Kadınların hikâyelerinin çoğu zaman dar kalıplara sıkıştırıldığı ekranlarda, son bölümü bu akşam 20:00’de yayımlanacak “Ben Leman” dizisi hem biçimi hem de diliyle ferah bir alan açıyor. 

Bu dizide kadınlar yalnızca “anne”, “aşık”, “yardımcı karakter” ya da “yan hikâye” olarak değil; kendi evrenlerinin merkezinde, varoluşlarının tüm parlak ve gölgeli yanlarıyla yer alıyor. 

Şebnem Sönmez’in hayat verdiği Meryem karakteri de tam olarak bu sınırları aşan kadın temsillerinden. Bir yandan derin bir travmanın izlerini taşıyan, çocukluğa sığınmış bir kadın; diğer yandan kızıyla güven bulan, hayatı sezgileriyle kavrayan canlı bir ruh. Bu ilişki, anne–kız rollerinin yer değiştirdiği ama sevginin hep yerli yerinde, sahici ve dayanıklı durduğu bir dünyanın kapısını aralıyor.

Sönmez’in oyunculuk anlayışı, kadın karakterlerin tek bir “güç” tanımıyla sınırlandırılamayacağını hatırlatıyor. Ona göre gerçek güç; kırılganlığıyla barışık olabilmekte, kendi hakikatini yaşayabilmekte ve çevresiyle ilişkide kalabilmekte saklı. Tam da bu yüzden, hem röportajda anlattıkları hem de “Ben Leman”daki varlığı, kadınların ekranda görünmezleştirildiği ya da yaş aldıkça kenara çekildiği algıya güçlü bir karşı duruş niteliği taşıyor.

Şebnem Sönmez’le gerçekleştirdiğimiz bu röportajın yalnızca “oyunculuk sohbeti” olmadığını düşünüyoruz; aynı zamanda kadın emeğinin, dayanışmasının, direncinin ve çok yönlülüğünün altını çizen bir anlatı. 

Şebnem Sönmez’in samimi aktarımları, “Ben Leman” dizisinde parlayan kadınların enerjisiyle birleşince, ortaya izleyiciyi hem düşündüren hem de güçlendiren bir hikâye çıkıyor. Çünkü bazen bir dizideki tek bir karakter bile, kadınların nasıl anlatılabileceğine dair yepyeni bir kapı aralayabilir.

“Mesleğimin tüm alanlarında var olabildiğim için çok mutluyum”

Meryem’in hikâyesinde anne–kız rollerinin yer değiştiriyor. Kendi ebeveynlerine, “ebeveyn” olmak zorunda kalanları çok düşündürecek sahneler var…. Meryem olmak size nasıl hissettirdi?

Meryem ve Leman’ın ilişkisi, derin ve şefkatli bir bağla; iki tarafın birbirine duyduğu sonsuz güven ve koşulsuz sevgiyle içimi ısıtıyor. Çocukların ebeveyn rolüne soyunması ise içimi burkuyor. Çocukların erken olgunlaşmak zorunda kalması hayatın sert bir yanı. Meryem ile Leman ilişkisinde, annenin genç yaşta yaşadığı büyük bir travmaya bağlı bir hikâye var. Meryem, çok gençken başına ne geldiğini anlayamadan yaşadığı travma nedeniyle gerileme yaşamış ve bu durum Leman’a ekstra bir yük olmuş. 

Leman çocukken kim bilir ne zorluklar yaşadı ama yetişkinliğinde koca bir çocuğu büyük bir sevgiyle taşıyor; bunu ağır bir yük olarak görmüyor. Meryem’i oynarken onun çocuksuluğuyla özgür hissediyorum. Hayatın renkli yanlarına coşkuyla yaklaşan, sevgisini sakınmayan, anın tadını çıkarabilen, iyi ile kötüyü sezgisel olarak tartan birini oynamak benim için eğlenceli.

Tiyatro, sinema ve dizi gibi çeşitli mecralarda izledik sizi. Hangisi size daha yakın? 

Mesleğimin tüm alanlarında var olabildiğim için çok mutluyum. Eğitmenliğimi de anmak isterim. Anavatanım tiyatro. Beni bir oyuncu olarak her alanda temeli sağlam hâle getiren yer orası. Vatana ihanet etmediğiniz sürece her bahçe verimli, her toprak bitektir. Sanırım oynadığım alandan ziyade, her oynadığım, hatta bazen oynamadığım hâlde üzerine çalıştığım karakterlerle de büyümüş olabilirim.

“Benim için güçlü kadın olduğu hâli yaşayabilen, varoluşunun kırılgan tarafını ortaya koyabilen kişidir”

Bir röportajınızda “Oyuncu, rolüyle flörtleşebilmeli” diyorsunuz. Sizce “zor karakter” ne demek ve o zor karakterle nasıl flörtleşmek mümkün mü?

Flört etmeyi biliyor musunuz? (gülümsüyor) Kendinizi değiştirmeden, karşınızdaki kişiyle her an ilişkide olmak; her anınıza tazelik katmak, merakla adım atmak, kendinizi ufak ufak ortaya koymak ve o anda oluşan durumu ilişkinize katmak… 

Rollerimle ilişkim tam da böyle. “Zor” karakter, ölçüsünü her an tarttığınız, her an test ettiğiniz; kimi zaman gizleyip kimi zaman ortaya koyduğunuz; sizden her an dikkat isteyen, duyularınızı sürekli tetikte tutan karakter demektir. Elinizde patlayabilecek bir bomba varmış gibidir. Özeniniz ve dikkatiniz her an tam performans bekler. Meryem de zor bir karakter. Antipatik bir hâle dönüşmesi gayet mümkün. Bu yüzden onunla böyle ilgileniyorum; her an tetikteyim.

Oyunculuk yolculuğunuz boyunca güçlü, kırılgan, komik, hüzünlü pek çok kadın karakter oynadınız. Bugünün Türkiye’sinde “güçlü kadın” kavramı sizde nasıl bir anlam buluyor?

“Güçlü kadın” tanımı bizi tehlikeli bir yola sürüklüyor. Benim için güçlü kadın -ya da güçlü insan- olduğu hâli yaşayabilen, varoluşunun kırılgan tarafını ortaya koyabilen, çevresiyle ilişki içinde kalabilen, gerektiğinde değişebilen, inançlarını yaşayabilen kişidir. Kararlarının sorumluluğunu taşıyabilen… Hakkını arayabilen de güçlüdür, arayamayan da. Önemli olan insanın hem kendinin hem de diğer herkesin farkında olması; kendine ve başkalarına zarar vermeden yaşayabilmesi; dünyaya bir anlam katabilmesi, paylaşabilmesi; iyi, doğru ve güzelin peşinde olmasıdır.

Kadın karakterler genellikle “annelik” ya da “aşk” üzerinden tanımlanıyor. Sizce kadın hikâyelerinde en çok hangi boşluk dikkat çekiyor?

Kadından ne bekleniyorsa yazılan karakterlerde de onu görüyoruz. Yaşın gençse ve güzelsen sana aşklar sunuluyor, aşkın çemberinden geçiyorsun. “Güzel” tanımına uymuyorsan (bu ölçüyü kim koyuyorsa artık…) başrolün yakın arkadaşı oluyorsun. 

Yaşın genç değilse ya annesin ya da teyze. Bu kadar. Ne kadar dar bir algı, değil mi? Bu yüzden bana sunulan karakterleri hiçbir zaman yazıldığı gibi ve yazıldığı kadar oynamadım. Burada sadece dizilerden söz ettiğimi bilmenizi isterim. Bir tiyatro oyununda ya da filmde böyle davranmam. Ama söz konusu dizi ise, bir sonraki bölümde ne olacağını bilmediğim için eğer bir anneyi oynuyorsam onu yazıldığı kadarıyla bırakmam. Çünkü her kadın bir diğerinden bambaşka özellikleriyle ayrı bir karakterdir.

