20 Haziran 2025, Cuma

Fotoğraf: And Just Like That
Sex and the City dizisini izlemeye başladığımda yirmilerimdeydim. Dört şehirli kadının bir megapolde hayata, aşka, kariyerlerine tutunma ya da bunlardan vazgeçme öykülerini imrenmeyle karışık bir merakla izlediğimi anımsıyorum.
Dizinin sadece beyaz ve belli sınıftaki kadınları anlatması, siyasi her şeyden uzak durması, bazen moda-marka ayakkabı-New York’un ultra imtiyazlı sanat çevresine sıkışması gibi temel sorunları görsem de izliyordum. Çünkü iyi yazılmıştı. Çünkü beni güldürüyordu. Çünkü kadınların dostluğu hikayenin lokomotifiydi.
Kadınların hayattaki en ‘gerçek aşklarını’ arama romantizmini, bir kariyerde yetkin olma arzularını, evlenme ya da evlilikten kaçma, anne olma ya da yanına bile yaklaşmama, ilişkide olma ya da bekar kalma çalkantılarını, en çok da cinsellikleri üstünden dönüşümlerini iyi anlatıyordu senaryo.
Bir kadının duygusal bir şey hissetmeden biriyle sevişebileceğini, seviştiği biriyle ilişkiye girmek zorunda olmayışını, evli olduğu kişiyle belki de hiç sevişemeyeceğini, aşkın seksle bağının olmayışını (olsa ne güzel olurdu), bu koca dünyada belki de her şeyin bu en temel en hayvani güdü çevresinde döndüğünü bize müstehzi bir dilde, parlak bir fonda otuz dakikayı geçmeyen bölümlerle işliyordu.
Şehirdeki seks kadar basit değildi mesele yani. Kadınların cinsellik, erkeklerle ilişkileri, kendi bedenleri, kendi hayatları, yaşları, medeni halleri, bocalamaları ve başarılarının en azından kadın ağzından -bazen karakterleri seçimleri nedeniyle sarsmak istesek de- ağırlıklı olarak biz kadınlara sunulmasıydı.
90’larda başlayan, diyalogları keskin, mekanları cafcaflı, karakterleri nüanslı bu dizinin tutmasının nedeni o dönemin yükselen feminizm idealinin dalgasına tutunmasıydı. Şehirli kadının profil olarak yükselişi…
Dizinin ilk bölümünden bu yana aradan neredeyse 30 yıl geçtikten sonra farklı bir demografik grupta Carrie ve arkadaşları And Just Like That dizisinin üçüncü sezonuyla yeniden karşımıza çıktı…
Şimdi ben de o demografik gruptayım. Sex and the City’nin bir bölümünde konu edildiği gibi 45-54 yaş kutusunu tıklıyorum sağlık belgelerinde.
Ve Carrie’nin ‘gerçek aşkı’ Big’in ölümüyle başlayan yas, yalnızlık ve dostlukların önemi gibi başta ‘ciddi’ konuları gündemine alan dizi, şöhretli oyuncularına, müthiş bir PR kampanyasına ve erişmek istediği hedeflerine rağmen sakil.
Evet uzun süredir aradığım kelime bu; sakillik.
Bu sakillik, sette kullanılan masalımsı renklerde, ışıklarda, Carrie’nin Broadway oyununa uygun dönem kostümlerinde, oyuncuların tereddütle yazılmış karakterlerdeki sıkıntısında, bazı karakterlerin (Charlotte’ın kocası Harry gibi) adeta zoraki komik unsur olarak karikatür haline gelmesinde ve eski şakalara göndermelerde bariz olarak hissediliyor.
Üstelik Sex and the City’e yönelen sürekli beyazları anlattıkları eleştirisini geri püskürtmek için diziye farklı etnik kökenlerden oyuncular eklenmesi de hikaye için değil ‘kapsayıcılık’ kaygısıyla yapıldığı için sakil.
‘Elçin ne bekliyordun? Bu sadece bir komedi dizisi, izle geç’ diyebilirsiniz.
Ama ben o yirmilerinin sonu, otuzlarının başlarındaki, kente, hayata ve sekse yırtıcı bir açlıkla saldıran kadınlara otuz yıl sonra ne olduğunu görmek için izliyorum zaten. Yani bir anlamda bize ne olduğunu görmek için.
50’li yaşlarında aşırı derecede zengin, aşırı beyaz ve parlak, aşırı imtiyazlı, yüzde 1’in yüzde 1’i olarak yaşayan kadınlar mı olduk hepimiz?
Bizim kadınlık dertlerimiz, milyonlarca dolarımızla hangi evi satın alacağımız, onu nasıl döşeyeceğimiz, hangi yatak nevresimlerini kullanacağımız, bahçede yuva yapan farelerden nasıl kurtulacağımız (şu sıra aynı dertten mustarip olsam da), bize mesaj atmayan eskinin de eskisi erkek arkadaşımızı hayatımıza yeniden nasıl sokacağımız gibi tam kelime anlamıyla domestik meseleler mi?
Yani biz otuz yılda kadınların yönetimsel ve temsil haklarını, kariyerde ve evde eşitliği, çocuklar-aile-kadın dengesini, sağlık, eğitim, güvenlik önceliklerini sağlayarak feminist mücadeleyi kazandık da benim haberim mi yok?
ABD’de bugün kadınların kürtaj olması bir suç! Göçmen kadınlar her gün askerler tarafından çocuklarından koparılarak sınır dışı ediliyor. ABD’nin başında bir tecavüz hükümlüsü var.
Ve biz, ancak New York’ta ultra zenginlerin yaşayabileceği saray yavrusu evinde bunları hiç aklına bile getirmeyen Carrie’nin, sevgilisinden (ayrıca Carrie neden sürekli eski sevgililerine dönüyor?) mesaj gelmemesinin onun kalbini nasıl kırdığını izliyoruz.
‘O zaman neden izliyorsun?’ diyeceksiniz. Haklısınız.
Ben bu diziyi hate-watching olarak izliyorum. Husumetle, sinirle, ibret olarak…
Bana ellili yaşlarımda neye dönüşmemem gerektiğini bas bas bağırdığı için…Ve hayatın ufak domestik konforlarına deve kuşu gibi kafayı sokmanın feminist mücadeleye en büyük ihanet olduğunu hatırlattığı için…
Dizideki en muhteşem karakter kim biliyor musunuz?
Samantha!
Çünkü yok. Çünkü bu sirkin bir parçası olmayı baştan reddetti.
Samantha’nın yokluğunda bile cinselliğinin sınırlarını zorladığını düşünüyorum. En azından diğerleri gibi seksi bize müesses nizamın sınıfsal ahlakı üstünden satmıyor.






Bir Cevap Yazın