Dil ve söylem kavramları, ilk bakışta günlük yaşam pratiklerimizde birbirimizi anlama ya da anlayamama çabalarımıza eşlik eden sıradan birer iletişim aracı gibi görünmektedir. Ancak bu temel işlevlerinin ötesinde; yaşamın her alanının politik olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, dilin gerçeklik algısını çarpıtabilen ve hakikatle oynayabilen bir mekanizmaya dönüştüğü görülür. Öyle ki bu mekanizma; egemenlerin kadın ve çocuk cinayetlerinin üstünü örtmesine aracılık edebilmekte ve bu suçları ‘intihar’ söylemi üzerinden meşrulaştırarak gerçeği yeniden inşa etmeye çalışmaktadır.
Bu mekanizma, özellikle ‘intihar’ söylemi üzerinden şekillenmekte; cinayetleri politik bağlamlarından kopararak bireysel psikolojiye indirgeyen bir ‘tıbbileştirme’ sürecine dönüştürmektedir. Geçmişten bugüne, yalnızca sayılara ve verilere hapsedilmeye çalışılan, ‘şüpheli ölüm’ adı altında üstü örtülen kadın ve çocuk cinayetlerine tanıklık ediyoruz. Bu cinayetlerin ardından üretilen ‘intihar etti’, ‘psikolojisi bozuktu’ veya ‘zaten şu belirtileri gösteriyordu’ gibi söylemler, suçu politik zemininden ayırarak yalnızca tıbbi bir vakaya dönüştürme çabasıdır. Zihinlerimiz ve yollarımız; hikâyeleri bu şekilde unutturulmak istenen yaşamlarla kesişiyor ve bizler, bu hakikat yitiminin doğrudan tanıkları haline geliyoruz.
Örneğin; altı yıldır kayıp olan Gülistan Doku davasında, ilk arama süreçlerinden itibaren ailenin ve kamuoyunun ‘intihar’ söylemiyle ikna edilmeye çalışılması; 15 Ekim 2024’te cansız bedeni bulunan Rojin Kabaiş’in ölümünün uzun süre intihar olarak sunulması ancak ailenin ısrarlı mücadelesi sonucu bedeninde iki erkeğe ait DNA tespit edilmesine rağmen, 18 aydır bu faillerin açıklanmaması bu mekanizmanın birer yansımasıdır. Benzer şekilde, 23 Eylül 2019’da bir milletvekilinin evinde ölü bulunan Nadira Kadirova’nın elinde atış artığı ve silahta parmak izi bulunmamasına rağmen dosyanın kapatılmaya çalışılması; 11 yaşındaki Rabia Naz Vatan’ın şüpheli ölümünün, yerel siyasi bağlantılar nedeniyle ‘araba çarpması’ yerine ‘intihar’ olarak nitelendirilmek istenmesi ve buna direnen baba Şaban Vatan’ın ‘akıl sağlığı yerinde değildir’ raporuyla susturulmaya çalışılması bu karanlık süreci özetlemektedir. Yine 14 Nisan 2023’te bir polis lojmanında başından vurulmuş halde bulunan Yeşim Akbaş’ın ölümünde, akademik raporlar intiharı reddetmesine ve delillerin karartıldığı kamera kayıtlarıyla sabit olmasına rağmen olayın ‘intihar’ sayılması; Elazığ’da ölü bulunan Yeldana Kaharman’ın siyasi isimlerle bağlantılı şüpheli ölümüne dair haberlere erişim engelleri getirilmesi ve son olarak çocuk yaşta istismara maruz bırakılan Fatmanur Çelik ile Hifa İkra Şengüler’in şüpheli ölümleri, bu sistemli cezasızlık politikasının acı örnekleridir. Zihinlerimiz ve yollarımız, hikâyeleri bu söylemlerle unutturulmak istenen yaşamlarla tam da bu noktada kesişmektedir.
Fatmanur’un henüz hayattayken verdiği bir röportajda, adeta yaklaşan sonu öngörerek ‘Başıma bir şey gelirse sakın intihar demeyin’ diye haykırmasına; buna karşın fail Ayhan Şengüler’in elini kolunu sallayarak serbestçe dolaşmasına ve isminin Meclis tutanaklarından dahi silinmesine tanıklık ediyoruz. Daha nice kadın ve çocuğun şüpheli ölümünün egemenler tarafından ‘intihar’ denilerek örtbas edilmeye çalışıldığına, katledilen yakınları için adalet arayan ailelerin ise ‘akıl sağlığı’ sorgulamalarıyla susturulmak istendiğine şahitlik etmeye devam ediyoruz. Bu süreç, cinayetlerin üzerini ‘tıbbileştirme’ örtüsüyle kapatma ve hakikat için verilen onurlu mücadeleleri bastırma çabasından başka bir şey değildir.
Bütün bu olan bitenler göz önünde bulundurulduğunda, devlet dili, sadece iletişim aracı olarak değil toplumsal gerçekliği çerçeveleyen bir güç olarak işletir. “İntihar” kavramı, Türkiye bağlamında kadın ve çocuk cinayetlerini sistematik olarak bireysel trajediye indirgeyen bir çerçeveleme stratejisi olarak kullanılmaktadır. Bu strateji, yapısal cinsiyet eşitsizliğini ve patriyarkal şiddeti görünmez kılar, faili—özellikle siyasi egemenlerle bağlantılı erkekleri—koruyan bir kalkan işlevi görür, şiddeti meşrulaştırır. Psikiyatrist Judith Lewis Herman, Travma ve İyileşme adlı kitabında, toplumsal travmanın iki aşamasını anlatır:
Birincisi şiddetin kendisi, ikincisi toplumun bu şiddete verdiği tepki… Herman’a göre, kurumsal inkâr, travmanın devamının temel koşuludur. Şiddete maruz kalan, yalnızca şiddetle değil, şiddetin inkârıyla da baş başa kalmaktadır. Judith Lewis Herman’ın ifade ettiği gibi, travmanın ikinci aşaması toplumun ve kurumların verdiği tepkidir ve kurumsal inkâr, travmanın sürekliliğini sağlar. Türkiye’de kadın ve çocuk cinayetlerinin “intihar” olarak damgalanması, tam da bu kurumsal inkâr pratiğidir. Ama burada bir katma değer var: Fail, devletin kendi aktörü olduğunda, inkâr mekanizması daha da derinleşir. “İntihar” ihtimalinin sürekli gündeme getirilmesi, psikolojik manipülasyon aracılığıyla aileyi suçluluk ve çaresizlik duygularına iter, kamuoyunun dikkatini dağıtır ve failin agresyonunu, öldürülen kadının “kendi seçimi” algısıyla maskeleyerek devletin faillerle olan ilişkisini gizler. Burada “intihar” söylemi işe yaramadığı takdirde de bilgi iktidarın elinde bir araç haline gelir; soruşturmayı geciktirir, delilleri karartır, kişi ve kurumları yargılamaz. Aileler, hem kayıpla hem de gerçeğin sistematik olarak çarpıtılmasıyla baş başa bırakılır.
Bu çarpıtma, Achille Mbembe’nin kavramsallaştırdığı nekropolitika çerçevesinde düşünüldüğünde daha da görünür hâle gelir. Nekropolitika, iktidarın yalnızca yaşamı düzenleme değil, aynı zamanda ölümü yönetme ve belirli yaşamları “ölüme terk edilebilir” olarak konumlandırma gücünü ifade eder. “İntihar” söylemi bu bağlamda, nekropolitik bir araç olarak işler. Çünkü burada mesele yalnızca bir ölümün nasıl gerçekleştiği değil; o ölümün nasıl anlamlandırılacağına kimin karar verdiğidir. Cinayetlerin “intihar” olarak kayda geçirilmesi, bazı yaşamların politik olarak değersizleştirildiğini ve bu ölümlerin kamusal yas alanından dışlandığını gösterir. Böylece iktidar, yalnızca yaşam üzerinde değil, ölümün anlamı üzerinde de egemenlik kurar.
Bunun yanı sıra, Michel Foucault’nun Kliniğin Doğuşu’nda anlattığı gibi, tıp ve psikiyatri, normalleştirme ve denetim araçları olarak işlev görür. “Psikolojisi iyi değildi” söylemi, kadın cinayetlerinde bu fonksiyonu yerine getirir: Toplumsal şiddet bireysel patolojiye indirgenir, failin agresyonu görünmez kalır, adalet arayışı “tedavi” ihtiyacına dönüştürülür. Ayrıca, göçmenlik statüsü ve sınıfsal konum, katledilen kadınların görünmez kılışını katmerlendirir, örneğin Nadira Kadirova ve Yeldana Kaharman’ın cinayetlerinin etkin soruşturma yürütülmeden kapatılması, devletin, kendi fail milletvekilini korurken katledilen kadınların bedenlerini hızla sınır dışına ve hafıza dışına itişini gözler önüne serer. Yani, kadın bedeni, ne özerk ne de öznedir. Patriyarkal düzenin ve devletin erkek ittifakının nesnesi olarak konumlanır. “İntihar” etiketi, bu bedenin şiddet gördüğünü, tüketildiğini, hatta yok edildiğini gizler.
Judith Lewis Herman’a göre iyileşme üç temel aşamadan oluşur: Güvenliğin sağlanması, anlatının kurulması ve yasın tutulabilmesi. Ancak burada gördüğümüz şey, bu üç aşamanın da sistematik olarak engellendiği. İlk aşama olan güvenlik, yalnızca fiziksel korunma anlamına gelmez; aynı zamanda kişinin içinde bulunduğu dünyanın öngörülebilir ve adil olduğuna dair bir inancı da içerir. Oysa kadın ve çocuk ölümlerinin “intihar” olarak hızla kapatıldığı bir düzende, bu temel güven duygusu sarsılır. Çünkü mesele yalnızca bir ölüm değildir; o ölümün soruşturulmaması, failin korunması ve adaletin askıya alınmasıdır. Böyle bir ortamda güvenlik, bireysel bir his olmaktan çıkar; politik olarak gasp edilmiş bir hak hâline gelir. İkinci aşama olan anlatı (hikâyeleştirme), travmanın anlamlandırılması için kritik önemdedir. Kişi, yaşananı anlatabildiği ölçüde iyileşmeye yaklaşır. Ancak “intihar” söylemi tam da bu noktada devreye girerek anlatıyı kesintiye uğratır. Ölenin hikâyesi, onun yakınlarının elinden alınır ve yerine hazır bir senaryo yerleştirilir. Bu, yalnızca bir çarpıtma değil; aynı zamanda bir epistemik şiddettir. Çünkü hakikatin kim tarafından, nasıl anlatılacağına dair iktidar, ailelerden ve toplumdan alınarak merkezi bir otoriteye devredilir. Üçüncü aşama olan yas ise, kaybın tanınmasını ve kamusal olarak paylaşılmasını gerektirir. Ancak bazı ölümler için yas tutmak bile zorlaştırılır. “İntihar” olarak etiketlenen ölümler, çoğu zaman politik bağlamından koparıldığı için kamusal yas alanının dışına itilir. Böylece yas, yalnızlaştırılır; kolektif bir süreç olmaktan çıkar. Oysa yasın bastırılması, travmanın sürmesine neden olur.
Tüm bu hikâyelerde “intihar” kelimesi, fail-devlet işbirliğinin inkarı mekanizması olarak ortaya çıkarken; egemenler, kadın ve çocuk cinayetlerini bu kelimeyle kapatmaya çalışırken, aslında kendi iktidar mantıklarını da açık etmektedir. Ama biz, bu süreçlere tanıklık ediyoruz. Bu tanıklığın ne kadar ağır olduğunu; ama aynı zamanda direnişin ne kadar hayati olduğunu bilerek, birbirimizin ellerini bırakmadan, sesimizi birbirimize ulaştırmaya çalışıyoruz çünkü yukarıda da belirttiğim üzere görüyoruz ki; dayanışma ve iyileşme birbirine ilintilidir, güvenliğin inşası, anlatı oluşturabilmek ve yasın tutulabilmesi, sağaltımda ve mücadelede birbiri ile kurulmaktadır, sistematik inkara karşı faillerin aklanmasının önüne geçen bir mücadele hattıdır. Gülistan, Yeldana, Yeşim, Rabia Naz, Nadira, Rojin, Fatmanur, Hifa İkra ve daha nice katledilen kadınlar ve çocuklar, hepsi isimleri, hikayeleri silinmeye çalışılan farklı yüzler… Ve biliyoruz: İntihar değil, cinayet. Çözümsüzlük değil,bizatihi politik tercih.
Kaynakça
Artı Gerçek. (2021, 9 Mayıs). Yeldana Kaharman’ın otopsi raporu ortaya çıktı: Rapordaki çelişkili ifadeler dikkat çekti. https://artigercek.com/kadin/yeldana-kaharmanin-otopsi-raporu-ortaya-cikti-rapordaki-celiskili-ifadeler-dikkat-cekti-163691h
Bianet. (2025, 26 Eylül). Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümüne dair neler biliniyor? https://bianet.org/haber/rojin-kabaisin-supheli-olumune-dair-neler-biliniyor-311954
Bianet. (2021, 12 Nisan). “3 yıldır soruyoruz: Rabia Naz’a ne oldu?” https://bianet.org/haber/3-yildir-soruyoruz-rabia-naz-a-ne-oldu-242305
Bianet. (2026, 13 Ocak). Yeşim Akbaş dosyasında delil karartma davası: İki polis hakim karşısında. https://bianet.org/haber/yesim-akbas-dosyasinda-delil-karartma-davasi-iki-polis-hakim-karsisinda-315575
BirGün. (2026, 3 Mart). “İntihar demeyin” demişti: Dinci vakıf yöneticisinin istismar ettiği anne ile kızı ölü bulundu. https://www.birgun.net/haber/intihar-demeyin-demisti-dinci-vakif-yoneticisinin-istismar-ettigi-anne-ile-kizi-olu-bulundu-697108
Diken. (2022, 30 Mayıs). İki yıl oldu: AYM, AKP’li vekilin evinde ölü bulunan Kadirova için karar vermedi. https://www.diken.com.tr/iki-yil-oldu-aym-akpli-vekilin-evinde-olu-bulunan-kadirova-icin-karar-vermedi/
Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK). (2021, 26 Mayıs). Yeldana Kaharman’ın ölümüyle ilgili açıklamalar Adalet ve İçişleri Bakanlarına sorulsun! https://www.esik.org.tr/kategori/basin-aciklamalari/72144/yeldana-kaharman-in-olumuyle-ilgili-aciklamalar-adalet-ve-icisleri-bakanlarina-sorulsun/
Foucault, M. 1973. The birth of the clinic: an archeology of medical perception (A.M. Sheridan, Trans.). London: Tavistock Publications Limited
Herman.J.L.(2023). Travma ve İyileşme: Şiddetin Sonuçları, Ev İçi İstismardan Siyasi Teröre (T.Tosun, Çev.). Literatür Yayıncılık. (Orijinal eser 1992 yılında yayımlanmıştır)
Herman.J.L.(2024). Hakikat ve Onarım: Travma Mağdurları Nasıl Bir Adalet Tasavvur Eder? (T.Tosun, Çev.). Literatür Yayıncılık. (Orijinal eser 2023 yılında yayımlanmıştır)
İnsan Hakları Derneği. (2025, 20 Ekim). Rojin Kabaiş dosyasında Adli Tıp Kurumu ve cezasızlık gerçeği. https://www.ihd.org.tr/rojin-kabais-dosyasinda-adli-tip-kurumu-ve-cezasizlik-gercegi/
Mbembe, Achille. “Necropolitics.” Public Culture 15, no. 1 (2003): 11–40.
soL Haber. (2025, 15 Kasım). Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümü: Güncel bulgular ve DNA izleri dosyanın seyrini değiştirecek mi? https://haber.sol.org.tr/haber/rojin-kabaisin-supheli-olumu-guncel-bulgular-ve-dna-izleri-dosyanin-seyrini-degistirecek-mi
Suijker, Chris. (2023). Foucault and medicine: challenging normative claims. Medicine, Health Care and Philosophy. 26. 1-10. 10.1007/s11019-023-10170-y.
T24. (2026, 3 Mart). “İntihar demeyin” demişti; Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisinin istismar ettiği iddia edilen öz kızı ve anne ölü bulundu! https://t24.com.tr/gundem/intihar-demeyin-demisti-kurana-hizmet-vakfi-yoneticisinin-istismar-ettigi-iddia-edilen-oz-kizi-ve-anne-olu-bulundu,1304076
T24. (2026, 14 Nisan). Gülistan Doku dosyasında 6 yıl sonra kritik aşama: Soruşturma cinayet şüphesine yöneldi. https://t24.com.tr/gundem/gulistan-doku-dosyasinda-6-yil-sonra-kritik-asama-sorusturma-cinayet-suphesine-yoneldi,1314337





Bir Cevap Yazın