17 Kasım 2025, Pazartesi

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da tatil yapan bir ailenin sokakta yedikleri et ve midye ürünleri nedeniyle zehirlenmesi, zehirlenen dördünün de yaşamını kaybetmesi Türkiye’nin gıda güvenliği sorununu yeniden sert biçimde gündeme taşıdı. 

Bu olay, yalnızca bireysel bir trajedi değil; kontrolsüz sokak satışı, denetimsiz gıda üretimi ve göz ardı edilen halk sağlığı risklerinin bir araya geldiği yapısal bir çöküşün acı bir sonucu olarak okunmalı.

Bu vakayı daha da kaygı verici yapan şey, olayın münferit olmaması. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın düzenli aralıklarla yayımladığı “taklit ve tağşiş” listelerinde yıllardır yüzden fazla firma ve yüzlerce et, süt, peynir, tereyağı, bal ve zeytinyağı ürününün sahte olduğu tespit ediliyor. Et ürünlerinde tek tırnaklı hayvan eti, süt ürünlerinde bitkisel yağ ve nişasta, zeytinyağında farklı yağ karışımları… Yani sofraya koyduğumuz “temel gıdaların” önemli bir kısmı, üreticinin daha fazla kâr etme hırsı uğruna değiştirilmiş, ucuzlatılmış ve niteliği bozulmuş halde tüketicilere sunuluyor.

Bu nedenle pek çok insan gibi vegan beslenenler için de önemli bir argüman ortaya çıkıyor: Et ve süt ürünlerini tamamen hayatından çıkaran biri, en azından bu ürünlerdeki sahte veya hileli uygulamalara maruz kalmıyor. Vegan beslenme, gıda güvenliği açısından görece korunaklı bir alan yaratıyor; hayvansal ürünlerdeki bakteriyel riskler, hijyen sorunları, soğuk zincir problemleri ve hileler büyük ölçüde bertaraf edilmiş oluyor. Bu açıdan bakınca vegan beslenmek, etik ve çevresel bir tercihin ötesinde sağlık ve gıda güvenliği açısından da koruyucu bir etki yaratıyor.

Fakat iş orada da bitmiyor. Ne yazık ki günümüzün ekonomik düzeni, sadece hayvansal ürünlerde değil, bitkisel ürünlerde de güvenliği aşındırıyor. Sebze ve meyvelere yüksek miktarda uygulanan pestisitler, glifosat kalıntıları, hormonlar ve yanlış tarım teknikleri, vegan beslenen kişilerin bile “güvenli bir gıdaya” ulaşmasını imkânsız hale getiriyor. Yani vegan olmak bizi birçok riskten uzaklaştırsa da, kapitalizmin sınırsız kâr hırsıyla yürüttüğü tarım politikaları nedeniyle gıdanın bütününe sinmiş zehirlerden tamamen kaçmayı sağlamıyor.

Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz tablo aslında bir gıda krizi. Üretimden dağıtıma kadar pek çok aşamada “daha ucuza mal etme, daha çok kâr etme” baskısı, hem hayvansal hem bitkisel gıdalarda nitelik kaybı, sahtecilik ve sağlık riskleri yaratıyor. Kapitalizm, en temel yaşamsal hakkımız olan sağlıklı gıdayı dahi bir ticaret nesnesine dönüştürerek toplumun en kırılgan alanlarından birini altüst ediyor.

Tüm bu tablo içinde veganlık, en azından bireysel düzeyde bir çıkış yolu sunuyor: Hem ekolojik tahribatı azaltan hem de hayvansal ürün kaynaklı riskleri ortadan kaldıran bir yaşam pratiği. Elbette tek başına çözüm değil; pestisitlerin azaltılması, denetimlerin artırılması, üreticinin desteklenmesi ve gıda sisteminin kökten dönüştürülmesi şart. Ancak bu krizle mücadele ederken bireysel bir başlangıç arayan herkes için vegan beslenmek önemli bir ilk adım.

Kendi tabağımızdan başlayarak, sistemle mücadeleye yönelmek…

Çünkü gıda krizinin yarattığı tahribat, artık hepimizi, vegan olsak bile etkiliyor.

Ve belki de yeni bir gıda düzeni kurmanın yolu önce daha etik, daha bilinçli ve daha sürdürülebilir bir beslenme biçimini denemekten geçiyor.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin