Ayşe Barım tutuklandığında kamuoyunun büyük kısmı sessizdi. Tutuklanmasından önce ise, sistemli bir itibarsızlaştırma süreci yürütülmüştü. Tekelleşme suçlamaları, sektörel iç hesaplaşmalar, sosyal medya üzerinden yürütülen algı operasyonlarının neye hizmet ettiğini anlamayan birçok ünlü de farkında olmadan ve elbette istemeden bu sürece çanak tutmuş oldu. Hakkında çok az şey bilinen; ama ismi aniden lekelenen bir kadın olarak, kamuoyunun doğal refleksi savunmak değil, beklemek oldu. Tutukluluk zaten en alakasız yerden, Gezi’den gelince, hepimiz tam anlamıyla bir ”hoppala, ne alaka” durumu yaşadık. Zaten savunmasında avukatı da Gezi ile ilgili elle tutulamayacak açıklamalar yapınca, kamuyou desteği oluşacakken bile yavaşlamış oldu.
Barım, yıllarını kültür-sanat dünyasına vermiş, onlarca ismin kariyerini taşımış bir profesyoneldi. Menajerliğini yürüttüğü milyonlarca takipçiye sahip bu oyuncularsa, kendilerine uzatılan mikrofonları reddederek, Ayşe Barım’ın fotoğrafını koyup kalp ya da gül emojisi kondurdukları, “Ayşe’m” falan yazdıkları, ölmüş de yasını tutuyorlarmış gibi görünen Instagram hikayelerinden öteye gitmemeyi seçtiler.
Ayşe Barım’ı tanımasak bile, sağlık durumunun ciddiyetinden haberdarız. Beyninde anevrizma ve kalbinde altı ciddi hastalığı olan Barım, cezaevinde ağır sağlık riskleriyle karşı karşıya. Avukatları, 162 gün boyunca cezaevinde kaldığı sürece dört kez baygınlık geçirdiğini, beyin ve kalp sorunlarının “ölüm riskiyle” birleştiğini belirtti. Mahkeme, Adli Tıp raporu istedi; ama tutukluluğu sürdü.
Ülkede ne adaletin ne de kalkınmanın olduğu, her işin başa düştüğü bugünlerde, hepimizin elini her taşın altına koyması gerekiyor. Hukuki kararlarda kamuoyu baskısı, çoğu zaman hala belirleyici bir faktör haline geliyor. Stratejik ve kararlı bir şekilde oluşturulan toplumsal baskı hem yargı süreçlerine etki ediyor hem de halkın bir şeylerin değişebileceğine dair umudunu diri tutuyor.
Mahir Polat’ın tutuklanmasında bu süreç son derece etkili yönetildi. Kendisi zaten olağanüstü bir insandı; gerçek bir İstanbul aşığı, kültürlü, donanımlı, işini hakkıyla yapan bir kamu görevlisi. Önce onu yakından tanıyanlar anlatmaya, yaptıklarını, sözlerini duyurmaya başladı. Ardından tanımayanlar, bu anlatılar sayesinde onun kim olduğunu, neyi savunduğunu belki de ilk kez öğrendi ve hemen sahiplendi.
Sağlık durumu ciddi bir risk taşıyordu. Defalarca hastaneye sevk edildi, ardından saatler süren yolculuklarla kelepçeli şekilde geri getirildi. Herkesin yüreği ağzındayken, kamuoyu desteği eksilmek yerine daha da arttı. Sonuçta en azından ev hapsine alınması sağlandı.
Peki, Ayşe Barım için neden benzer bir süreç oluşmadı? Yıllardır kültür-sanat alanında emek veren, sayısız ismin kariyerinde katkısı olan bir kadın neden kamuoyunda bu kadar yalnız bırakıldı? Bunun tek bir yanıtı yok, ama en belirgin fark, Mahir Polat örneğinde olduğu gibi tanıklıkların devreye girmemesi. Barım hakkında konuşabilecek, onu anlatabilecek onlarca tanınmış isim varken, kamuoyuna ulaşan neredeyse hiçbir kişisel anlatı olmadı.
Ayşe Barım’ın menajerliğini yaptığı isimlerin sadece Türkiye’de değil, dünyada da ciddi bir medya erişimi var. Bu isimlerin Instagram’daki toplam takipçi sayısı, Türkiye nüfusunu rahatlıkla geçiyor. Dilediklerinde global medyada yer bulabilecek, milyonlarca insana ulaşabilecek bir etki alanına sahipler. Ancak gariptir ki, bunu kullanmamayı seçtiler. Güvenli alanlarını korumak isteyen bu ünlü isimler, konforlu sessizliklerinden vazgeçemedi. Oysaki, suya sabuna dokunmadan sadece Ayşe Barım’ın sağlık durumunu anlattıkları birer dakikalık videolarla inanılmaz bir kamuoyu desteği sağlayabilirlerdi. Aslında hala sağlayabilirler.
Artık herkesin farkında olması gereken bir gerçek var: Hiçbir sessizliğin konforu garanti değil. Yandaş dahi olsanız, Türkiye’de artık hiçbir koltuk, hiçbir şöhret, hiçbir ayrıcalık gerçekten güvende değil. Bugüne kadar el üstünde tutulan bir bakan, sanatçı ya da bürokrat olmanız, yarın hedef olmayacağınız anlamına ya da size sunulan ayrıcalıkların bir anda elinizden alınmayacağı anlamına gelmiyor.
Bugün sessiz kalanlar, yarın kendileri için ses aranırken, etrafta ses çıkaracak kimsenin kalmadığını fark edecekler. Cem Yiğit Üzümoğlu gibi birkaç isim elini taşın altına koyduğunda, bu cesaret örnekleri tehdit gibi sunuluyor. “Haddini aşan”, “çizgiyi geçen” olarak işaret ediliyor. Bu da diğer isimleri sindirip susmaya zorluyor. Oysa farkında değiller, sessizlik sırayı hızlandırıyor ve cezayı artırıyor.
Ünlülerin birçoğu, kaybedecek çok şeyleri olduğunu düşünüyor. Göz önünde oldukları için sokakta görünmekten, bir söz söylemekten, açıkça tavır almaktan çekiniyorlar. Kendilerini “normal halk gibi” davranamayacakları, üstenci bir konuma yerleştiriyorlar. Oysa bu ülkede özgürlük için ses çıkaranların büyük bölümü, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlardan değil, çok şeyi olanlardan oluşuyor. Saraçhane’de anayasal hakları için sokağa çıkan öğrencilerin, barınamayan gençlerin, yaşam hakkı için haykıran LGBTİ+’ların, kadınların; hepsi risk altındaydı. Gencecik çocuklar geleceklerini ve bütün ömürlerini riske atarken, leoparlı koltuklarınızın gerçekten bir önemi var mı, bir düşünün isterim.
Elbette sorumluluk sadece ünlülere ait değil. Sessizliğin toplumsallaşmasında herkesin payı var. Türkiye’de insanlar çoğu zaman yalnızca kendi görüşlerinin ifade özgürlüğünü savunuyor. Oysa ifade özgürlüğü, en başta katılmadıklarımızı da kapsadığında anlam kazanır.
Ümit Özdağ gözaltına alındığında ortalık yıkılsaydı, belki Ekrem İmamoğlu’na sıra gelmeyecekti. Selahattin Demirtaş tutuklandığında bu ülke ayağa kalksaydı, bugün bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olabilirdik.
Gerçek demokrasi, yalnızca “bizimkiler”in değil, herkesin hakkını savunabildiğimizde mümkün olur. Aslına bakarsak, zaten adalet için de hiç kimsenin haksız yere tutuklu insanlar adına kamuoyu baskısı oluşturması gerekmemeliydi. Ancak maalesef ki, durum böyleyken böyle. Adil yarınlara kadar susmadan devam:
Ayşe Barım’a özgürlük!
Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’a özgürlük!
Fatih Altaylı’ya özgürlük!
Can Atalay’a özgürlük!
Osman Kavala’ya özgürlük!
Gezi tutsaklarına özgürlük!
Leman çizerlerine özgürlük!
Selahattin Demirtaş’a özgürlük!
Ekrem İmamoğlu’na özgürlük!
Ve isimleri saymakla bitmeyen haksızlığa uğrayan, susturulan, unutulan, bekletilen tüm yurttaşlara özgürlük!






Bir Cevap Yazın