Merve Evren, biyoteknoloji alanındaki akademik birikimini bilimsel görselleştirme, medikal illüstrasyon ve sanatla buluşturan bir bilim insanı ve sanatçı. Biyoteknoloji alanında doktora yapan Evren 2015’te Visuluma Scientific Visualization isimli Türkiye’nin ilk bilimsel görselleştirme Ar-Ge şirketini kurdu. Bilim insanları, hekimler ve araştırma kurumları için yaklaşık üç bine yakın  bilimsel illüstrasyon ve görsel çalışma üretti. 2021’de The FEBS Journal’ın uluslararası kapak görseli yarışmasında, COVID-19 aşı geliştirme yaklaşımlarını anlattığı çalışmayla birincilik ödülüne layık görüldü; 2025’te ise bir illüstrasyonu Nature Biomedical Engineering dergisinin kapağında yer aldı. Bilimsel doğrulukla sanatsal yaratıcılığı bir araya getiren Evren 25 ağustosta 7Bilgeler’de açılan sergisi ile üretimlerini sürdürmeye devam ediyor.

Türkiye’de medikal illüstrasyon ve bilimsel görselleştirme alanının öncü isimlerinden biri olmak nasıl bir duygu? Henüz yerleşik olmayan bir alanın gerekliliğini anlatmak, kabul ettirmek ve aynı zamanda o alan için bir standart oluşturmaya çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Bugünden bakınca arkamda bir yol görüyorum ama yürümeye başladığımda önümde çizilmiş bir patika bile yoktu. Sadece çizmeyi bırakamayan bir çocuk vardı. Bırakamayan diyorum çünkü ortaokulda da lisede de derste resim yaptığım için başım çok derde girdi. Bana inanan, beni destekleyen öğretmenlerim de oldu, onları hep hatırlıyorum. Yine de okulda kendime bir yer bulmakta zorlanıyordum. Kendi derslerimden kaçıp güzel sanatlar lisesinin derslerine girdiğim, sonra güzel sanatlar fakültesinin koridorlarında dolaştığım zamanlar oldu. Orada olmak, hocalarla ve öğrencilerle konuşmak bana iyi geliyordu. Şimdi geriye bakınca o çocuğun ne aradığını daha iyi anlıyorum.

Biyoloji okurken de çizim hayatımdan hiç çıkmadı. Üniversitede bir yandan bitki ressamlığı eğitimi aldım. İlk bilimsel illüstrasyonumu 2005’te, yirmi yaşındayken, moleküler biyoloji hocamın bölüm yazdığı bir kitap için yaptım. Photoshop 7.0’ı kendi kendime, deneye yanıla öğrenmiştim. Ardından yüksek lisans, doktora ve her yıl biraz daha çoğalan çizimler geldi. Visuluma da bilimsel birikimimle çizme isteğimin sonunda aynı masaya oturabildiği yer oldu.

Henüz yerleşmemiş bir alanda çalışınca, yaptığınız şeyi anlatmak da işin bir parçası oluyor. Bilimsel bir çizim bilgi taşır. Bir cerrahi aşamayı çiziyorsanız hangi dokunun nerede durduğu, neyi öne çıkarıp neyi göstermediğiniz anlamı değiştirir. Göze çok güzel görünen bir resim yanlış bir ilişkiyi öğretiyorsa görevini yapmamıştır. Bu yüzden çizgiye gelene kadar harcanan emeği, araştırmayı, uzmanlarla yapılan konuşmaları da anlatmaya çalışıyorum. Mesleği anlatmanın en önemli kısmı da bu.

Çeşitli medikal uygulamalar; burun enjeksiyonu, cerrahi müdahale ve anatomik dokuların ayrıntılı kesitleriyle gösteriliyor.
Endoskopik sinüs cerrahi atlası, Merve Evren

Standart dediğimiz şey aslında doğru bilgi aktarımının sorumluluğunu, kimse fark etmeyecek olsa bile korumak. Bir konuyu bilsem de bilmesem de tekrar tekrar araştırıyorum, emin olamadığım yerde mutlaka bir uzmana soruyorum. Gerekirse çizime baştan dönüyorum.

Kendimi meslekte öncü olarak gördüğümü söyleyemem; belki de tutkulu olduğu alanlarda ne yapacağını bilmeyen gençlere fikir vermiş olabilirim. Beni asıl sevindiren, benden sonra bu alana ilgi duyanların ya herhangi bir multidisipliner yaratıcı alanda çalışmak isteyen gençlerin kendilerine bir yer görebilmesi. Bu yaz gençlere bilimsel illüstrasyonu anlattığım bir seminerde yanıtlayamadığım soruları sonradan sosyal medyamda tek tek yanıtladım. Aralarında bilimle çizimi nasıl bir arada sürdürebileceklerini merak edenler vardı. Onların sorularını okurken kendimi gördüm zira onların belki de binlerce meslek dalı içinde hiçbir yer yokmuş gibi, arayış hâllerini çok iyi biliyorum.

Bir bilimsel illüstrasyonunuzun Nature Biomedical Engineering kapağında yer alması sizin için ne ifade etti?

Tam 30 yaşımda Visuluma’yı kurduğum dönemde kırk yaşıma gelmeden Nature dergilerinden birine kapak hazırlama sözü vermiştim kendime. O yüzden bu kapağın bende çok kişisel bir karşılığı da var. Dışarıdan bakınca bir yayın başarısı gibi görünüyor ama benim aklıma yirmi yaşımda, kendi kendime öğrendiğim bir programla ilk bilimsel çizimimi yapmaya uğraştığım günler geliyor. O günlerde öğrendiklerimin ve sonra yaptığım bütün denemelerin bir gün böyle bir yere varması beni mutlu ediyor.

Tümör hücreleri ve biyomedikal nanoyapıların soyut, üç boyutlu bir kompozisyonu yer alıyor.
Nature Biomedical Engineering kapağında Merve Evren’e ait dijital illüstrasyon yer alıyor.

Eğer bu bir başarı ise, elbette bir günde olmadı. Yıllarca hocalarımın kitaplarına, kendi akademik çalışmalarıma, yerel dergilere, sonra uluslararası dergi ve kitaplara çizimler yapmaya başladım. Önce Nature dergilerinde çizimlerim yayımlandı, sonra bir makalenin basına tanıtımında görsellerim kullanıldı. Nature Biomedical Engineering kapağı bunların ardından geldi. Aradaki yıllarda bir araştırmayı gerçekten anlamayı, doğru soruyu sormayı, emek verdiğim bir görselden vazgeçip yeniden başlamayı öğrendim. En zoru da doğru bağlantılar kurabilmek, bilimde çok önemli noktalara ulaşmış çok disiplinli bu insanlara kendimi ispat etmekti. 

Kapağın üzerinde imzamı görmek elbette gurur verici. Benim için bir başka anlamı da yıllarca yan yana yürütmeye çalıştığım iki uğraşın, biyolojiyle çizimin, orada birbirini tamamlaması. İlgilerinin bir mesleğe nasıl dönüşeceğini kestiremeyen bir genç o kapağa bakıp kendisi için de bir ihtimal görürse buna ayrıca sevinirim. Ben o yaşlarda böyle örneklere çok ihtiyaç duymuştum.

Üst üste binen pulları taklit eden metal plakalarla tasarlanmış küçük bir robotun kıvrılarak hareket etmesi gösteriliyor.
Nature Communications kapağında Merve Evren’e ait dijital illüstrasyon yer alıyor.

Bugünlerde devam eden Bağ Bozumu isimli serginin hammadde üretim süreci çok ilgi çekici. Kendi formüle ettiğin şekilde organik malzemenin boyaya dönüşmesinden bize bahseder misin?

Bağ Bozumu’nda beni en çok düşündüren, üzümün hikâyesinin nerede bittiğiydi. Hepimiz başlangıçları ve süreçleri konuşmaya daha yatkınız ama ilişkiler dışında bitişlerden pek söz edilmez. Üzüm bağda olgunlaşıyor, toplanıyor, fermente olup coşkuya, sevdaya, sohbete dönüşüyor ve bu hikâye bizim için çoğu zaman orada bitiyor. Üretimden geriye kalan tortuya pek kimse bakmıyor. Ben bakmaya devam etmek istedim çünkü o tortunun içinde hâlâ renk vardı, renk demek bir resim yapmanın mümkün olması demek.

Sergideki mürekkeplerin hepsini Yedi Bilgeler’in şaraplarından ve üretim tortularından hazırladım. Bu süreçte 20 litre tortu ve 29 şişe şarap kullandım. Bir – bir buçuk şişe şaraptan ancak 30 ile 40 mililitre kadar mürekkep çıkıyor. Bu rakamları söylemeyi seviyorum çünkü kâğıtta gördüğümüz küçücük bir izin arkasında ne kadar malzeme ve ne kadar emek olduğunu bir anda gözünüzün önüne getiriyorlar.

Üretim, her örneğe aynen uyguladığım tek bir reçeteyle ilerlemedi. Her şarabın, her tortunun rengi, yoğunluğu, kâğıtta bıraktığı iz başkaydı. Küçük denemeler yaptım; akışkanlığı, çökelmeyi, kuruduktan sonra kalan tonu yan yana koyup karşılaştırdım. Süre, sıcaklık ve yoğunluk kadar kâğıdın yüzeyi de sonucu değiştiriyordu. Üzüme rengini veren antosiyaninler zaten çok hassas moleküller. Kavanozda gördüğüm renk, kâğıtta kuruyunca bambaşka bir karaktere bürünebiliyordu. Üstüne gelen her yeni katmanın alttaki izle nasıl konuştuğunu da takip etmek gerekiyordu.

