Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA), Türkiye Diri Fay Haritası’nı* gelişmiş uydu teknolojileri, insansız hava araçları (İHA) ve paleosismolojik hendek kazılarıyla güncelledi. 6 Şubat Kahramanmaraş ve 2020 Elazığ depremlerinin yüzeyde bıraktığı yüzlerce kilometrelik kırıkların da işlendiği yeni çalışma, tamamen dijital ortama aktarılarak kamuoyunun erişimine açıldı. Haritaya konu olan diri faylar; tarihsel dönemlerde deprem üretmiş ve sahip olduğu tekrarlanma aralığına bağlı olarak gelecekte de deprem oluşturma potansiyeli taşıyan hareketli yer kabuğu hatlarını ifade ediyor.
200 metreye varan konum sapmaları giderildi
Yeni çalışmanın en kritik kazanımlarından biri, eski paftalardaki koordinat farkından kaynaklanan çizim hatalarının temizlenmesi oldu. Geçmişte fay hatlarının yeryüzündeki yerinde 150 ila 200 metreye varan kaymalar bulunuyordu. Binlerce paftanın taranarak modern dijital koordinat sistemine aktarılmasıyla bu sapmalar giderildi; fayların yerleşim alanları, köprüler, barajlar ve boru hatlarıyla olan gerçek konumu netleştirildi.
Haritaya 77 yeni fay eklendi
Marmara Denizi’nden Doğu Anadolu’ya, Ege’den İç Anadolu’ya kadar geniş bir alanda yürütülen saha araştırmalarında, daha önce haritalarda yer almayan 77 yeni fay parçası ilk kez tanımlanıp adlandırıldı. Ayrıca Kahramanmaraş ve Elazığ depremleriyle yer yüzeyinde oluşan yüzlerce kilometrelik yeni kırıklar da haritaya doğrudan işlendi.

Türkiye’nin deprem istatistiği: 13,5 ayda bir büyük deprem
Raporda paylaşılan 1900–2025 dönemi aletsel verilerine göre Türkiye’de 6,0 ve üzeri büyüklükte 111 deprem yaşanıyor. Bu veriler, ülkemizde ortalama 13,5 ayda bir 6,0 ve üzeri büyüklükte, yaklaşık 34 ayda bir ise yüzey kırığı oluşturan yıkıcı bir depremin meydana geldiğini gösteriyor. Haritada ayrıca 5,5 ve üzeri deprem üretme potansiyeline sahip tüm kaynak fayların üretebileceği en büyük deprem büyüklükleri ve beklenen yer değiştirme miktarları tek tek hesaplanıyor.
Yenilenen haritayı değerlendiren Jeoloji Yüksek Mühendisi ve Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Okan Tüysüz, bu çalışmanın tek başına imar planlarına işlenmek için yeterli olmadığını vurgulayarak asıl ihtiyacın bağlayıcı bir Fay Yasası olduğunu belirtiyor.
“1996’daki ilk haritada 326 diri fay varken, 2013 basımında bu sayı 485’e, son yayımlanan çalışmada ise 700’e ulaştı”
Türkiye’de diri fay haritalama süreci nasıl başladı? Haritalamalar belli bir olaydan ya da ihtiyaçtan mı doğdu?
Eskiden enstitü olan Maden Tetkik ve Arama, bugünkü adıyla Genel Müdürlük, 1935 yılında kuruldu. 1935’ten günümüze kadar her sene en az altı ay MTA personeli araziye çıkar ve jeoloji haritaları üretir. Bu süreç kesintisiz biçimde 90 yılı aşkın süredir devam ediyor. MTA zaten Türkiye’nin jeolojik haritalarını çıkarmakla görevli resmi kurumdur. Tabii bu çalışmaların maden arama, endüstriyel hammadde tespiti, kayaların insan sağlığına etkilerini inceleyen tıbbi jeoloji ve jeofizik araştırmaları gibi birçok temel amacı bulunur.
Bu alanlardan biri de diri fayların haritalanmasıdır. Diri fay haritalama çalışmaları 1970’li yıllarda ivme kazandı. 1939 Erzincan depreminin ardından rahmetli İhsan Ketin hocamız başta olmak üzere birkaç bilim insanının kişisel çabası ve merakıyla başlayan bu araştırmalar, 1970’lerden itibaren MTA’nın konuyu kurumsal olarak sahiplenmesiyle sistemli hale geldi. Kısacası bu gelenek 1935’te başladı ve bugün de arazide çalışan çok sayıda ekiple aralıksız sürüyor.
Elbette bu çalışmalar yalnızca MTA ile sınırlı değildir. MTA sürecin koordinasyonunu yürüten resmi merkezdir ancak üniversiteler ve kamu kurumları da sahada aktif rol alır. Örneğin Devlet Su İşleri baraj inşa edeceği zaman yapıyı fay üzerine oturtmamak adına diri fay araştırması yapar. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da yerleşim alanlarını planlarken diri fay verilerine ihtiyaç duyar. Üniversite hocaları ise yaptıkları çalışmaları akademik yayınlara dönüştürür. MTA bu yayınları ve Türkiye’de kimin ne çalıştığını yakından takip eder. Gerekli kontrolleri yapıp veriler kurum standartlarına uygunsa bu fayları haritaya dahil eder. Böylece MTA, üniversiteler ve ilgili kurumların ürettiği tüm veriler MTA bünyesinde toplanır, denetlenir ve ortak bir diri fay haritasına dönüştürülür.
Bu sistematik haritalamanın temeli 1970’lerin ikinci yarısında atıldı. Fuat Şaroğlu ve Esen Arpat hocalarımız bu sürecin öncülüğünü üstlendi. Özellikle 1971 Bingöl depreminin ardından Doğu Anadolu Fayı’nı ortaya koydular ve depremin bu faydan kaynaklandığını tespit ettiler. Kuzey Anadolu Fayı’nı ise zaten 1939 depremi sonrasında İhsan Ketin çalışmıştı. Bu öncü araştırmalar 1986 yılına kadar sürdü ve toplanan veriler 1996 yılında Türkiye’nin ilk resmi diri fay haritası olarak yayımlandı. Bu harita aynı zamanda deprem bölgeleri haritasına da temel altlık oluşturdu.
Sonraki süreçte çalışmalar hız kesmedi. 2011-2013 döneminde Ömer Emre ve Tamer Duman liderliğindeki geniş bir MTA ekibi haritayı güncelledi. Zamanla o araştırmacılar emekli olurken kendi yetiştirdikleri genç meslektaşlarımız bayrağı devraldı ve 2026 yılı başında yeni diri fay haritasını yayımladılar. 1996’daki ilk haritada 326 diri fay parçası varken, 2013 basımında bu sayı 485’e, son yayımlanan çalışmada ise 700’e ulaştı.
Bu son güncellemeyle birlikte çalışma yönteminde köklü bir değişikliğe gidildi: Artık geleneksel basılı harita dönemi kapandı ve tamamen dinamik, çevrimiçi bir sisteme geçildi. Örneğin bağımsız bir araştırmacı sahada yeni bir fay tespit ettiğinde haritaya işlenmesi için MTA’ya başvuracak. MTA bünyesinde kurulan bilim kurulu başvuruyu inceleyecek, gerekirse araziye gidip yerinde kontrol yapacak. Eğer veri MTA’nın harita standartlarını karşılıyorsa sisteme dahil edilecek. Bu nedenle son yayımlanan çalışma basılı son haritadır; bundan sonraki tüm güncellemeler bilim kurulunun onayından geçerek doğrudan çevrimiçi sistem üzerinden paylaşılacak.
“Nerede ne kadar stres biriktiğini uydudan milimetrik olarak izliyoruz”
Uydu verileri, dronlar ve hava fotoğrafları fay haritalamasında nasıl kullanılıyor?
Uzaktan algılama bizim çok sık başvurduğumuz bir yöntem. Bunlardan ilki, uydudan yapılan ölçümleri kapsayan uydu jeodezisidir. Burada özellikle GPS ölçümleri öne çıkar. Jeodezi ve harita mühendisliği alanında çalışan meslektaşlarımız belirli ölçüm kampanyaları kapsamında fay hatları üzerinde düzenli GPS takipleri yürütürler. Araziye çıkıp sabit noktalar belirler, bu noktaları ölçerler. Altı ay sonra tekrar, bir altı ay sonra yeniden ölçüm alarak bu süreci yıllarca sürdürürler. Bu sayede iki nokta arasındaki mesafeyi milimetre hassasiyetinde belirlemek mümkün hale geldi. Uydu teknolojisi gelişmeden önce böylesi hassas bir ölçüm yapmak imkânsızdı.
Bu teknoloji sayesinde hangi bloğun nereye doğru hareket ettiğini, hangi bloğun kendi içinde kilitli kaldığını, hangisinin diğerine göre bağıl hareket ettiğini net biçimde ortaya koyabiliyoruz. Bu veriler bize fayların kayma hızını gösterir. Fayın kayma hızı da deprem tekrarlanma aralığını belirleyen temel parametrelerden biridir. Kısacası bir noktada stres mi birikiyor, bu gerilim ne boyutta ve fay blokları hangi hızla yer değiştiriyor gibi soruların yanıtını uydu jeodezisiyle veriyoruz.
İkincisi ise yüzeyden ve alçak irtifadan yapılan ölçümlerdir. Örneğin diri fay haritalarının hazırlanmasında dronlar ve insansız hava araçları yoğun biçimde kullanıldı. Bu araçlar arazinin morfolojik özelliklerini yakalamayı sağlar. Bir fayın bir tarafı çöktüğünde oluşan çizgisel kot farkını 1/1.000 gibi detay ölçeklerde rahatlıkla haritalandırabilirsiniz. Eğer bu hat üzerinde hendek açıp paleosismolojik çalışmalar da yaparsanız fayın varlığını kesinleştirmiş olursunuz. Zaten fay haritalamasında en kritik dayanaklardan biri jeomorfolojidir. Jeomorfolojik incelemeler bize dere yataklarının nerede ötelendiğini, fay atımının yönünü, hangi bloğun çöküp hangi bloğun yükseldiğini doğrudan gösterir.
Bu nedenle uydu ve drone verilerinin yanı sıra arşiv kayıtlarından da yararlanırız. Örneğin diri fay haritalarını çıkarırken 1940’lı yıllardan kalma tarihi hava fotoğraflarını mutlaka inceleriz. Çünkü o fotoğraflar, henüz yapılaşmanın ve nüfus baskısının araziyi tahrip etmediği dönemdeki doğal morfolojik izleri ve fay çizgilerini çok daha yalın bir biçimde görmemizi sağlar.
“Bir yerde diri fay bulunması, bir insan ömrü içerisinde orada mutlaka deprem yaşanacağı anlamına gelmez”
Peki, güncellenen bu yeni harita Türkiye’nin deprem geleceği hakkında bize ne söylüyor?
Diri fay haritası tek başına fazla bir şey söylemez. Bir fayın bir bölgeden ya da doğrudan binanızın altından geçiyor olması, orada hemen bir deprem yaşanacağı anlamına gelmez. Bir fayın deprem üretebilmesi için son depremin üzerinden o faya özgü tekrarlanma periyodu kadar bir sürenin geçmiş olması gerekir. Diyelim ki 1800 yılında bir deprem oldu ve bu fayın tekrarlanma aralığı 200 yıl. 1800’e 200 eklediğinizde, 2000 yılından itibaren bu fay üzerinde artık bir deprem beklenir. Ancak bu kesin bir takvim değildir, bunu hiçbirimiz gün ve saat olarak bilemeyiz.
Faylar üzerinde araştırma yaptığımızda örneğin 200, 300 ve 400 yıl önce depremler meydana geldiğini belirleriz. Bu süreleri toplayıp üçe böldüğümüzde ortalama her 300 yılda bir deprem olur deriz. Fakat bu 300 yıllık ortalama, 200 yıllık bir periyot için 100 yıllık bir sapma demektir. Benzer şekilde 400 yıllık bir döngüde de yine 100 yıllık bir hata payı bulunur. Dolayısıyla bir fayın yeterince araştırılması, tarihsel kayıtlarla ve fay üzerinde yapılan paleosismolojik hendek kazılarıyla bu verilerin mutlaka denetlenmesi gerekir. Ancak bu verilere ulaştığımız zaman orada somut bir tehlikeden söz edebiliriz.
Bir yerde diri fay bulunması, bir insan ömrü içerisinde orada mutlaka deprem yaşanacağı anlamına gelmez. Ortada sadece bir olasılık vardır ve bu olasılığı bilimsel temele oturtmak için veri gerekir. Veriler tam olduğunda ancak sağlıklı bir olasılık hesabı yapılabilir. Tüm bunlara rağmen hiçbir yer için “Burada kesinlikle yüzde 100 deprem olacak” diyemeyiz, doğa bilimlerinde böyle bir kesinlik yoktur.
Örneğin Kuzey Anadolu Fayı’nın Bingöl Yedisu segmentini ele alalım. Son büyük deprem yanılmıyorsam 1784 yılında gerçekleşti. Aradan epeyce bir zaman geçti ve bu segmentin tekrarlanma aralığı yaklaşık 250 yıl. Yani 250 yıllık süreyi doldurmuş ya da doldurmak üzere olan bir faydan bahsediyoruz. Buna rağmen burada kesinlikle deprem olacak diyemeyiz. Deprem olasılığı oldukça yüksektir fakat doğanın her zaman kusursuz bir düzenle hareket etmediğini ve yaptığımız yaş tayinlerindeki hata paylarını göz önünde bulundurursak, konuşabileceğimiz tek şey yüksek olasılıktır. Hiçbir fay için kesinlikten söz edilemez.
“Amaç; tampon bölge ve diri fay belirlemede dünya çapında hangi standartlar kullanılıyorsa ülkemizde de onların kullanılması”
Yeni diri fay haritası pratikte nasıl bir değişiklik yaratacak; özellikle deprem bölgelerinde yeniden inşa süreçlerinde ve şehir planlamasında bu veriler nasıl kullanılmalı?
Yeni diri fay haritası, daha önceki haritalar gibi iki türlü kullanılıyor. Bunlardan birincisi, haritanın üzerine deprem verilerinin işlenmesidir. Bu haritanın kendisinde deprem verisi bulunmaz, sadece Yüzey kırığı yaratmış depremlerin izleri ve büyüklüğü gibi temel bilgiler yer alır. Biz kataloglardan bulabildiğimiz 1900 öncesi tarihsel ve 1900 sonrası aletsel bütün depremleri bu haritanın üzerine aktarıyoruz. Ardından haritayı bölgelere ayırarak ve olasılık hesapları yaparak diyoruz ki: “Şu bölgede geçmişte şu sıklıkta ve şu büyüklükte depremler oldu, gelecekte de yüzde 10 ihtimalle 7 veya yüzde 20 ihtimalle 6 büyüklüğünde bir deprem olasılığı var.” İşte bu çalışma deprem tehlike haritasını oluşturuyor. Kısacası diri fay haritasının üzerine deprem verisi eklendiğinde ortaya deprem tehlike haritası çıkar.
Deprem tehlike haritası bize 50, 100 ya da 400 yıl gibi dilimler halinde, beklenen zaman aralığında ne kadarlık bir sarsıntı olasılığı bulunduğunu gösterir. Bir başka deyişle gelecekte inşa edeceğiniz binanın hangi şiddette sarsılacağını söyler. Bunu nerede kullanıyoruz? Bina Deprem Yönetmeliklerinde kullanıyoruz. Bir yapıyı inşa ederken belli yönetmeliklere uymak zorundayız. O yönetmelik de tehlikenin büyüklüğüne bağlı olarak binanın dayanımını artırır ve optimize eder, çünkü her yapıyı belirli bir dengede inşa etmek durumundasınız. Bu nedenle olası deprem büyüklüklerini hesaplayan bir harita hazırlanır ve yapılaşmada bu kurallara uyulması zorunlu tutulur. Bu da deprem tehlike haritası ve Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’dir.
İkincisi, faylar kırıldığında güçlü bir sarsıntı üretir ve yıkımın temel nedeni bu sarsıntıdır. Ancak biz diri fayların üzerine doğrudan yerleşim planlamak da istemiyoruz. Çünkü belirli bir büyüklüğü aşan depremlerde fay yüzeye çıkar ve üzerindeki yapıyı ikiye ayırarak yıkar, binanın bir tarafını sağa, diğer tarafını sola kaydırır. Bu yüzden imar planları yapılırken diri fay hatları etrafında tampon bölgeler bırakılır. Bu tamponun genişliği apayrı bir mühendislik çalışmasıdır: Fayın iki yanından yirmişer metre ya da bir tarafından elli, diğer tarafından yirmi metre çekme mesafesi tanımlanır. Diri fay haritaları bu aşamada doğrudan altlık olarak kullanılmaz, çünkü ölçekleri bu hassasiyet için yeterli değildir. Zaten diri fay haritalarının kenarında “İmar planlamalarında kullanılmaz” uyarısı bulunur. Ancak bu haritalar yol göstericidir. Örneğin bir ilin binalarının altından fay geçiyorsa “Burada bir hat var, yerleşim planı yaparken bunu detaylı araştır” mesajını verir.
Yapılması gereken, 1/1.000 veya 1/5.000 ölçekli imar planlarında fayın yerini net olarak tanımlamaktır. Çünkü ulusal diri fay haritası 1/25.000 ölçeklidir. Bu ölçekte harita üzerindeki 1 milimetre, arazide 25 metreye karşılık gelir. Çizen kişi çizgiyi 1 milimetre sağa kaydırsa fay bambaşka bir noktaya taşınmış olur. Dolayısıyla yerel ölçekte fayın yerinin belirli standartlarla belirlenmesi ve imar planına öyle işlenmesi gerekir. Bu alanda yetkili kurum Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığıdır, fakat sürecin nasıl yürütüleceğine dair net bir yönetmelik bulunmuyor. Bir uzman gidip “Her iki tarafa da yirmişer metre tampon bölge koyun” derken, bir başkası “Yirmi metre fazla, onar metre yeter” diyebiliyor. Bir diğeri ise “Burada fay falan yok, nereden çıkardınız?” diyerek hattı yok sayabiliyor. Standart bir yöntem olmadığı için biz yıllardır bir Fay Yasası çıkarılsın diye çaba gösteriyoruz ama kimse sesimizi duymuyor.
Amaç; tampon bölge ve diri fay belirlemede dünya çapında hangi standartlar kullanılıyorsa ülkemizde de onların kullanılması. Bunun gayreti içerisindeyiz. Ama her işte olduğu gibi bunda da başarısız olduğumuzu açık ve net olarak dile getirelim. Diri fay haritasının önceki versiyonunda 24 il merkezinin doğrudan fay hatları üzerinde kurulu olduğu görülüyordu. Jeoloji Mühendisleri Odası olarak bu illere resmi yazılar gönderdik. Fayın binaların altından geçtiğini, yerinin tam olarak belirlenip imar planlarına işlenmesi gerektiğini belirttik. Buna rağmen imar planlarında fayın yeri yok, yani o alanlara istediğiniz gibi yerleşiyorsunuz. Yeni yapılan çalışmalarda fay araştırılıyor, imar planlarına işleniyor fakat belli bir standarda göre araştırılmıyor.
“Yoksulluğu azaltma çabaları, aynı zamanda afet riskini azaltma çabalarıdır”
Depreme dirençli olmak kadar heyelana, sele ve yangına karşı dirençli olmak da önemli. Bu liste uzatılabilir; tıbbi, meteorolojik ya da jeolojik gibi yüzlerce afet türü var. Neticede durum bundan ibaret. Şimdi bütün bunlarda şöyle düşünelim, deprem açısından konuşalım. Tehlikenin ya da riskin tanımına girecek olursak üç tane çember çizin. Bu çemberlerden biri tehlike çemberidir. Diyelim ki 5 cm çapında bir çember olsun. Bu çember deprem için küçültülemez, büyütülemez, yeri değişmez bir çemberdir. Çünkü depremin olacağı yer bellidir, büyüklüğü bellidir. Bunu değiştirmeniz, azaltmanız, çoğaltmanız mümkün olmaz.
İkinci bir çember çizelim, bu da risk unsuru çemberi olsun. Mesela nüfus, konutlar, yaşam, insanın kendisi… Bunu İstanbul için ele alalım: İstanbul’da 16 milyon ya da 20 milyon nüfus, 1 milyon 300 bin bina var. Bunlar risk unsuru: şu kadar ekonomik varlık, fabrika, araba, insan… Siz bu çemberi tehlikenin üstüne doğru götürürseniz etkilenmesi kuvvetle muhtemel olur. Deprem beklenen bir yerde nüfusu artırdığınız zaman deprem olduğunda o nüfusun etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır. Alaska’da deprem oluyor, kimseye bir şey olmuyor. Panama’da 7.7 büyüklüğünde deprem oldu, hiç can kaybı yok. Çünkü nüfus çok az. Bu yüzden depremden etkilenme durumu, risk gerçekleşmiyor. Dolayısıyla tehlikenin olduğu yere risk unsurunu mümkün olduğunca yaklaştırmamak, tehlike çemberinin üzerine risk unsuru çemberini oturtmamak gerekiyor.
Bir çember daha var, bu da kırılganlık ya da hasar görebilirlik çemberi. Deprem açısından Şili 1960’ta dünyanın en büyük depremini yaşadı. Ondan sonra yönetmelikler çıkardılar, yapıları dayanıklı hale getirdiler ve kuralları çok katı uyguladılar. Orada kaçak yapı diye bir durum söz konusu olmadı. Deprem olduğu zaman kırılganlık bulunmadığı için olay afete dönüşmüyor. Bu üç çemberi düşünelim: Tehlikeyi değiştiremiyorsunuz. Risk unsurunu tehlikenin üstüne götürebiliyor ya da tehlikeden uzaklaştırabiliyorsunuz. Kırılganlığı da azaltıp çoğaltabiliyorsunuz, o çemberi küçültüp büyütebiliyorsunuz. Yapılarınızı ve toplumunuzu ne kadar depreme hazır hale getirmişseniz o çember o kadar küçülüyor. Bu üç çemberin arakesiti bir araya geldiği zaman afet ortaya çıkıyor. Eğer bir afetten etkilenmek istemiyorsanız tehlikeyi küçülteceksiniz. Bir kimyasal afet veya bir sağlık afeti için tehlikeyi küçültebilirsiniz ama deprem ya da sel için bu tehlikeyi küçültemezsiniz. O zaman yapacağınız iş, risk unsurunu uzaklaştırmak ve kırılganlığı azaltmak olacaktır.
86 milyon nüfusu olan Türkiye’de neyi nereye götüreceksiniz? Ama örnek bellidir: İstanbul’un en çok sarsılacak yeri Marmara’ya bakan kıyılarıdır ve nüfusun en yoğun olduğu yer de orasıdır. Kimse burada nüfusu azaltalım demiyor, aksine artırıyoruz. Kanal yapıyoruz, en çok sarsılacak yere bir milyon, iki milyon daha nüfus getiriyoruz. Kırılganlık, hasar görebilirlik çemberi de binaların depreme dayanıklılığı, toplumun depreme hazırlığı ve eğitimidir. Bunlar ne kadar iyiyse çember o kadar küçülür. Bizdeki gibiyse çember tehlikenin tamamını kaplar. Bu üç çemberin arakesitine girdiğiniz zaman afeti yaşıyorsunuz ve doğa kaynaklı bir olay, felaket haline geliyor.
O zaman yapılacak iş belli: Risk unsurunu uzaklaştırmak. Nüfusu azaltmak, risk altındaki yerlerdeki nüfusu başka yere taşınmaya teşvik etmek ve hasar görebilirliği azaltmak. Bunun için de sosyoekonomik dirençlilik lazım, bu da para gerektiriyor.
Para olmadan insanların depreme ya da afete hazırlanması mümkün değil. Şöyle bir tanım vardır: Yoksulluğu azaltma çabaları, aynı zamanda afet riskini azaltma çabalarıdır. Yoksulluğu azaltırsanız afete dirençli hale gelirsiniz. Yoksulluktan kastım büyük ölçüde para ama kültürel yoksulluk ve bilgi yoksulluğu da aynı kapıya çıkıyor. Dolayısıyla bir toplumu dirençli hale getirmek için maddi olarak güçlendireceksiniz, eğitimini ve kültürünü artıracaksınız. Bunları yapmadığınız müddetçe 6 Şubat da olur, arkasından 17 Ağustos da olur.
*Elmacı, H., Kürçer, A., Özalp, S., Altuntaş, G., Avcı, H.O., Aydoğan, H., Yüce, A.A., Öztürker, A.R., Karayazı, O., Bayrak, A., Özdemir, E., Çal, Ç., Güven, C., Yalvaç, O., 2026. Türkiye Diri Fay Haritası. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, Özel Yayın Serisi-60. ISBN: 978-625-8107-74-6. Ankara, Türkiye.





Bir yanıt yazın