“Oyuncunun derinliğinden, olgunlaşmış tecrübesinden yararlanmak için o oyuncuya özel roller yazılır”

Ben Leman dizisinde farklı bir kadın anlatısı izliyoruz. Nasıl gidiyor?

“Ben Leman”daki kadınlar ışıl ışıl. Renkli, güzel, hareketli; hepsi kendi hikâyesinin başrolü. Derinlikleri, seçimleri ve oluş hâlleri diğer dizilerde gördüklerimize pek benzemiyor. Beni çeken buydu.

Sette, yapım dünyasında ya da tiyatroda kadın dayanışmasının sizdeki karşılığı nedir? 

Sanırım dizide başımıza gelen olumsuz olay karşısında gösterdiğimiz dayanışma çok önemliydi. İlk bölümü çekerken çoğumuz birbirimizi henüz çok iyi tanımıyorken yaşadığımız o olumsuz durumda hepimiz inançlarımıza tutunarak sözümüzü sakınmadan davrandık. Bu çok kıymetliydi.

Kadın oyuncuların yaş aldıkça maruz bırakıldıkları “görünmezlik” hep gündemde. Siz bu konuda ne hissediyorsunuz? Yaşla birlikte gelen derinlik, kamera önünde yeterince değer bulabiliyor mu?

Bu soru, oyunculuk tarihinin tüm dünyada değişmeyen hâli maalesef. “Searching for Debra Singer” filmini izlemenizi öneririm. O filmden öğrendiklerim sayesinde bu konuyu bireysel olarak olabildiğince aştım; rahatladım. Kadın da kadın oyuncu da yaşlandıkça yalnızca “gerek duyulduğu kadar” bir yerlerde bulunabiliyor. Dünya böyle işte. Ne Avrupa’da ne Amerika’da yaşıyoruz. Bu ülkede bu durum değişir mi bilmiyorum. Ama sözünü ettiğim ülkelerde durum böyle değil. Oyuncunun derinliğinden, olgunlaşmış tecrübesinden yararlanmak için o oyuncuya özel roller yazılır. Maggie Smith’i bütün jenerasyonlar tanısın diye BBC ona özel roller üretmiştir mesela. Helen Mirren, Meryl Streep, Glenn Close, Olivia Colman… Aklınıza kim gelirse. Hepsi sektörleri ve ülkeleri tarafından değerlendirilmiş oyunculardır. Ama ben Türkiye’de yaşadığımın ve Frances McDormand olmadığımın farkındayım. (gülümsüyor) 

Bugün çok sayıda genç oyuncu adayı var; herkes sahnenin parıltısını seviyor, görünmek istiyor. Gerçek bir sanat yolculuğu sizce nasıl bir süreçtir?

Bu soruya tek bir yanıt vereyim, Joseph Campbell’in sözüyle; “Herkes kahraman olmak ister ama kimse teninde yaraya tahammül edemez.”

Kariyerinizin yanı sıra pek çok atölye de düzenliyorsunuz. Bu atölye gelirlerini her zaman bir dayanışma amacıyla kullandınız. Bu süreçlerden ve özellikle “Dönence” isimli atölyenizden biraz bahseder misiniz?

Bu yönüme değer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Çocuklar ve hayvanlar en hassas noktam. Bütün eğitimlerimde, açıktan ya da hiç çaktırmadan, çocuklar ve hayvanlar için yardımda bulunurum. Sokak hayvanları ya da SMA’lı çocuklar için düzenlediğim atölyelerim oldu. “Dönence” de bunlardan biri.

Bu atölyede Efsun Pırıl Yeneroğlu ve Güneş Çınar’la birlikteydik. Her ikisi de EXA (Expressive Art Therapy) sınıf arkadaşlarım. Efsun psikoterapist, Güneş ise heykeltıraş. Bu atölyenin gelirini sokak hayvanlarına bağışladık.

Son olarak… Şebnem Sönmez’in ilhamı nerede saklı?

Benim ilhamım her zaman doğa… Çoğu zaman müzik ve sanatın her alanı; en çok da çocuklar. (gülümsüyor)

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin