Bir kız çocuğu olarak dünyaya geldiğinizde, küçük yaşta bir şeyleri “idare etmeyi” öğreniyorsunuz. Daha üç-dört yaşındayken aile büyüklerinin eteğinizin kısalığıyla ilgili yorum yapmasını, cevap verdiğinizde başka alakasız büyüklerin “ama ayıp büyüklerle öyle konuşulmaz” demesi sonucu çaresiz kalışınızı kabulleniyorsunuz.
Hep söylerim, aile konusunda çok şanslıyımdır. Henüz üç-dört yaşındaydım. Anneannemin üvey büyük ablası gelmişti Bursa’dan, çok sevdiğim kırmızı bir yün eteğim vardı, önü düğmeli. Üstümde kazak, altımda da kalın külotlu çorap, kıvır kıvır saçlarımla neşeli bir bayram çocuğuyum, ortalıkta dolaşıyorum. Büyük teyze bana “bu ne biçim etek, popon görünüyor, düzgün dur” diye kızdı. Salondayım, herkes bana bakıyor. Aniden eğildim, eteğimi yukarı çektim, popom yukarda ellerim aşağıda dönüp durmaya, gülmeye, dans etmeye başladım, “popo, popo” diye bağırıyorum. Kadın kızıp söylenmeye başladı. Babamla dayım güldüler, “Aferin kız sana! Bakma sen ona” dediler.
9-10 yaşındayken, şortuma laf eden tanımadığımız yaşlı başlı adamlara, bana gerek kalmadan annem cevabını verip geçiyordu. “Sakın susma” diye büyütüldüm hep.
Lisede bir iki dönem sınıf başkanıydım, bir gün yeni bir biyoloji hocası atandı okula. A diyeyim adına. İlk derste seslendi: “Başkan kim bu sınıfta?” “Benim” dedim, süzdü. “Gel bakayım buraya” diye çağırdı. “Koklasana parfümüm güzel kokuyor mu, özel dersim var bundan sonra” Gerek yok, dedim, “buraya kadar geliyor kokusu zaten.”
Lisede beş kişilik bir gruptuk, ilk başta kim bu dangalak dediğimiz adam, zamanla kafa hocalardan biri oldu. Dedik, biz yanlış anladık herhalde. Alsancak’ta karşılaşıyoruz, gelin size bir şeyler ısmarlayayım diyor. Böyle birkaç vakit geçtikten sonra, bir gün karısının memesindeki kılları falan anlatmaya başladı, bizimle flört ediyor, ama tam da adını koyamıyoruz, anlamıyorsun o yaşta zaten, sınır bilgin yok, okulda böyle şeyler öğretilmiyor. E karşındaki de öğretmen zaten. Gel zaman git zaman, ÖSS (o zamanlar üniversiteye giriş sınavının adı buydu) senesi geldi. Derslerim iyi, biyolojim değil. Çok yakın bir arkadaşım vardı, onunla bana özel ders vermeyi teklif etti. Arkadaşımın evindeyiz, annesi içeride. Masa altından bacağıma dokundu, çektim bir anda, “pardon” dedi, “elim çarptı, çok özür dilerim, yanlış anlama sakın.”
Yani sürekli uçlardayız böyle. Bir şey diyemiyorum, yanlış anladım sanıyorum. Başka özel derse gerek olmadığına karar verdim yine de. Neyse mezun olduk, kutlama yemeğine çağırdı beni, birkaç kişi olacağız sanıyorum. Bir baktım, diğerleri gelmemiş son anda, öyle dedi yani. O akşam beni sarhoş etmeye çalıştı, Alsancak’ta bir ara sokağa gitmeyi teklif etti. Artık mezun olmuşum, öğrencisi değilmişim, bir engel yokmuş önümüzde. Hayır’ı anladı, uykum geldi deyip kaçtım, aileme de bir şey anlatmadım. Arkadaşlarla bunu güvendiğimiz bir müdür yardımcısına anlatmaya karar verdik, onu yaptık.
Sanırım üç sene sonra falandı. MSN vardı o zamanlar, bilmediğim bir hesap, eklemiş yazdı falan. A Hoca. İşte özür dilemek için ulaşmış bana, öğrenmiş hatasını, teşekkür ediyor. Bak çok acayip bir şey aldım diye kamera isteği gönderiyor. Kameramı açmadım, kendisi açtı. Adam beyaz donla atletle oturuyor. Donuymuş aldığı enteresan şey. Konuşmayı kapatıp hemen blokladım. Bir sene sonra haberi geldi, 16 yaşındaki bir öğrencisiyle yazışmalarını kızın babası yakalamış. Hakkında dava açılmış, hapse girmişti en son. Anca o zaman anlatabildim bizimkilere. ,
Lisede bir gün otobüsle eve dönerken, bana bakan yaşlı bir amcaya gülümseyerek selam vermiştim. Adam dilini dudaklarında gezdirmeye falan başladı, noluyoruz ya diye indim, arkamdan indi. Eve kadar takip ediyordu ki, bir camiye girip ağacın arkasına saklanarak atlatmayı başardım. Bunlar basit birkaç örnek.
İzmir’den İstanbul’a taşındıktan sonra, ajans sektöründe müşteri kimliği altında “özel ilgi” bekleyenler, yanında kız arkadaşı varken masadaki kadınların bacağına dokunmaya çalışanlar, daha neler neler… İlkokul öğretmeni tarafından beş sene boyunca sistematik manipülasyon ve tacize uğramış bir arkadaşım var mesela.
Neredeyse kırkına gelirken terapistle konuşabilecek, sesli söyleyebilecek noktaya gelebildi. Bunun aslında imkânsız bir aşk olduğuna inandırmıştı beyni kendini, böyle hayatta kalabilmiş çünkü.
Bakın “gaslighting”in ne olduğunu ülkenin çoğu bilmiyordur, bizim de hayatımıza son on senede falan girdi bu kavram. Psikoloji bilimi neyse ki gelişiyor da duyguları adlandırmamız kolaylaşıyor.
Sınır ne demek öğretilmeyen bir toplumda büyümüş, hep kendini düzeltmesi istenmiş, idare etmeyi öğrenmiş, yaşadığını adlandıramayan, aynı zamanda anlamlandıramayan kız çocuklarının hikayelerini dinlerken “ama o da…”, “ama sen de…” diyemez hiçbir erkek. Aynı mücadelelerden geçmiyoruz büyürken, sizin pipinizi göstertildiğiniz yerde biz eteğimizi aşağı çekiyoruz. Cesaret gösterip anlatan birçok kadının hikayesi 16-17 yaşından başlıyor, genelde 20’lerinin ortalarına kadar gidiyor, bir kadının en savunmasız olduğu zamanlar yani. Ne kendini tanıyorsun ne karşıdakinin ne yaptığını tam idrak edebiliyorsun, yaşayarak öğrendiğin yaşlar. Yönetmen, müdür, akademisyen, oyuncu kimliğinde gücü elinde tutan bir sürü adam tam da bunu kullanıyor. Günlerdir öyle hikayeler dinliyorum ki, benim yaşadıklarım başlangıç seviyesi kalıyor.
Biz kadınlar da zaman içinde öğreniyoruz ve bence çok iyi gidiyoruz. Kadın kadının kurdudur’dan yurdudur’a döneli çok oldu. Kız kardeşlerim hatırlar, eskiden bir arkadaşının kocası tacizde bulunursa, birçok kadın “ya arada sen kalırsın, inanmaz şimdi, boşver” derdi. Ne olacaksa olacak diyen kadınlar ve ona güvenenlerle bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.
Nesilden nesle, birbirimizin elinden tuta tuta yukarı çekiyor, öğrenilmiş çaresizlikleri üzerimizden atıyoruz.
Son günlerde dinlediğim hikayelerde en çok duyduğum şeylerden biri yaşça büyük kadın oyuncuların da genç kadınları “Çocuğu var, çocuğa yazık” diye ikna ettikleri mesela. Bunun da onların öğrenilmiş çaresizliği olduğunu anlıyorum; ancak hatırlatmak isterim ki, doğurmadığımız hiçbir çocuğun sorumluluğu bize değil, babasına aittir. “Aman ağzımızın tadı kaçmasın” devri bitti. Artık bir korku duvarı aşıldı, cesaret salgın gibi yayılıyor. Çoluk çocuk sahibi babalar da kendilerini eğitmeyi başaracak bir zahmet.
Düşünüyorum, erkek olsaydım çok utanırdım sanırım bugünlerde. Yani utanacak bir şeyi olmayan utansın diye söylemiyorum; biz kadınlara hep kadınlığımızdan utanmak öğretildiği için empati yapınca otomatik olarak böyle düşünüyorum. Farkı buradan pay biçin.
Yine de söylemek isterim ki, tacizci olmayan erkekler olarak takdir bekleme ya da konunun dışında kalma hakkınız yok. Çocuğunuz varsa, sınırları öğrettiğinizden emin olun. Aynı masadayken bir kadını alenen taciz eden arkadaşınızı alın götürün, masadaki kadını idare etmeye ikna etmeyin. O arkadaşlarla görüşmeyi kesin, şans verecekseniz verin, şanslarını değerlendiremiyorlarsa yalnızlaşacaklarını bilsinler. Çözümün bir parçası olun.
Bakın biz kadınlar şiddete uğramasak da uğrayanın yanında oluyor, tacizciye hep beraber karşı duruyor, cesurca konuşanın arkasında ordu gibi yer almayı biliyoruz. Sizler de birbirinizi ileri taşıyın.
İlk ve en büyük korkunuz, bir süre sonra bu hareketin birilerini yaftalamak için yalan ifşalarla, çamur at izi kalsın stratejileriyle devam etme tehlikesi olmasın. Ha, boş bir korku mu? Değil. Elbette, kadınlar da tıpkı erkekler gibi kötü, bencil, sahtekar, saldırgan, tacizci olabilir; çünkü insandırlar. Sadece bu konuyu önceliklendirip sizin hakkınızı da savunmamız için, önce gerçek bir eşitlik gerekir. O yüzden, haydi pamuk elleriniz senelerdir yontulmamış kayaların altına beyler.






Bir Cevap Yazın