Muzır Neşriyat Podcast heyecanla sunar: 

Cansu Özge Özmen, halkın bünyesinin kaldırmadığı konuları, bu konularda yapılan araştırmaların ışığında kurcalıyor.

Halkın Bünyesi’nin ilk konusu, dünya genelinde ve özellikle geleneksel aile yapısına vurgu yapılan muhafazakâr toplumlarda popüler bir konu olmayan Antinatalizm. 

Özmen bu bölümde antinatalizmi, “Aile Yılı” politikalarıyla birlikte ele alıyor.

Okumak için:

Bazı konular vardır… konuşulunca “halkın bünyesi kaldırmaz” denir. İşte biz tam da o konuları konuşuyoruz. “Halkın Bünyesi”, kolay hazmedilmeyen fikirleri, tabu sayılan düşünceleri ve toplumun kafasını karıştıran meseleleri merkeze alıyor.

Konuşuyoruz derken ben tek başıma konuşuyorum. Bunların çoğu benim fikirlerim değil, bugüne kadar bu konularda yazılanların, yapılan araştırmaların bir sentezi aslında. Siz de muzir.org’a giderek geribildirimde bulunabilirsiniz.

Bu podcastin ismi de instagram hesabıma gelen bir geribildirime dayanıyor. Herhalde veganlıktan bahsetmişim, halkın bünyesi bunları kaldırmaz diye bir geribildirim gelmiş. Ben halkın bünyesinin bu kadar zayıf olduğunu düşünmüyorum. Özellikle de temelinde zarardan imtina etmek olan her konuyu konuşabileceğimize inanıyorum. Yine benzer tepkiler alacağını düşündüğüm antinatalizm konusuyla başlayacağım.

Antinatalizm dünya genelinde ve özellikle geleneksel aile yapısına vurgu yapılan muhafazakâr toplumlarda popüler bir konu değil.

Bu yıl biliyorsunuz Türkiye’de de aile yılı. Geçtiğimiz ay Aile Yılı vurgusu yapan sağlık bakanı Kemal Memişoğlu, “Eğer çocuğunuz yoksa aile olamıyorsunuz, sadece karı koca oluyorsunuz” demişti. Bakan Memişoğlu, üç çocuğu olduğunu ve kardeşlerin hayatta çok önemli olduğunu söylemiş, “Çocuklarınızı kardeşsiz bırakmayın” çağrısında bulunmuştu. Memişoğlu’nun aile tanımı birçok tepkiye neden oldu.

Aslında herkesin kendi aile tanımını yapma ve bunu paylaşma özgürlüğü var. Ancak Memişoğlu’nun tanımı şu anda dünyada birçok ülkede yaygın olan pronatalist yani üremeyi teşvik edici politikalar söyleminin bir parçası olduğu için çocuksuz, evli çiftleri yasal bir çerçevede geçerliliği olan bir kurumun dışına itme riski taşıyor.

Ancak Memişoğlu tanımına ek olarak, üç çocuğu olduğunu söylüyor ve insanları birden fazla çocuk yapmaya da teşvik ediyor. Türkiye ve dünyanın birçok ülkesinde doğum oranlarının düşüşü hükümet temsilcilerinin de pronatalist söylemlerde bulunmasına neden oluyor.

ABD başkan yardımcısı Vance, ilk konuşmasında ABD’de daha çok bebek istiyorum demişti. Trump da geçenlerde bir doğum patlaması istediğini söyledi. Bunu sağlamak için de 5000 dolarlık tek seferlik bir teşvik ödemesi planı var. Ancak ABD’de bir bebeğin bakım masrafları yılda ortalama 14.000 dolar. Avustralya bu teşvik ödemesi 2004 yılında denemiş ancak başarılı olmamış. Türkiye’de ise 1 Ocak 2025’ten beri bu tarihten sonra doğan ikinci çocuk için ayda 1500, ikinci çocuk için ayda 6500 TL teşvik ödeniyor ve ödemeler çocuk beş yaşına gelene kadar devam ediyor. Henüz sonuçlarını görmek için erken. 

Pronatalizm doğumun devlet politikalarıyla teşvik edilmesi ise antinatalizmin de devlet politikalarıyla doğum oranını azaltma çabası olarak tahmin edilebilir. Çin gibi ülkelerin uyguladığı politikalar da antinatalistolarak adlandırılsa da aslında antinatalizm bir felsefi pozisyon. Antinatalizm kelimesi etimolojik olarak Latince natalis yani doğum kelimesinden geliyor.

Doğum karşıtlığı aslında bence tam olarak bu pozisyonu karşılamıyor, üreme karşıtlığı desek daha doğru olur. Antinatalistler üremenin ya da dünyaya hissedebilir herhangi bir canlıyı getirmenin ahlaki açıdan yanlış olduğunu düşünüyorlar. Tabii ki bu görüşe vereceğimiz tepki biraz hayatı nasıl algıladığımızla ilgili. Hayat bir hediye mi, bir felaket mi, ne yaparsak o mu? Hangisi olursa olsun kabul etmek zorunda olduğumuz gerçek, birinin dünyaya getirmenin ciddi anlamda risk içerdiği. Ve bu riski dünyaya getirilen kişi dışındaki birilerinin çıkarı için aldığımız.

Risk şu, çocuğun hayatı iyi gitmeyebilir. Bu riskin alınmasının birçok nedeni var, aile bağlarının güçlendirilmesi, toplumsal olarak belirlenmiş arzular, yaşlılıkta size bakması için birilerinin gerekmesi, anlam, mutluluk, olgunlaşma arzusu, sağlık bakanının doğurmanızı istemesi gibi. 

Çocuk yapmaya tamamen karşı olmayan ve bir orta yol bulunması gerektiğini düşünenler bu kararın makul bazı standartlara bağlı olması gerektiğini düşünüyorlar. Mesela motivasyon prensibi: üreme, doğduğu zaman çocuğu büyütme, sevme niyeti ve arzusuyla yapılmalıdır. Denge prensibi: üreme, üreten olarak çocuğunu maruz bıraktığın riskin kendi doğumundaki koşullarla değiştirildiğinde kabul etmenin makul olması halinde ahlaki açıdan kabul edilebilirdir. Belki bunlara bilinçli bir karar vermek diyebiliriz. Ama durumun kendisi bir oksimoron. Çünkü hayat içine doğduğun koşullarla sınırlı değil ve bilincimizin geleceğe dönük sınırları var. Sınırdan ziyade geleceğe dönük bilincimiz kapalı da diyebiliriz. En basit ve kısa haliyle bilemeyiz. E  o zaman sonrasını bilemeyeceğimiz hiçbir şey yapmayalım mı? Kendimiz ve halihazırda hayattakiler için yapmakla yaşayacağı her şeyden nihai olarak sorumlu olacağımız başka biri için yapmak arasında ahlaki bir fark var.

Antinatalizm görüşünü benimseyenlerin farklı argümanları var. Bunlardan ilki ve en ünlüsü David Benatar’ın “Keşke Hiç Olmasaydık” kitabında formülleştirdiği asimetri argümanı. Bu argümana göre acı kötüdür ve haz iyidir. Var olan biri için hem acı hem de haz mümkündür ve büyük oranda kesindir. Var olmayan için ise haz da acı da yoktur. Acının yokluğu her halükârda iyidir. Hazzın yokluğu ise kötü değildir çünkü var olmayan biri hazdan da mahrum kalmaz. Bir diğeri risk argümanı.

Bu argümana göre de birini dünyaya getirmek, onun yaşayacağı acılar ve zararlar açısından geri döndürülemez bir risk yaratır. Dünyada hastalık, travma, zulüm, yalnızlık ve ölüm gibi sayısız kötü ihtimal vardır. Hatta ölüm nihai olarak bir ihtimal de değildir. Bu kötü deneyimlerin yaşanması ihtimali, yaşamın “değerli” olması ihtimalinden daha büyük bir ahlaki risk oluşturur. En çok bilinen üçüncü argüman ise rıza argümanıdır. Birine ciddi etkileri olan bir durumu rıza göstermeden dayatmak genellikle yanlıştır.

Doğum, bireyin tüm yaşamını etkileyen ve geri döndürülemez bir durumdur.Doğacak kişi, bu eyleme rıza gösteremez çünkü daha ortada bir “kişi” yoktur. Dolayısıyla birini dünyaya getirmek ahlaki açıdan sorunlu bir eylemdir. Sonuçların olumlu olması, rızasız eylemin etik sorununu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, birine rızası olmadan deneysel bir tıbbi işlem yapmak ve sonra “ama işe yaradı” demek de meşru değildir. Rıza alınamıyorsa ve büyük bir risk varsa, bu eylemden kaçınılmalıdır.

Bazı filozoflar rıza argümanını birini dünyaya getirmenin etik açıdan yanlış olduğunu öne sürmek için değil, eylemin ne kadar hayati olduğunu ve ebeveynlerin çocuğun hayatta başına gelen her şeyden hukuki açıdan da sorumlu olması gerektiğini iddia etmek için kullanıyorlar. Hepsini birleştirerek şöyle diyebiliriz: Dünyaya gelmediği takdirde hiçbir hazdan mahrum kalmayacak birini rızasını almamız mümkün olmadığı için rızası dışında dünyaya getirmek ve onu öngörmemizin mümkün olmadığı her türlü olası kötülüğe maruz bırakmak yanlıştır.

Bugünlük bu kadar. Gelecek ay Muzır Neşriyat’ın sunduğu Halkın Bünyesi’nde tekrar görüşmek üzere. 

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin