Türkiye’de iktidarın transların temel haklarına yönelik saldırıları gün geçtikçe artıyor ve translar kocaman bir “yasak” halinin içinde var olmaya çalışıyor. Transfobik politika ve uygulamaları; polis şiddeti, hormon haklarına yönelik saldırılar ve “düşman hukuku” izliyor.

Toplumsal sorunların günah keçisi haline getirilmek istenen trans topluluğu ise “yapacak bir şey yok” diyerek geri çekilmek yerine bu kuşatılmışlığa karşı yeni çözümler üretiyor.

Türkiye’de trans topluluğu kapatılan sokakları aşmayı, yasaklanan eylemleri gerçekleştirmeyi ve her şeye rağmen özgürce var olmayı “trans tahayyül” ile gerçekleştiriyor.

Bu kavramın aynı zamanda İstanbul Trans Onur Haftası’nın bu yıl ki teması olması da şaşırtıcı sayılmaz.

Tahayyül, imkansız gözükeni gerçekleştirebileceğimize dair bir umudu çağrıştırıyor. Translar, sadece trans karşıtı politikalarla değil, topyekun bu dünyayı değiştirmek için kendi doğdukları bedenin sınırlarından başlayarak her şeyi sorguluyor ve başka bir hayatı hayal ediyor. Bu hayal, sadece teorik bir düşünce değil; örgütlülüğe dair çok farklı tasarımları ve hayatın içinde “çatlaklar” açmayı içeren pratik bir çözüm stratejisi olarak uygulanıyor.

Translar, özellikle sokak yasakları bağlamında sokağı yeniden kazanmak için çeşitli yöntemler geliştiriyor.

Trans Farkındalık Haftası gibi etkinliklerle sokağa temas ediliyor ve örgütlü olmayan birçok genç lubunya ile bağ kuruluyor. Bayrak asmak, “kuşlama” yoluyla bildiri dağıtmak, katledilen transları anmak için lokma dağıtmak bunlardan yalnızca bazıları… Translar bu eylemlerin her birinde devletin koyduğu sınırları doğallıkla aşıyor. Metro gibi kamusal alanlarda gerçekleştirilen ajitasyon ve dert anlatma eylemleri, yasaklanmaya çalışılan öznelerin doğrudan toplumla buluşmasını sağlıyor.

Peki, bunu nasıl yapıyorlar? Transfobinin betonunda açtıkları çatlaklar gerçekten nefes aldırıyor mu? Bu soruları Trans Onur Haftası aktivistleri Yusuf ve Gökçe’ye sorduk; trans tahayyülü, tüm yasaklamalara ve varoluşu kriminalize etme çabalarına rağmen LGBTİ+’ların sokağı nasıl yeniden kazandığını anlattılar.

“Umutsuz görünse de bu dünyadaki her şey değişebilir”

“Devletin bize karşı uyguladığı politikalar gün geçtikçe daha da sertleşiyor. Ve aslında kocaman bir yasağın içinde politikamızı ve kendimizi var etmeye çalışıyoruz. Derdimiz sadece trans karşıtı politikalar değil. Aslında topyekun bu dünyayı değiştirmek istiyoruz. Tam böyle bir anda ‘hayal etmek ve dünyayı değiştirmeye dair bir şeyleri tasarlamak, düşünmek’ ne demek dediğimizde tahayyül aklımıza gelmişti. Çünkü böyle her şey çok umutsuz gözükse de biliyoruz yani gerçekten bu dünyadaki her şey değişebilir. Her şey sorgulanabilir.

“Özellikle translar ilk başta bunu zaten kendi doğdukları bedenin içinde yaparak yani kendilerine atanan sıfatların ve bedensel sınırların içinden başlayarak bunu yapıyor. Ve kendi için başka bir ses, başka bir cinsiyet, başka bir cinsellik doğrudan hayal ediyor. Ve bu yüzden de aslında örgütlülüğe dair de çok farklı hayallerimiz ve tasarımlarımız var. Ve imkansız gözükeni gerçekleştirebileceğimize dair bir umudu çağrıştırdı aslında bize tahayyül.”

“Toplum, AKP iktidarının anlattığı gibi bizden nefret etmiyor”

Bu yöntemlerin başarısına dair en somut örnek, toplumun geniş kesimlerinden alınan tepkiler. Trans Pride aktivisti Yusuf ve Gökçe, bu örneklerden bazılarını şu kelimelerle anlattı:

“Tema metninde de dediğimiz gibi translar bence dünyanın şekillendiricileri ve şekillendiricileriyiz. Toplum bizi sevmiyor, toplum bizi öldürmek istiyor’ gibi AKP ve onun tarafındaki bütün cenah bunları söylemesine rağmen, toplumun büyük bir kısmının AKP kadar, iktidar kadar, devlet kadar trans düşmanı olduğunu, bu kadar sağcı olduğunu düşünmüyorum. Bunu cezaevinde kaybettiğimiz trans erkek arkadaşımız Poyraz’ın ölümüyle beraber gördük. Kamusal alanda yasaklanmaya çalışılan öznelerin kendi dertlerini anlattıklarında insanlar dinlediğini ve alkışladığını gördük. Tabii ki transfobik bir sürü insan var ama biz bu toplumun bir parçasıyız. Gezide omuz omuza mücadele ettik. Sokaklarda kendimizi saklamadan yürüyoruz. Çalışıyoruz, garsonluk yapıyoruz, DJ’lik yapıyoruz, psikologluk yapıyoruz, hiç fark etmez. Ve biz bu toplumun bir parçasıyız. Ve toplumun her kesimi öyle ya da böyle bunu görüyor.”

Metroda yapılan ajitasyon eyleminde, iktidarın “marjinal azınlık” söyleminin aksine, translar halktan büyük bir alkış aldı. Bu durum, toplumun büyük bir kısmının devletin iddia ettiği kadar trans düşmanı olmadığını ve transların aslında toplumun bakkalı, garsonu veya psikoloğu olarak hayatın bir parçası olduğunu kanıtlıyor. Ayrıca bu eylemsellikler sonucunda Trans Onur Haftası’nın görünürlüğü arttı ve örgütlü olmayan öznelerle temas güçlendi. Sokaklarda olmanın genç LGBTİ+lara ulaşmak için de kıymetli olduğunu belirten Yusuf, sözlerine şu ifadelerle devam etti:

“Biz o eylemsellikleri yaptıktan sonra Trans Onur Haftasının görünürlüğü daha fazla arttı. Örgütte olmayan lubunyalarla temasımız yine aynı şekilde çok arttı. Bir sürü yeni genç lubunyalarla tanıştık Trans Farkındalık Haftası’yla. Sokak eylemlilikleri gerçekleştirdik birçok defa şehrin farklı yerlerinde. 20 Kasım’da yine nefret suçuna maruz kalan transları anma gününde İstanbul’un çeşitli yerlerinden eylemsellikler gerçekleştirdik. Bayrak sallandırdık, kuşlama yaptık. Katledilen arkadaşlarımızı anmak için lokma dağıttık. Böyle şeyler önemli bence, bir şeyler yaparsan karşılığını alırsın. Hayat gerçekten o devletin sınırlarına sığan bir şey değil.”

Görsel Betimleme: Soldaki fotoğraf; Gece vaktinde, beton bir üst geçidin veya köprünün korkuluklarına asılmış, aşağıya doğru sarkan dikey ve el yapımı büyük bir pankart görünmektedir. Köprünün beton yüzeyinde siyah sprey boyayla yazılmış grafitiler göze çarpmaktadır. Pankartın üzerinde büyük harflerle, elle yazılmış şu metin yer almaktadır:”POYRAZ’I AİLE YILINIZ ÖLDÜRDÜ BİZ TRANSLAR ECELİMİZLE ÖLMEK İSTİYORUZ”. Bu görsel, trans bireylere yönelik şiddete, nefret cinayetlerine ve toplumsal/ailevi baskılara dikkat çeken, hak arayışı ve protesto amacıyla hazırlanmış bir eylem pankartıdır. Sağdaki fotoğraf; Gece saatlerinde, önünde bir otopark veya araç yoğunluğu bulunan modern bir binanın dış cephesi görülmekte. Binanın üzerinde “Beyoğlu Belediyesi Çocuk Sanat Atölyeleri” yazısı yer alıyor. Sol tarafta ise kısmen “Cihangir Semt Konağı” yazısı seçilmektedir. Binanın üst katındaki korkuluklardan aşağıya doğru dikey bir bayrak sarkıtılmıştır. Sarkıtılan bayrak Transgender Onur bayrağıdır. Bayrak yukarıdan aşağıya (veya yatay bakıldığında dıştan içe) şu renk şeridinden oluşur: Açık Mavi, Pembe, Beyaz, Pembe, Açık Mavi.Bu renklerin trans spektrumundaki sembolik anlamları şunlardır: Açık Mavi: Geleneksel olarak erkek bebekler ile ilişkilendirilen bu renk, spektrumda trans erkekleri temsil eder.Açık Pembe: Geleneksel olarak kız bebekler ile ilişkilendirilen bu renk, spektrumda trans kadınları temsil eder. Beyaz: Geçiş sürecinde olanları, cinsiyetsiz (genderless) hissedenleri veya non-binary (belirli bir cinsiyet ikiliğine sığmayan) bireyleri sembolize eder. Bayrağın tasarım mantığı, hangi yönden asılırsa asılsın her zaman doğru ve simetrik görünmesi üzerine kuruludur; bu da trans bireylerin kendi yaşamlarında doğru ve doğru dürüst bir kimlik bulma arayışını simgeler.

Trans onur haftası aktivisti Gökçe, tüm baskılara rağmen çözümün adım adım sokağı örgütlemekten, bir araya gelmekten geçtiğini şu sözlerle aktardı:

“İster Trans Pride olsun ister LGBT+ Pride, bütün İstanbul’u artık kaç yüz bin tane polis ise, keşke bu rakamları bilsek. Her yeri kapatabiliyorlar ve “asla bunu gerçekleştiremeyeceksin” i ispatlamaya çalışıyorlar. Bazen biz de unutabiliyoruz. Bu kadar hapsedilmenin ve düşman hukukunun arkasında yapacak bir şeyimiz kalmamış gibi hissediyoruz. Ama yapmaya başladığımızda aslında görüyoruz ki bir sürü genç lubunya var örgütlenmek isteyen, trans+politikası üretmek isteyen, feminist politika üretmek isteyen. Ve bir araya geldikçe sayımızın arttığını, tartışma konularımızın niteliğinin derinleştiğini gördük. Demek ki bahsettikleri gibi LGBTİ+’lar sadece kendi aralarında var olmuyorlar. Sokaklarda da her şekilde o günkü ajitasyon metnimizde dediğimiz gibi biz sizin kardeşiniziz, bakkalınızız, her yere uzanabiliyoruz. Ve biz bu dünyayı mücadelemize değiştireceğimize inanıyoruz açıkçası.”

Mücadelenin ‘T hali’, patriyarkanın biyoloji veya dinle açıkladığı yerleri sarsan bir bedensel varoluşa sahip olması, diğer tüm toplumsal mücadelelere çok şey öğretiyor. Transların her alanda verdiği bu mücadele, sol hareketin ve toplumsal muhalefetin de daha devrimci bir hale bürünmesine yol açıyor. Mücadele; sadece translar için değil, başka bir adaletsizliğe susmama direnciyle tüm toplumsal muhalefetin şekillendiricisi olmayı hedefliyor.

Trans Pride aktivisti Gökçe, “Biz örnek olarak bakkal diyoruz, sokak diyoruz vs. ama bir de sosyalist hareket, işte anarşistler, feminist hareket. Bunların içinde de çok inatçı translar var. Bunun da çok önemli ve etkili olduğunu düşünüyorum. Trans politikası üreten insanlarda ya da doğrudan trans öznelerde, başka bir adaletsizliğe sumama gibi bir direncin çok yaygın olduğunu düşünüyorum” ifadeleriyle, farklı toplumsal mücadelelere dokunmanın önemini vurguladı.

Her ne kadar kazanımlar ve toplumsal temaslar olsa da, hayatın her alanının polis tarafından kapatılabildiği ve devletin sınırlarının dayatıldığı bir gerçeklik devam etmekte. Ancak translar, ilk trans onur haftasını örgütleyenlerin tahayyülleri sayesinde bugün burada olduklarını bilerek, her şeye rağmen kalabalık bir biçimde yürümeye ve dünyayı değiştirmeyi hayal etmeye devam ediyorlar.

İstanbul Trans Onur Haftası aktivistleri Gökçe ve Yusuf, 2026 Trans Onur Yürüyüşü’ne çağrı yaparak sözlerini bitirdiler:

“Yürüyüşümüz çok güzel ve çok kalabalık olacak. Lütfen lubunya bir arkadaşınıza ulaşın, o da bir şekilde bize ulaşsın. Hep beraber çok kalabalık bir biçimde her şeye rağmen yürüyelim, biz bunu gerçekten tahayyül ediyoruz. “

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin