Bodrum’da yaşadığımız dönemde, sitemizin önünde bir kaza olmuştu. İnsanlar hemen yaralılara yardım etmeye koştu. Ben olayı birkaç dakika sonra fark ettim. “Ambulans aranmıştır ama ne olur ne olmaz, bir sorayım” diye düşündüm. Aradığımda kimsenin henüz haber vermemiş olduğunu öğrendim.

Orada duranların hiçbiri kayıtsız değildi. Herkes bir şey yapıyordu. Yalnızca ambulansı arama işini herkes bir başkasının yaptığını sanmıştı.

Oyun teorisinde “volunteer’s dilemma”, yani “gönüllünün ikilemi” denen bir durum var. Ortak bir sorunun çözülmesi için bir kişinin harekete geçmesi yeterli; fakat o adımın bir maliyeti varsa herkes başkasının atmasını umuyor. O günse kimse bedelden kaçmıyordu; insanlar yaralılara yardım ediyordu. Ambulansı arama sorumluluğu kalabalığın içinde kaybolmuştu. Buna “seyirci etkisi” deniyor. 

Bir süredir, “Susma, sustukça sıra sana gelecek” sözü defalarca haklı çıkmışken neden hep aynı insanların elini taşın altına koyduğunu düşünüyorum. Bir haksızlık olduğunda gazetecilerin yazacağını, hukukçuların itiraz edeceğini, muhalefetin konuşacağını, sanatçıların tepki göstereceğini varsayıyoruz. Konuşuyorlar da; ama her zaman bizim beklediğimiz kadar yüksek sesle, bizim beklediğimiz kadar ısrarcı ya da net değil. Sonuçta onlar da bize bakıyor. Muhalefet bir meseleyi çoğu zaman ancak seçmeninin onu dert ettiğini gördüğünde gündemine taşıyor. Biz muhalefetin konuşmasını bekliyoruz, muhalefet bizim ses çıkarmamızı. 

Siyasete gelince, işin bir de bedeli var. Bu yazıyı yazarken, Deniz Göktaş’ın gözaltındaki görüntülerinin ardından ailesine dayanışma mesajı gönderen imam Yusuf Kılıç hakkında Diyanet’in soruşturma açtığını öğrendim. Kılıç’ın yaptığı, aileye “Bir imam olarak yanındayım Deniz kardeşim” demekti. Yalnızca yanında olmanın bile sonuçları varken, kabuğundan çıkma cesaretini henüz toplayamamış olan daha da içine kapanıyor. 

Oysa Gezi bize, ne yaparlarsa yapsınlar elimizden alamayacakları bir şey gösterdi: Kalabalığız.

Yine de sesimiz her zaman sayımız kadar gür çıkmıyor. Kalabalık, bazen tek tek susmanın bahanesine dönüşüyor. Bir kişi sustuğunda yalnızca kendi sesinin eksildiğini sanıyor. Çevresinde kimsenin konuşmadığını gören bir başkasıysa, ya kendisinin yanıldığını düşünüyor ya da konuşursa bedeli tek başına ödeyeceğinden korkuyor. İlk sessizlik, bir sonrakini doğuruyor. Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann buna suskunluk sarmalı diyor. Sonunda dışarıdan bakıldığında herkesin razı olduğu izlenimi çıkıyor.

Hepimiz zaman zaman bu kalabalığın parçası oluyoruz. Aynı şeyleri tekrar etmenin neyi değiştireceğini, insanın her gündeme yetişmesinin mümkün olup olmadığını tartıyoruz. Benim de “Zaten herkes yazıp paylaşıyor, benim ekleyeceğim ne var” deyip telefonu elimden bıraktığım oluyor. Ambulansı nasılsa başkası arar. İnsan gerçekten yoruluyor; bir yandan da kendi sessizliğine kullanışlı gerekçeler bulabiliyor. Ama her paylaşımın bir şeyi değiştirmesi gerekmiyor. Hiçbir işe yaramıyormuş gibi görünse de herkesin az çok ses çıkarması, toplumun itiraz refleksini canlı tutuyor. İtiraz etmek de kas gibi; kullanılmadıkça zayıflıyor.

Bu oyunda kimin ne kadar bedel ödeyeceğini de önceden bilmiyoruz. Bir imamın görevi onu soruşturmadan korumuyor. Geniş bir takipçi kitlesi de kimseye dokunulmazlık sağlamıyor. E hedef alınan insanların kendi haklarını tek başlarına savunmalarını beklemek de bir çözüm değil.

“Daha güvende olan konuşsun” cevabı da işe yaramıyor. Şu anda kim güvende nereden bilebiliriz ki? Üstelik böyle söylediğimizde yine bir başkasını işaret edip beklemeye başlıyoruz. Belki soruyu değiştirmek gerekiyor. Konuşan yalnız kalmasın diye biz ne yapıyoruz?

“Ailem Güvende” adıyla yürütülen operasyonları düşünürken bu soru aklımdan çıkmıyor. LGBTİ+ dernekleri ve hak savunucuları hedef alınıyor; operasyonun adında ise güvenlik vaadi var. Ailem güvende. Kimin ailesi? Kim, kime karşı korunuyor?

LGBTİ+’lar da ailelerin içinde tabii. Ama bunu söylemek bile insanı tuhaf bir savunmaya zorluyor. Birinin gözaltına alınmasına, varoluşunun tehdit gibi gösterilmesine itiraz etmek için onun birilerinin çocuğu ya da kardeşi olduğunu hatırlatmamız gerekmemeli. Ailesiyle bağı olmayan, ailesi tarafından reddedilen biri de güvende olmayı hak ediyor. “Ailem” sözcüğünün sınırı böyle çizildiğinde, dışarıda bırakılanların güvenliği kimin sorumluluğunda? 

Geçen gün Zeki Müren, New York’taki Times Square’de gökkuşağı renkleriyle çevrelenmiş bir ilanda belirdi. Yanında “We Will Always Be Here”, yani “Biz hep burada olacağız” yazıyordu. 19 Mart Platformu bu ilanı “Ailem Güvende” operasyonlarına karşı hazırlamıştı.

Zeki Müren yıllarca bu ülkenin ailelerinin salonundaydı. Televizyonlarında, bayram gecelerinde, sofralarında, en sevdikleri şarkılarda… Şimdi aynı Zeki Müren, “aileyi koruma” adına yürütülen operasyonlara karşı dünyanın öbür ucundaki bir panodan “Biz hep burada olacağız” diyor. 

Bir pano operasyonları durdurmaz; ama olup biteni kimsenin görmediği, görenlerin de razı olduğu izlenimine itiraz ettiği kesin. Üstelik bu itiraz yalnızca Times Square’de ilan verenlerin omzunda kalmak zorunda değil. Hedef alınan derneklerin açıklamalarını okumak ve duyurmak, bir soruşturmanın peşini bırakmamak, konuşan biri hedef gösterildiğinde ortadan kaybolmamak da bu itirazın parçası.

Herkesin her gün, her konuda en önde durmasını bekleyemeyiz. Korkuyoruz, yoruluyoruz; hatta bazen yetişemiyoruz. Fakat birinin konuşmasını beklediğimiz kadar, konuştuğunda yanında kalmayı da düşünmeliyiz. Yoksa her seferinde aynı insanlar elini taşın altına koyacak, geri kalanımız da “Ne cesurlar” deyip hayatına dönecek.

Bugün ambulansı başkası arar diye beklersek, yarın o ambulans bize lazım olduğunda da kimse aramayacak. Hatta belki de kimse numarayı hatırlamayacak.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin