Bazen bir dizi izlersiniz ve zihninizde tek bir soru yankılanır: Bu gerçekten olabilir mi? Netflix’in politik gerilim dizisi Zero Day (Sıfır Gün) tam olarak bu soruyu sorduruyor. Siber savaşın, dezenformasyonun ve devletlerle teknoloji devleri arasındaki güç mücadelesinin sadece bir distopya olmadığı konusunda artık çoğumuz hem fikiriz sanıyorum.
Birazdan yazacaklarım okur için spoiler içerebilir. Diziyi izlemediyseniz ya da izlemeyi planlıyorsanız bu yazıyı okumayı tam şu anda bırakmanızı öneririm.
Bir siber saldırının anatomisi
Önce belki “Sıfırıncı Gün”, “Sıfır Gün” ya da “Sıfırıncı Gün Zafiyeti” olarak tanımlanan saldırının ne olduğuna cevap vererek başlayalım.
Dizinin adını taşıyan “Sıfır Gün”, siber güvenlik dünyasında güvenlik açığı, geliştiricilerin henüz farkına varmadığı ve dolayısıyla yakalayamadığı bir yazılım zafiyetidir. Bu tür açıklar, saldırganlar tarafından tespit edildiğinde, sistem sahiplerinin savunma geliştirmek için “sıfır günü” olur—yani hiç zamanları yoktur.
Hackerlar, bu tür açıklardan yararlanarak sıfır gün istismarı gerçekleştirir. Bu, daha önce tanımlanmamış bir güvenlik açığının suistimal edilmesi anlamına gelir. Eğer bu istismar bir saldırıya dönüşürse, işte o zaman sıfır gün saldırısı dediğimiz olay meydana gelir: Bir sistemin savunması henüz oluşturulmadan, saldırganlar açıklardan faydalanarak hasar verir ya da veri çalar.
Dizi de tam olarak bu metafor üzerinden ilerliyor. Devletler, teknoloji devleri ve istihbarat birimleri, yaşanan olayların ardındaki gerçek tehdidi fark ettiğinde artık “sıfır günü” geçmiş oluyor. Tıpkı bir hackerın sisteme sızması gibi, dizi boyunca görüyoruz ki, kimi güç odakları zayıf noktaları herkesten önce keşfetmiş ve saldırılarını çoktan planlamış.
Emekli başkanın değişen hayatı
Dizideki başrol karakterimiz Robert De Niro’nun hayat verdiği eski ABD Başkanı George Mullen. George emekli hayatını dekorasyon dergilerinden fırlama bir yüzme havuzunda yüzerek, köpeği ile koşarak ve zamanının çoğunu biyografi kitabını yazmayı erteleyerek geçiren bir adamken, ülke bir anda bir siber saldırıya uğrar.
Elektrik şebekesi kısa süreliğine çöker, binlerce kişinin öldüğü kazalara neden olur ve her akıllı telefon ekranında “Bu Yine Olacak” yazısı belirir. George, mevcut Başkan (başkan gibi görünen ancak yeterince başkanlığını göremediğimiz Angela Bassett) tarafından suçluyu bulmaya, ikinci bir felaketi önlemeye ikna edilir. Mullen artık soruşturma komisyonunun başkanı olarak göreve geri döner. Baş şüpheli Rusya’dır ancak elde edilen deliller başka bir yeri işaret eder.
Bu noktada George Mullen’ın bir demokrat mı yoksa cumhuriyetçi mi olduğunu dizi boyunca öğrenemediğimizi de belirtmeliyim. Zira dizinin yaratıcıları popüler dizi Narcos’un yazarlarından Eric Newman ve Amerikan NBC News’in haber kanalının eski başkanı Noah Oppenheim, karakterlerin partilerini ve pozisyonlarını isimlendirmekten titizlikle kaçınmış.
Komplo teorisi mi? Geleceğin senaryosu mu?
Diziye baktığımda sadece “iyi yazılmış bir komplo teorisi mi, yoksa gelecekte gerçekten yaşanabilecek bir senaryo mu?” sorusunu sormaktan kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim. Siber saldırıların artık devletlerin gizli silahları hâline gelmesi, dezenformasyon savaşları korkarım ki en az cephedeki mermiler kadar etkili olacak ya da olmaya başladı bile.
Dizide, saldırıyı Rusların yaptığı sanılırken olayların farklı bir yöne evrilmesi, aslında çok tanıdık bir durumu çağrıştırıyor. ABD’nin dış politikada sürekli bir “görünmeyen düşman” yaratması, savaş kararlarını meşrulaştırma çabaları… Ve sahnede hep güvensiz ilişkilerin varlığı… Amerika’nın Amerika’dan başka dostu yoktur klişesi! Ne de olsa dizi bir Netflix dizisi.
De Niro’nun canlandırdığı eski başkan, siyasi geçmişini gölge gibi peşinden getiren bir lider aslında. Yetişkin oğlunun intiharı sonrası aldığı bazı kararlar onu başkanlığa veda etmesine yöneltiyor. George’un otoriter karakteri tam da burada kırılıyor. Mullen bir ‘baba’, dolabında her sabah alması gereken ilaçları bulunan yaşını almış bir yetişkin olarak kendini bize tanıtıyor.
Baba-kız çatışması: Güçlü liderler, kırılgan ilişkiler
George’un bir diğer büyük mücadelesi, ulusal güvenlikten çok kendi kızıyla ve oğluyla kapatamadığı ilişkisi. Güçlü kişilerin yumuşak karınları bazen en yakınlarında olmaz mı zaten? Devletin en tepesinde olan bir adamın ailesiyle nasıl yabancılaştığını, politik kararlarının kişisel hayatını nasıl etkilediğini izlerken, bu ilişkinin sadece dramatik bir detay olmadığını söyleyebilirim. Aslında karakter çok tanıdık.
George’un eşi, eski First Lady’i, Daniel Day Lewis ve Wiona Ryder’ın da oynadığı Cadı Kazanı filminden tanıdığımız Joan Allen canlandırıyor. Eski First Lady Sheila Mullen, sadece bir eş değil, hırslı bir eş ve aynı zamanda hırslı yargıç, güçlü bir kadın.
Yalnız tam bu noktada elbette dizinin bir kısmı “ben bir Netflix yapımıyım” diye bağırıyor. Zira entrikasız bir dizi Netflix dizisi değildir! Bunu tam da Sheila’nın eşini koruma isteği ile soruşturma sürecinde tek güveneceği ve aslında George’un eski metresi olan Valerie Whitesell’i yeniden Beyaz Saray sorumlusu olmasına ikna etme çabasından anlıyoruz.
George’un karşıt partisinden bir Kongre üyesi olan mağdur kızı Alex’i ise Lizzy Caplan canlandırıyor. Kubrick’in Full Metal Jacket filminden tanıdığımız Matthew Modine kaypak meclis başkanı rolünde. Alex aslında meclis başkanını kendine baba figürü olarak görüyor ancak işler sonradan değişiyor.
“Biz Amerikalıyız” klişesi popüler politik dizilerde bakidir!
Dizinin ilk sahnelerinden birinde, eski bir ABD Başkanı saldırı sonrası Manhattan’daki ölümcül metro kazasının yaşandığı yeri ziyaret ederken, bir protestocu krize neden olan aktörler hakkında bağırmaya başlar. Karmaşaya neden olur. Barikatlar yıkılır. Kaos, dehşet verici bir olayın ardından halkı yatıştırmak için çağrılan saygın bir lider olan George Mullen’ı da dehşete düşürüyor. George “Neyin var senin?” diye bağıran protestocuyu azarlıyor ve o klişe konuşmasına başlıyor:
“Birbirimize bağırmaya devam edersek neyi başaracağız? Biz Amerikalıyız!… Korkuyorsun. Saçma sapan bir komplo saçmalığı yüzünden heyecanlanırsan bunun seni korkutmayacağını mı sanıyorsun? Hayır. Ne bir Amerikalı ne de bir vatansever gibi davranıyorsunuz.”
Dizinin Netflix yapımı olduğunu buram buram hissettiren bu sahneye olduğu gibi yaklaşmak biraz naif kalır. Zira böylesi büyük bir saldırının sadece ABD’nin başına gelecek olması, siyasi aktörlerin halka karşı tavrının değişmesi, temel hak ve özgürlüklerle olan mesafe hepsini bir sahnede okumak mümkün. -ki bunu ifade özgürlüğünden, insan hakları ihlallerine, farklı radikal gruplara kadar dizide görüyoruz-
Geleceğe dair bir işaret olabilir mi?
Dizide, en büyük manipülasyon araçlarından biri olarak Proust adlı bir siber saldırı aracı kullanılıyor. Bu araç CIA tarafından çok gizli tutulan bir araç olmasına rağmen George’un üzerinde kullanılma olasılığının üzerinde duruyor. Fransız yazar Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde eserinde, geçmişin nasıl hatırlandığı ve belleğin nasıl şekillendiği üzerine derin felsefi tartışmalar bulunur. Belki de Proust da bir edebiyatçıdan esinlenerek hazırlandı? Kim bilir?
Teknolojinin yalnızca verileri değil, hafızaları da hackleyebileceği bir dünyaya sahiden gidiyor olabilir miyiz? Ya da geçmiş değiştirilebilir, gerçeklik algısı da manipüle edilebilir mi? Kulvarları farklı olsa da Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın yanına Sıfır Gün’ü de eklesek fena olmaz sanırım. Belki de fantastik dünyaların içerisinde gezinmeyi çok sevdiğimden bu sorular da kaçınılmaz olarak zihnimde dolanıyor. Çok mümkün.
Büyük teknoloji devleri ve yeni güç dengeleri
Dizinin odak noktalarından biri de siyasi liderlerden daha güçlü hale gelen teknoloji devleri, gelecekte devletlerin yerini alabilme ihtimali. Bir zamanlar yalnızca devletlerin sahip olduğu güç, artık özel şirketlerin elinde. Küresel iletişim ağlarını, finansal sistemleri ve hatta bireylerin psikolojisini kontrol edebilen dev isimler, yarının süper güçleri olabilir mi? Olacak mı?
Siyasi hiciv dizileri genellikle absürt karakterleri, entrikacı politikacıları ve kaotik güç dengelerini ekrana taşıyor. Sıfır Gün’de de ucundan bu unsurlara rastlasak da beklenileni tamamen içerisinde barındırmamış olması dikkat çekiyor. Dizi kaosun bilinçli bir şekilde yönetilip yönetilemeyeceğini sorguluyor. Geleneksel siyasi figürlerin yerini, kuralların ötesine geçen, popülist figürlerin ve teknoloji devlerinin aldığı bir dönemde, bu güçlerin nasıl yönlendirildiğini anlamaya çalışıyor.
Bir zamanlar siyasi sahnenin arka planında kalan teknoloji ve sosyal medya patronları, artık gerçek dünyada olduğu gibi dizide de başrol oyuncuları haline geliyor. Dizide kaosu dizginlemeye çalışan profesyonel politikacılar bir yana, gerçek dünyada bazı figürler, kaosun bizzat kendisinden besleniyor.
Bir yanda Donald Trump gibi öngörülemez bir ABD Başkanı, diğer yanda Elon Musk gibi binbir surat bir teknoloji patronu, siyasetin yeni oyuncuları olarak sahneye çıkıyor. İkisi de alışılmış kuralların dışına çıkıyor. Karar alma süreçlerini yeniden şekillendirmeye çalışıyor.
Sıfır Gün muhtemelen son ABD seçimlerinden çok önce yazılmış bir senaryo ancak dizideki atıflar akıllara iktidarı elde eden bir ABD başkanının teknoloji patronları ile menfaatleri çatışırsa ne olur? Sorusunu gündeme getiriyor. Dizi de adeta bu soruya cevap verme derdinde.
Bu dizi de diğer diziler gibi bir kurgu, ama izledikten sonra şu soruları sormanın çok da absürt olmayacağı kanaatindeyim:
Güç, artık yalnızca hükümetlerin mi, yoksa teknoloji devlerinin mi elinde? Siber savaşlar, konvansiyonel savaşların yerini alabilir mi? Gerçeklik, manipüle edilebilir bir kavram haline gelebilir mi?
Sıfır Gün, yalnızca bir gerilim dizisi olarak değerlendirmek zor, zira bugünün dünyasını anlamak için önemli bir yeri var -klişelerine rağmen-. Her şeyin hacklenebildiği bir çağda, belki de en korunmasız olan şey artık gerçekliğin kendisi. Peki, biz ne kadar korunuyoruz?






Bir Cevap Yazın