Hâlâ çocuklara “fidan dik” diyoruz ama o çocuğun yaşadığı mahalledeki tek ağaçlık alanı otoparka çeviriyoruz. Eren Ateş Z Raporu’na yazdı.

İllüstrasyon: Gizem Karagöz / muzir.org
Haziran’ın ikinci pazartesi sabahı, bu yıl da takvim yapraklarında, “Çevre Koruma Haftası” yazıyor fakat doğanın takviminde bu hafta, bir yas haftasıdır.
Biz çevreyi korumuyoruz; biz hâlâ kendimizi doğanın sahibi sanıyoruz. Toprağı sömürülecek alan, ormanı kesilecek arsa, suyu özelleştirilecek ticari kaynak olarak gören bir zihniyetin ortasında yaşıyoruz ve bu haftanın anlamı, sadece birkaç süslü cümle ya da belediye temizlik kampanyasıyla geçiştirilemeyecek kadar derin.
Doğayla değil, rantla ‘büyüyen’ bir ülke
Türkiye’de ne zaman bir ormanlık alanda kuş sesleri biraz fazla çıksa, hemen “proje alanı” tabelası dikiliyor.
Bir vadi biraz fazla yeşilse, ya baraj ya da konut projesi ilân ediliyor. Kıyılar talan ediliyor, dağlar deliniyor, tarım alanları betonla örtülüyor. Kaz Dağları’ndan Munzur’a, Salda Gölü’nden İkizdere’ye kadar doğanın feryadı artık kulak
tırmalıyor. Kimse duymuyor. Ağacı kesip yerine şirket diken, suyu borularla satan, havayı filtrelerle boğan bir çağın içindeyiz ama hâlâ çevre bilinci anlatıyoruz. Hâlâ çocuklara “fidan dik” diyoruz ama o çocuğun yaşadığı mahalledeki tek ağaçlık alanı otoparka çeviriyoruz. Bu sadece bir çelişki değil, bu bir ikiyüzlülük.
Ağaçlar düşüyor, insanlık çöküyor
Bir ormanı yok ettiğinizde sadece ağaçları değil, onların altında bekleyen umutları da kesmiş olursunuz. Çocukların ilk kez salıncağa bindiği dalları, yağmuru içine çeken kökleri, bir yaban domuzunun yavrusunu sakladığı çalıyı da yok edersiniz.
Bir ağaç elli yılda büyür ama beş dakikada kesilir. O ağacı büyüten doğa, sabırla çalışır ama onu kesen kepçe, “izinli”dir. İşte, trajedi buradadır: Doğayı katletmenin yolu prosedürden geçiyor bu ülkede.
İzin kâğıdı varsa, orman umurunda değil. İhale kazandıysan, dağın hâli kimsenin derdi değil. Çevreyi koruyan değil, çevreyi korumaya çalışan cezalandırılıyor.
Doğayı değil, kendimizi koruyoruz aslında
Bu hafta sadece çevre için değil, kendimiz için de düşünmemiz gereken bir hafta çünkü, kesilen her ağaçla birlikte nefesimiz azalıyor.
Hâlâ anlamıyor muyuz? Doğa intikam almaz ama doğa hatayı affetmez. Kestiğiniz ağacın yerini dolduramazsınız. Göl kuruduğunda bir daha aynı balıklar gelmez.
Toprak bir kez öldü mü, yıllarca sürseniz de verim alamazsınız. Ve bunları sadece doğa
kaybetmiyor; biz de kaybediyoruz. Hem de en hayati olanı, geleceğimizi.
Çevreyi korumak lüks değil, vicdani bir zorunluluk
Artık şu gerçekle yüzleşelim: Çevre koruma, sadece doğaseverlerin meselesi değildir. Bu, bir yaşam hakkı meselesidir. Ağaçlar, kuşlar, dereler, toprak… Bunlar sadece “ekolojik unsurlar” değil.
Çevre Koruma Haftası bir uyarı. Bir dur, düşün, dön, çağrısıdır. Bu çağrıya kulak tıkayan bir toplum, kendi sonunu hazırlar. Bugün bir ağaç dikmek yetmez. O ağacı neden korumadığımızı/koruyamadığımızı sorgulamak zorundayız. Her birimiz şunu kendimize sormalıyız: “Ben doğayı gerçekten seviyor muyum, yoksa sadece vicdanımı mı avutuyorum?“
Gelin bu hafta sadece çevreyi değil, kendi kalbimizi de temizleyelim.
Çünkü, doğa, sadece toprakta değil, insanın vicdanında yeşerir.
Z Raporu hakkında
Z kuşağı sokakta, okulda, evde, her yerde özgürlük için mücadele ediyor. Peki, yazıyor mu? Aslında yazıyor ancak düşüncelerini yayımlayacağı mecralar bulmakta zorlanıyor.
Muzır Neşriyat’ı kurduğumuzdan bu yana posta kutumuzu dolduran çok sayıda makale ve köşe yazısı aldık. Hem her alanda olan yeni neslin fikirlerini önemsediğimiz için hem de yazmak geliştirilebilir bir faaliyet olduğu için kapımızı açık tuttuk.
Şimdi yeni nesil yazarlar için “Z Raporu” isimli bir bölüm açtık ve haber ya da gündeme dair yazıları bekliyoruz. Yayım ilkelerimizi oku, yazının / haberinin uygun olduğunu düşünüyorsanız muzir@muzir.org adresimize yolla.
Birlikte öğrenmeye devam!





Bir Cevap Yazın