinden var eder. Bu temas kesildiğinde özne içsel bir çökmeye sürüklenir. Yalnız bırakılmak başka, insan temasının imkânsızlaştırılması başkadır. İnsan temasının imkansızlaştırılması, sosyal varlıklar olarak ilişkisellik hakkımızın elimizden alınması, insanlık onurunun bizatihi gasp edilmesidir.

Bu çizimde uzun, çok zayıf ve çarpık bir insan figürü öne doğru eğilmiş hâlde çığlık atıyormuş gibi resmedilmiş. Yüzü titreşiyormuş gibi tekrar eden çizgilerle bozulmuş. Parmakları pençemsi, bedeni ise gergin ve kırılacakmış gibi ince. Etrafında bağıran yüzler, duvarlardan süzülen gözler ve patlama etkisi veren keskin çizgiler var. Sağ altta büyük bir saat görülüyor; kaotik çizgiler zamanın baskısını hissettiriyor. Genel olarak çizim, korku, panik, zihinsel çözülme ve yoğun içsel çığlık duygularını aktaran karanlık ve ekspresif bir atmosfere sahip.

Bu psikolojik yıkımın ardında bireysel bir sertlik değil, sistemin bütün gözeneklerine sinmiş örgütlü bir politik akıl vardır. Byung-Chul Han’ın (2017) psiko-politika analizinin işaret ettiği gibi modern iktidar, artık insanı yalnızca fiziki değil; ruhu içeriden çözerek de özneyi kendi içine çökertip teslim almaya çabalamaktadır. Kuyu tipi hapishaneler bu anlayışın en somut ve en çıplak ifadesidir. Burada amaç egemen düzenin kendisine karşı çıkanlara “senin nefesini bile ben belirlerim” deme biçimidir.

Bunun yanı sıra yalnızca sosyalist tutsaklar değil, İBB dosyası kapsamında tutuklanan Mehmet Pehlivan ve Murat Ongun da kuyu tipi hücrelere götürülmüştür. Bu tablo, kuyu tipi hapishanelerle, sistemin yalnızca sosyalist tutsakları değil siyasal muhalefetin tamamını hedef alan bir politika mühendisliği olduğunu açıkça ortaya koyuyor. İktidarın tüm farklı sesleri aynı kuyunun dibine çekme çabasıdır bu: Sosyalistleri, demokratları, gazetecileri, hak savunucularını… Kim düzenin dışına taşarsa, düzen onun nefesini kısmayı hak sayar. Bu mekânların bir araya getirdiği sonuç, modern devletin sessizliği bir işkence aracına dönüştürmüş olmasıdır. Shalev’in (2008) belirttiği gibi tecrit bir güvenlik prosedürü değil, bir bastırma stratejisidir. Ve bu strateji sınıfsaldır, siyasidir, bilinçlidir. Gökyüzünün bir şeride indirildiği, nefesin milim milim kesildiği bu yapılar, yalnızca bireyi değil, toplumsal muhalefeti de kırmayı hedefleyen bir iktidar stratejisidir. Bu noktada mesleki sorumluluk yalnızca bireysel değil, yapısal bir yüzleşmeyi gerektirir. Çünkü bir toplum, başka bir insanın gökyüzüne bakmasını, nefes almasını, sesini duyurmasını engelleyen bir mekânı “normal” kabul ettiği anda, hatta toplumun ‘normal’ kabul etmesinin de ötesinde, bu yapıların ortaya çıkış, planlama ve inşaa sürecinde yer alan mimarlar, mühendisler, psikologlar ve diğer meslek grupları, meslek etiği ve vicdan kavramlarını hiçe saymıştır: Bu yapıları tasarlamak, “işkenceye ortak olmak” demektir. Bir psikolog, mesleğinin temel ilkesi “insana zarar vermemek” iken, tecrit hücresinin psikolojik etkilerini hesaplayıp bir infaz aracı olarak kullanıma sunabilir mi? Bir mimar, mekânın insan ruhunu şekillendirdiğini bilerek, bir kişinin gökyüzüyle bağını kesen bir yapı tasarladığında meslek etiğini nerede konumlandırır? Bir mühendis, havalandırmayı sıfıra yakın hesaplayarak bir insanın nefes alma kapasitesini doğrudan tehdit ettiğini görmezden gelebilir mi? Bütün bu sorular ile beraber bu kişiler geceleri yastığa kafalarını koyarken, bu mekânlarda tutsak edilen insanları hatırlamadan nasıl uyuyabilmektedirler? 

Tecrit yalnızca hücreyi değil, toplumun bütününü karartan bir aynadır; içine bakmak zordur fakat gereklidir. Bu yazının amacı o aynanın karanlığını görünür kılmaktır. Kuyu tipi hapishaneler, ruhu adım adım daraltan tecrit mimarisidir.  Devletin duvarla, betonla, gökyüzünü çalan mimarisiyle ördüğü bu çukurlar, aslında kapitalist düzenin “itaat mühendisliği”nin en karanlık mekânlarıdır. Ama unuttukları bir şey var: kuyu tipi hapishanelerde olanlar da olmayanlar da “Kuyu Tipi Hapishaneler Kapatılsın” talebiyle direnişi büyütmeye devam etmektedir çünkü insanı insan yapan, en karanlık yerde bile bir kıvılcım saklama yeteneğidir. Hücrelere kapatılan her sosyalist, her devrimci, her muhalif aslında betonların içinden dahil sesini çoğaltır, dayanışmayı büyütür. Gözden ırak sandıkları yerde, mücadeleleri yeni biçimler bulur. Tecritin amacı çöktürmek olsa da, insanlar bazen en dibe vurduklarında en keskin bilince ulaşırlar.

Kaynakça:
Arrigo, B. A., & Bullock, J. L. (2007). The psychological effects of solitary confinement on prisoners in supermax units: Reviewing what we know and recommending what should change. International Journal of Offender Therapy and Comparative Criminology, 52(6), 622–640.

Başar, A. (2025, Ekim 29). Kuyu tiplerine karşı açlık grevleri ölüm sınırında: “Hala seslerini duyan yok”

Grassian, S. (2006). Psychiatric effects of solitary confinement. Washington University Journal of Law & Policy, 22, 325–383.

Han, B.-C. (2019). Psikopolitika: Neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri (H. Barışcan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. 

Haney, C. (2018). The psychological effects of solitary confinement: A systematic critique. Crime and Justice, 47(1), 365–416.

Saylam, S. (2025, Ağustos 21). Kuyu tipi hapishanelerde izolasyon işkencesi: Penceredeki tel örgü delikleri toplu iğne kadar

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin