2025 yılının başında Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, yılı “Aile Yılı” ilan etti. Ardından ne olduğunu anlatmak için birkaç tarih ve belge yeterli.

2 Mayıs 2025. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bünyesindeki 81 il müdürlüğüne, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’ne ve tüm bağlı birimlere bir genelge gönderdi. Genelgede “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim”, “LGBTİ+”, “SOGIESC” ve “kapsamlı cinsellik eğitimi” gibi kavramların ulusal ve uluslararası toplantılarda, hizmet içi eğitimlerde ve kamuoyuna yönelik farkındalık çalışmalarında kullanılmaması talimatı verildi. Gerekçe: Bu kavramlar “aile kurumuna ve nesillere zarar veriyor”du.

İki hafta sonra, 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtı Gün’deyiz. Türkiye’de bu tarih uzun zamandır bir kutlama günü değil, direniş günüdür. Onur Yürüyüşleri 2015’ten bu yana fiilen yasak. Etkinlikler engelleniyor, aktivistler gözaltına alınıyor. ILGA Avrupa’nın son raporuna göre Türkiye, LGBTİ+ hakları endeksinde Avrupa’da sondan ikinci sırada.

Bir bakanlık yazısıyla “toplumsal cinsiyet” kelimesini kamu belgelerinden silmek; yıllarca sokakta, iş yerinde, akademide üretilen feminist bilgiye, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış kazanımlara ve hayatlara dair söz üretme hakkına saldırmak demek. Bu, yalnızca bir terminoloji tercihinin değil, sistematik bir “görünmezleştirme” projesinin parçası.

Bu söylem boşlukta şekillenmedi. Söylemin tabiatına uygun şekilde inşa edildi: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “LGBT sapkınlığı faşizme dönüştü” dediği günden bu yana iktidar, LGBTİ+’ları Türkiye’yi dışarıdan ve içeriden tehdit eden bir odağın parçası olarak kodluyor. “Cinsiyet ideolojisi”, “Batı dayatması”, “aile düşmanı sapkın akımlar”… Bu dil, sosyal medyada troller aracılığıyla devinirken Devlet söylemi ile nefret söylemi arasındaki hat giderek inceliyor.

Kadınlar da bu çerçevenin dışında değil. Feminizm “erkek düşmanlığı” olarak karikatürize ediliyor, eşitlik savunuculuğu “Batı ajanlığı” olarak damgalanıyor. Ama asıl mesaj en çok bedende kodlanıyor: devlet hastanelerinde kürtaj fiilen yok, gebelik önleyici yöntemlere birinci basamaktan erişim tarihe karıştı, HPV aşısı ulusal takvime hâlâ alınamadı. Bir yanda “aile” ve “nesil” söylemi, öte yanda kadın bedenini üreme aracına dönüştüren politikalar. Bu çelişki değil, bir sistem: Patriyarka.

Nisan ayında Türkiye Gazeteciler Sendikası şunu sordu: “Yalnızca Nisan’da 36 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 39 çocuk istismar edildi. Korunmak istenen aile bu mu?” Soru hâlâ yanıtsız.

İşte böyle bir ortamda, sağlık hakkının kadınlar ve LGBTİ+’lar için ne anlama geldiğini, iktidarın beden politikalarının yarattığı pratik zararları ve bu zararların karşısında duran mücadeleyi konuşmak için Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan ve TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu’ndan Prof. Dr. Ayşe Gültekingil ve Hormon Hakkım Kolektifi ile Kaos GL aktivisti Ecmel Deniz ile bir araya geldik. 

“Tıp hâlâ erkek bedenini evrensel kabul ediyor”

Toplumsal cinsiyet eşitliği ve sağlık hakkı dediğimizde tıp alanında bu eşitsizlik nasıl görünüyor?

Ayşe Gültekingil: Şifacılığın yerini modern tıp aldığından beri patriyarkal düzen sağlık alanında da bir iktidar olarak kendini göstermekte. Toplumsal cinsiyet körlüğü nedeniyle tıp hâlâ bedeni genç, sağlıklı, beyaz erkek bedeni olarak kodluyor; hem tıbbi araştırmalar hem sağlık hizmetleri bu perspektifle sunuluyor.

Bunun somut bir örneği kalp krizi. Kalp masajı tekniği erkek bedeni üzerinden geliştirilmiş. Klinik bulgular erkek hastalardan elde edilen verilere göre öğretiliyor. Oysa kadınlarda hastalık çok farklı semptomlarla seyredebiliyor; bu bilinmediği için tanı atlınıyor, ölüm riski artıyor. Fibromiyalji gibi kadınlarda sık görülen hastalıklar ise tıp eğitiminde hâlâ “psikolojik rahatsızlık” olarak anlatılıyor. Yıllarca ağrı çeken, inandırılamayan, doğru tedaviye ulaşamayan kadınlar var bu sistemin mağdurları arasında.

Tıp fakülteleri bu yapıyı nasıl yeniden üretiyor?

Ayşe Gültekingil: LGBTİ+ sağlığının, medikal kürtajın ve gebeliği önleyici yöntemlere dair bilgilerin müfredata yeterince alınmadığını biliyoruz. Kadın-doğum uzmanlık eğitiminde doğum ve tüp bebek gibi pronatalist öğelere ağırlık veriliyor; gebelik sonlandırma öğretime daha az dahil ediliyor. Yapısal bir dönüşümden henüz çok uzaktayız.

Fotoğraf: Prof. Dr. Ayşe Gültekingil. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı. TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu.

Kadın bedeni nüfus politikasının aracına dönüştürüldü

Pronatalist politikaların sağlık hakkına etkisi nedir?

Ayşe Gültekingil: Doğum hızının düşmesi ve genç nüfusun azalması ekonomik kaygıları artırınca iktidar pronatalist politikalara ağırlık vermeye başladı. Bunun ilk somut sonucu; kürtaj hukuken yasak olmasa da iktidarın yoğun kürtaj karşıtı söylemleri nedeniyle devlet hastanelerinde fiilen uygulanamaz hale gelmesi oldu. Ardından birinci basamakta ücretsiz dağıtılan kondom ve RİA gibi yöntemler tedarik edilemez, bulunamaz hale geldi.

Tüm bunları bir arada değerlendirince kadın bedeninin siyasal ve ekonomik politikaları konsolide etmek, nüfus hedeflerini tutturmak amacıyla nesneleştirildiğini görüyoruz. Bu politikaların yarattığı sağlık sorunları makropolitikalar karşısında ikinci plana atılıyor.

Ecmel Deniz: Sağlık hakkı, bireyin ihtiyaçlarından çok ailenin devamı ve “makbul nüfusun” inşası üzerinden tarif ediliyor. Kadınlar sağlık sisteminde hak öznesi olarak değil, çoğunlukla annelik ve bakım rolleri üzerinden tanınıyor. LGBTİ+’lar ise bu heteronormatif çerçevenin dışında kaldığı için sistematik olarak görünmez kılınıyor ya da ancak sorgulanarak, denetlenerek sisteme dahil ediliyor.

Smear testinden HPV aşısına: Önleyici sağlık hizmetlerindeki büyük çöküş

Rahim ağzı kanseri taramalarında durum nedir?

Ayşe Gültekingil: Smear testi, rahim ağzı kanseri ölümlerini yüzde 70-80 oranında azaltabilen hayat kurtaran bir tarama. HPV’nin cinsel yolla bulaşması nedeniyle “cinsel ilişkiye girmemiş kadınların buna gerek yok” gibi yanlış bir inanç yaygınlaşmış. Oysa virüs temas ve elle de bulaşabiliyor; smear tüm kadınlar için gerekli.

Daha da vahim olan şu: Sağlıkta Dönüşüm Programı ile koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan kaynaklar giderek azaldı, erişim zorlaştı. Tarama programlarına dair bilgilendirmeler son derece kısıtlı kalıyor. Bu da kanser ve ölüm riskini artırıyor.

HPV aşısı konusundaki güncel tablo nedir?

Ayşe Gültekingil: HPV aşısı rahim ağzı kanserini son derece nadir sayılara indirebilecek bir yöntem. Türkiye’de hâlâ ulusal aşı takvimine alınmadı. Sağlık Bakanlığı’nın alacağı açıklanmasına rağmen somut adım atılmadı. Bir doz aşının 6.000 ile 9.000 TL bandına çıktığı düşünüldüğünde, bu aşı bugün yalnızca parası olanların ulaşabildiği bir lüks konumunda. Aşı program dışında kaldıkça rahim ağzı kanseri sıklığında anlamlı bir düşüş mümkün değil.

“Lüks değil, ölüm kalım meselesi”: Doğum kontrolü hakkı

Eczaneden ertesi gün hapı alırken yaşanan ayıplama, muayenede “Evli misin, bekar mısın?” sorusu… Cinsel aktif yaşamı evliliğe indirgemek sağlık hakkını nasıl zedeliyor?

Ayşe Gültekingil: Koruyucu sağlık hizmetlerinin güçlü olduğu dönemde gebeliği önleyici yöntemlere birinci basamakta ücretsiz ulaşmak mümkündü. Yıllar içinde bu hizmetlere ayrılan bütçenin kesilmesi yüzünden artık ulaşılamaz hale geldi. Kadınlar bunları kendileri ücretle temin etmek zorunda kalıyor.

Üstüne maliyet engeli eklendi. Eksik ya da yanlış yöntem kullanımı istenmeyen gebeliklere yol açıyor; bu da ya kadını ev içine hapseden bir doğuma ya da fiilen ulaşılamaz hale getirilmiş kürtaj kapısına çıkıyor. Kadir Has Üniversitesi araştırmasına göre Türkiye’de isteğe bağlı kürtaj yapmıyoruz diyen hastanelerin oranı 2016-2020 yılları arasında yüzde 12’den yüzde 54’e çıktı. Güvensiz koşullarda gerçekleştirilen gebelik sonlandırmaları, anne ölümlerinin hâlâ en önemli nedenlerinden biri.

Fotoğraf: Hormon Hakkım Kolektifi ile Kaos GL aktivisti Ecmel Deniz

E-reçete engeli: Devlet eliyle yaratılan hormon krizi

Hormon ilaçlarına erişim süreci nasıl daraltıldı?

Ecmel Deniz: Sürecin ilk büyük eşiği 20 Kasım 2024’te geldi: testosteron içeren ilaçlar, GnRH analogları ve 2 mg ve üzeri östrojen içeren bazı ilaçlar için e-reçete zorunluluğu ve İlaç Takip Sistemi üzerinden kota uygulaması getirildi. “Kötüye kullanımın önlenmesi” diliyle sunuldu; ama sonuç, eczanenin temin kapasitesinin de sisteme bağlanması oldu.

Ardından 25 Haziran 2025 tarihli yazıyla 81 il valiliğine 21 yaş altına fiili yasak gönderildi. Bu, Türk Medeni Kanunu’nun 40. maddesindeki 18 yaş eşiğiyle de çelişen idari bir kısıtlamaydı. 2026 başında ise TTB, F64 tanı koduyla hormon içeren ilaçların e-reçetede yazılamadığına dair hekimlerden bildirim aldığını duyurdu. Sistem yalnızca reçeteyi zorlaştırmakla kalmadı; kimi vakalarda doğrudan imkânsızlaştırdı.

Hormon tedavisi ertelenebilir bir konfor değil. Translar açısından beden bütünlüğü, psikososyal iyilik hali, kemik sağlığı, metabolik denge ve ameliyat sonrası yaşamın sürdürülebilirliği için gerekli. TTB de gonadların alındığı ameliyatların ardından hormona erişilememesinin geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabileceğini açıkça belirtiyor.

Bu uygulama tıbbi bir önlem mi, bürokratik bir cezalandırma mı?

Ecmel Deniz: Bir sağlık politikasının dayanağı tıbbi kanıt değil de “aile”, “kültürel tehdit”, “değerler” gibi ideolojik çerçeveler olduğunda, orada halk sağlığı önleminden değil belirli bedenleri hizaya sokan idari bir rejimden söz ederiz. F64 tanı koduyla reçete yazılamıyor ama başka endokrin kodlarıyla aynı ilaç yazılabiliyor. Bu farmakolojik bir sorun değil; transların varlığının idari olarak sınırlandırılması.

Yasal yoldan ilaca erişemeyen trans bireyler ne yapıyor?

Ecmel Deniz: Arkadaş çevrelerinden ilaç temin etmeye çalışma, stok yapma, dozları kendi başına ayarlama, yurt dışından ya da kayıt dışı kanallardan ürün arama… Bunların her biri yanlış dozdan sahte ürüne, izlemsiz kullanımdan ani kesintinin ruhsal ve bedensel sonuçlarına kadar ciddi riskler doğuruyor. Devlet bu zararı öngörebiliyor. Buna rağmen sistematik olarak kısıtlamayı sürdürüyorsa bu bir kaza değil, kamusal sorumluluğu olan bir zarar. Evet, bu devlet eliyle yaratılan bir sağlık krizidir.

Sağlıkta ticarileşme: Kim için, kimin parasıyla?

“Sağlıkta ticarileşme” dezavantajlı grupları nasıl etkiliyor?

Ayşe Gültekingil: Neoliberal dönüşüm sağlık hizmetlerinin temel mantığını değiştirdi: önceleri temel hedef hastalıkları engellemekti; bu dönüşümle birlikte koruyucu sağlık ikincilleştirildi, tedavi edici hizmetler ön plana çıktı. Kadınlar özellikle kamudan alamadıkları hizmetler — smear, kürtaj gibi — için özel hastanelere başvurmak zorunda kaldı. Bunu karşılayamayanlar ya bu hizmetlerden tamamen koptu ya da güvensiz alternatiflere yöneldi. Hem cinsiyet temelli hem sınıfsal bir çifte eşitsizlik bu.

Ecmel Deniz: LGBTİ+’lar için tablo daha da ağır. İş piyasasında ayrımcılığa, mobbinge ve kimliğin ifşa edilme riskine maruz kalan pek çok kişi güvencesiz, kayıt dışı işlere itiliyor. Sosyal güvenceden mahrumiyet yalnızca “sigortasız çalışmak” değil; sağlık hakkının fiilen ortadan kalkması demek. Sisteme bir yandan erişemiyorlar, öte yandan eriştiklerinde ayrımcılıkla karşılaşabiliyorlar.

Dil bariyeri ve çok katmanlı dışlanma

Kürt ve göçmen kadınlar için anadil sorunu nasıl işliyor?

Ayşe Gültekingil: Türkiye pek çok farklı dilin konuşulduğu bir coğrafya. Kadınlar sağlık kurumuna başvurduğunda anadilinde karşılanmazlarsa ne dertlerini anlatabiliyorlar ne de önerilen tedaviyi uygulayabiliyorlar. Dil meselesi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren önemli bir etken; bu başlı başına ele alınması gereken bir sorun.

Ecmel Deniz: Mülteci trans bireyler için bu katmanlar üst üste biniyor. Hormon tedavisi süreklilik gerektiriyor; ama kayıtlı olduğu ilde kalma zorunluluğu, uzman hekime erişememe, ekonomik yoksunluk… Bunlar tedaviyi sürekli kesiyor. Bir de unutmayalım: bu insanlar çoğunlukla zaten şiddetten kaçıp geliyor. Burada da güvende değiller.

İstanbul Sözleşmesi ve 4+4+4: Geri adımların sağlık bedeli

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin kadın sağlığına etkisi ne oldu?

Ayşe Gültekingil: Sözleşme kadınları şiddetten koruma ve şiddet sonrası destek konusunda önemli güvenceler sağlıyordu. Çekilme; uygun muayene süreçlerinden geçilememesini, psikolojik destek alınamamasını, kronik sağlık sorunlarının takip edilememesini beraberinde getirdi. LGBTİ+ bireyler için de büyük bir geri adım oldu. İstanbul Sözleşmesi’ne derhal dönülmesi acil bir ihtiyaç.

4+4+4 eğitim sistemi kız çocuklarının sağlığını nasıl etkiliyor?

Ayşe Gültekingil: Kız çocuklarının eğitimden erken çekilmesi, çocuk yaşta evlilik ve erken gebelik riskini doğrudan artırıyor. Erken gebelik; kemik ve diş sağlığından metabolik fonksiyonlara kadar bütüncül bir sağlık yıkımı anlamına geliyor. Bu tablo, sağlık politikasının eğitim politikasıyla ne kadar iç içe geçtiğini açıkça gösteriyor.

Tüm bu kısıtlamalara rağmen kadınlar ve LGBTİ+’lar nasıl bir mücadele yürütüyor?

Ecmel Deniz: Sokakta yapılan açıklamalar, bilgi edinme başvuruları, hekim örgütlerinin devreye girmesi, mahkemeye taşınan süreçler… Hepsi şunu söylüyor: Biz bu sistemi yalnızca bize merhamet etsin diye değil, bize karşı işleyen yapıları teşhir edip dönüştürmek için zorluyoruz. Bu mücadele, kişiyi “dosya”, “risk”, “tehdit” pozisyonundan çıkarıp hak sahibi özne olarak yeniden kuruyor.

Hormon desteğini savunurken hem sağlık hakkını hem beden özerkliğini birlikte savunmak gerekiyor. Mesele yalnızca “hayati, çünkü tıbben gerekli” değil. Aynı zamanda hayati, çünkü kişinin kendi yaşamı üzerinde söz kurabilmesinin parçası. Benim bedenim, benim kararım. Bu kararın meşruiyeti devletin onayından ya da bürokrasinin filtresinden gelmez.

Ayşe Gültekingil: Sağlık hakkı için verilen bu mücadele, yalnızca bir randevu kavgası değil; beden üzerinde tam söz sahibi olma, nefes alma ve hayatta kalma kavgasıdır. Kadın ve LGBTİ+ sağlığı, iktidarın değil bilimin, hakların ve eşitliğin rehberliğinde şekillenene kadar bu mücadele sürecek.

Burada olmak: “Buradayız Aşkım”

Baskı gerçek.Bunun karşısında duran mücadele de gerçek. İstanbul Sözleşmesi için yıllarca verilen savunuculuk gerçekti. Sağlık Bakanlığı önündeki hormon eylemi gerçekti. 17 Mayıs’ta, yasaklara rağmen her yıl yeniden buluşmak gerçek. Arkasında duran on binlerce kişi; eczane önünde küçük düşürülmüş, muayene odasında sorgulanmış, ilaçsız bırakılmış, haklarını savunurken suçlanan kadınlar ve LGBTİ+’lar.

Sona ermemiş olan şey şu: Türkiye’de kadınlar ve LGBTİ+’lar, devletin, devletletmiş tüm sistem mekanizmalarının tarif ettiği konumları reddediyor. Tüm belirlemelere bir itirazla karanlığı savuruyor. Ne nesneleştirilen bir beden olmayı, ne “aile içinde bir unsur” olmayı, ne tehdit kategorisine sokulup savunma pozisyonuna itilmeyi kabul ediyor. 

— reddedişimiz, neşemiz, öfkemiz ile — 

Türkiye’nin ilk açık kimlikli trans kadın doktoru Larin Kayataş’a dayanışmayla.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin