Bir insanı anlamaya çalışmak, sadece göz hizasına inmek değildir. Onun yaşadığı tüm kimliklerin, tüm kesişimlerin, tüm mücadelelerin ağırlığını duymayı da gerektirir. Bu yüzden toplumun hem gözünden hem kalbinden düşen bir başlığı taşıyorum: Engelli LGBTİ+‘lar ve onların görünmez kılınan hayatları.
Bir kimlikten dolayı ayrımcılığa uğramak, insan için katlanılması zor bir yüktür. Ama iki veya daha fazla kimlikten dolayı sistematik olarak dışlanmak, sadece zorluk değil; bir yok sayılma biçimidir. Bu yok sayılma, kimi zaman iletişime kapalı bir devlet mekanizmasında, kimi zaman sevgisiz bir ailede, kimi zaman da erişilebilirlikten uzak bir LGBT+ mekânında karşımıza çıkar. Çünkü engelli LGBTİ+’lar, hem “engelli” oldukları için toplumun sağlamcı normlarının dışında, hem de “LGBTİ+” oldukları için heteronormatif kalıpların dışında konumlanırlar. Yani dışlanmaya iki kere mahkûm edilirler.

Gölgenin altında büyüyen hayatlar
Engelliler genellikle “cinselliği olmayan, masum, aseksüel” varlıklar gibi görülür. Oysa bu da bir şiddet biçimidir. Engellilerin aşkı, arzusu, kimliği yok sayılır. Onlar adına karar verilir; nasıl giyinecekleri, kiminle arkadaşlık edecekleri hatta bedenleri üzerinde nasıl söz hakkına sahip olacakları bile. Peki ya bir engelli biri aynı zamanda lezbiyen, gey, biseksüel, trans ya da non-binary ise?
O zaman ne olur biliyor musunuz?
Görünmezlik daha da kalın bir kabuk halini alır. Engelli LGBTİ+’lar hem kamusal alanda, hem politik temsil mekanizmalarında, hem de sivil toplumun kendisinde yok sayılır. LGBTİ+ hareketinin içindeki çoğu etkinlik dahi engelliler için erişilebilir değildir. Fiziksel erişimden tutun, işitsel ya da görsel erişime kadar birçok temel hak, “unutulmuştur”.
Oysa “unutmak” tesadüf değildir. Sistemin bilinçli bir tercihi, bir göz yumması, bir sessizliği tercih etme biçimidir.
Aile: Koruma mı, kapatma mı?
Birçok engelli LGBTİ+ için en yakınındaki aile üyesi, aynı zamanda en büyük baskı kaynağı olabilir. “Sen zaten engellisin, bir de bunu mu çıkardın başımıza?”, “Sen ne anlarsın cinsellikten?”, “Senin zaten bir şansın yok evlenmeye, bari normal ol” gibi cümleler, fiziksel şiddet kadar yaralayıcı olabilir.
Koruma kisvesi altında bireyin kimliğine kelepçe vurulur. Aileler, bireyin LGBTİ+ kimliğini “engelinden kaynaklı psikolojik sorun” olarak yorumlayabilir, hatta kimi zaman bu “durumu düzeltmek” adına şiddet ya da zorla tedavi girişimlerine başvurabilir. Bu sadece ayrımcılık değil, aynı zamanda işkencedir.
Yasal boşlukta kalan hayatlar
Türkiye’de engelliler için hâlâ bütüncül ve kapsayıcı bir eşitlik yasası yok. LGBTİ+’lar içinse temel insan haklarını güvence altına alan bir anayasal tanıma dahi bulunmuyor. Peki, ya hem engelli hem LGBTİ+ olanlar? Onlar, sistemin en dış halkasında kalıyor. Ne engelli hakları düzenlemelerinde varlar, ne de LGBTİ+ politikalarında.
Oysa Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD), açıkça der ki: “Engelliler diğer herkesle eşit haklara sahiptir. Bu haklar cinsiyet, yaş, etnik köken, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği gibi nedenlerle ayrımcılığa uğramaksızın sağlanmalıdır.” Aynı şekilde CEDAW, kadına yönelik her türlü ayrımcılığın önlenmesini zorunlu kılar.
Ancak mesele yasalardan ibaret değildir. Uygulamada karşılığı olmayan her yasa, yalnızca kağıt üzerinde kalan bir temennidir. Gerçek eşitlik, ancak görünmez kılınan bu hayatların sesini duyduğumuzda başlar.
Kapsayıcı mücadele, gerçek özgürlük
Eğer bir hareket, engellileri dışlıyorsa; o hareket özgürlükçü değildir. Eğer bir hak savunusu, LGBTİ+’ları yok sayıyorsa; o savunu eşitlikçi değildir. Bu yüzden hak mücadelelerinin kesişimsel bir perspektifle yürütülmesi hayati önemde.
Kimin sesini daha çok duyuyorsak değil, kimin sesi hiç duyulmuyorsa onu konuşmalıyız. Kimin kimliği zaten tanınıyorsa değil, kimin kimliği sistematik olarak bastırılıyorsa onun için alan açmalıyız.
Sesin olsun
Bu yazı bir çağrı. Engelli LGBTİ+’ların hikâyelerini duyun. Sadece “anlamaya çalışmak” için değil, birlikte değiştirmek için. Onların aşklarını, bedenlerini, kimliklerini, arzularını, kahkahalarını, acılarını, direnişlerini görmezden gelmeyin.
Çünkü herkesin olduğu gibi, onların da “tam” bir hayat yaşamaya hakkı var.
Ve hak, hiçbir zaman lütuf değildir. Mücadeleyle alınır.






Bir yanıt yazın