Burada doktoradaki biyoteknoloji eğitiminin bana kazandırdığı gözlem alışkanlığı çok işime yaradı. Laboratuvarda küçük bir değişikliğin sonucu nasıl etkilediğini sabırla izlemeyi öğreniyorsunuz. Ama resim yaparken malzemenin her farklılığını düzeltmeye kalkmadım. Saydam kalan bir alanı, koyu bir birikintiyi, hiç beklemediğim bir tonu kompozisyonun içine aldım. Deney defterine hata diye yazacağım bazı şeyler, kâğıtta resmin en canlı yerlerine dönüştü. Malzemeyi tanıdıkça ona söz geçirmeye çalışmayı bırakıp onunla birlikte çalışmayı öğrendim.

Sonunda yedi üçleme içinde yirmi bir eser ortaya çıktı. Bağı, doğayı, insanı ve emeği, o bağlardan gelen renkle anlatmak benim için serginin en özel yanı. O rengin içinde toprak da var, bağda bütün bir yıl çalışan insanların alın teri de. Yani dönüşüm fikri aslında resimlerin konusundan önce, fırçamı içine batırdığım kavanozda başladı.

Bilim ve sanat arasında kurulan köprü çok değerli. Siz toplumu ve bireyi düşündüğünüzde sizin hayatınızda da var olan bu köprüyü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Köprü benzetmesini çok seviyorum ama kendi hayatıma bakınca iki ayrı kıyı göremiyorum. Bilim de sanat da bende aynı meraktan doğdu. Bir yaprağa baktığımda damarlarının bilimsel olarak neden öyle dizildiğini merak ediyorum, bir yandan da ışık değdikçe değişen yeşiline takılıp kalıyorum, bu sanatla ilgili. 

Bilimin bana öğrettiği ilk şeylerden biri, bu dünyada yalnız olmadığımızdı. Resimlerimde insan dışında, bolca canlı türü göreceksiniz. Hepsi, tıpkı benim gibi, aynı dört harfle yazılmış DNA kodları taşıyor. Bunu bildiğinizde doğayı dışarıdan seyredilen bir manzara gibi görmek zorlaşıyor ve içinizde bir akrabalık duygusu başlıyor.  Sanatla ise önce izleyici olarak tanıştım. Ailem beni küçük yaşlardan itibaren galerilere, müzelere, çocuk tiyatrolarına götürür, bir de hayallerimi sorardı. O salonlarda başkasının hikâyesine üzülmeyi, hiç tanımadığım birinin sevincine ortak olmayı öğrendim. Büyüdükçe aynı şeyi kitaplar ve şarkılar yaptı. İnsan okurken ya da dinlerken bir süreliğine başka birinin hayatına taşınıyor, oradan döndüğünde de içinde o insana ayrılmış küçük bir yer kalıyor.

Bu yüzden bir şeye gerçekten inanıyorum; bilimsel bir bakışla kendini eğitmiş, sanata duyarlı, okuyan, izleyen, dinleyen bir insan düşünün. Sanatçı olması gerekmiyor, hayatında tek bir resim yapmamış olabilir. Böyle birinin toplumsal meselelere duyarsız kalması bence mümkün değil.  Bir araştırma okula kahvaltı yapmadan giden çocukların sayısını söyleyebilir. O rakamı okur, üzülür, sonra günümüze devam ederiz. Ama bir romanda ya da bir filmde o çocuklardan birinin sabahını yaşamışsak aynı haberin önünden eskisi kadar kolay geçemeyiz.

Bilimin ya da sanatın tek başına kimseyi iyi bir insan yaptığını söylemiyorum. Ama ikisi birlikte insanda bir dikkat oluşturuyor ve toplumsal duyarlılık da bence önce bu gündelik dikkatle başlıyor. Benim için üretmek dünyayla ilişki kurmanın yolu. Resim, edebiyat, müzik… Toplumda canımı yakan bir şey olduğunda da sessiz kalmamak için elimdeki bu araçlara sarılıyorum.  Toplumu düşününce aklım okul sıralarına, sorduğu sorular müfredata sığmayan çocuklara gidiyor. Bir çocuğun müzeye gidebilmesi ya da merakını paylaşabileceği bir öğretmene denk gelmesi şansa kalmamalı. Ben şanslıydım. Bu imkânlar şans olmaktan çıkıp herkesin hakkı olduğunda duyarlı insanların da çoğalacağına inanıyorum. Merak etmeyi ve hissetmeyi öğrenmiş birini, yanı başındaki insanların, hatta bütün canlıların derdine kayıtsız bırakmak çok zor.

Röportajımıza özel hazırladığı görsel için Merve Evren’e teşekkür ederiz.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin