Türkiye’de bir kişiyi haksız yere tutuklamak yetmiyor onu savunan avukatı da tutukluyorlar. Örneğin Anayasa’ya ve hukuka aykırı bir biçimde Ekrem İmamoğlu’nu tutukluyorlar ve  onunla yetinmeksizin avukatı olan Mehmet Pehlivan’ı da tutukluyorlar.  

Bu keyfiliğin sebebi 2017 Anayasa değişikliğinin kurduğu otoriter yönetim. Bu yönetimin açtığı keyfi alan ve keyfi uygulamaların yaygınlaşması vahim bir hal aldı. Elbette bu keyfilik kabul edilebilir durum değil. Asla meşrulaştırılamaz ve sürdürülemez. 

Peki, ne yapmalıyız? Buna karşı bizi daha çok çalışmaya sevk eden, yönelten artılarımızı hatırlayalım. 

Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti alanındaki kazanımları kayda değerdir.

İkincisi, var olan düzenlemelerde, Anayasa’da, yasalarda oldukça geniş bir hak ve özgürlükler alanı bulunuyor. Bu da hak öznesi olarak hepimizin sahiplenmesi gereken alan. 

Üçüncüsü ise, bütün bu baskılara karşın her çevreden, her yaştan, her kuşaktan direnen yurttaşlarımızın, seçmenlerin, insanlarımızın sayısının oldukça yüksek olması. Yani bu haksız uygulamalara karşı direnen, haklarını kullanan insanlar var.

Burada bahsettiğim üç artı, İstanbul Barosu gibi kurumların ne denli önemli olduğunu ve daha çok hukuka sarılmalarının gerekliliğini ortaya koymakta. Biz de bu amaçla daha çok hukukat önem vererek ‘herkes için hukuk, her yerde hukuk’ diyerek çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.

Yeniden 2017 Anayasa değişikliğiyle kurgulanan sisteme dönelim. Burada tarihimizde ilk kez hükümeti kaldıran bir kurgu oldu, hükümetle devlet başkanlığını birleştiren bu sisteme bugün baktığımızda devlet-toplum ilişkilerinde bir tür kişi, parti, devlet füzyon birleşmesi söz konusu. 

Kişi diyor ben parti başkanıyım, devletin görevlileri parti üyesi gibi o kişinin emir ve talimatı çerçevesinde görev yapıyor ve işte kolluk güçleri bunun tipik örneği. 

“Polis kendini partinin militanı olarak görüyor”

Kolluk gücü bir devlet kolluk gücü olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kolluk gücü olarak değil, yurttaşların korumakla yükümlü, yurttaşların hak ve özgürlüklerini sağlamakla yükümlü görevliler olarak değil, kendilerini belli bir kişinin, belli bir partinin militanı olarak görüyorlar. 

İşte benim “kişi, parti ve devlet füzyonu” dediğim süreç. Bu savcılar, kimi kaymakamlar, valiler için de geçerli. 

Bunun sonucu olarak Süreyya Operası’nda tanık olunan uygulamalar ya da benzerleri yaşanıyor.  

Fakat burada bir şey var. Demek ki teşhisi çıplak gözle koymalıyız… 

2017 kurgusunun hedeflerinden birinin sonucudur her gün tanık olduğumuz hukuksuzluklar.

İkincisi ise seçimle siyasal iktidarın el değiştirme kurgusunun tıkanması… Yine 2017 kurgusunda çoğunluğu alan parti her şeyi elde ediyor ve öyle bir kurgu oluşturuluyor ki çoğunluğu alan her şeyi yapabilir dedi.

Ama Türkiye halkı bu tuzağa düşmedi ve ‘hayır’ dedi. Türkiye halkı ‘ben seçenek istiyorum’ dedi ve başka bir başka partiye yöneldi. 31 Mart seçimleri böyle bir sonuç yarattı. 

Fakat siyasi iktidar yani  2017 kurgusuna göre her şeyi elde edenler, ‘hayır, biz bırakmak istemiyoruz’ dediler ve onun karşılığında belediye başkanlarını tutuklamaya başladılar. Yani halkın oyu ile belirlediği kişilerin yaptırıma tabi tutmaya başladılar. Son örneği Ataşehir Belediyesi’dir. 

Özetle bu 2017 kurgusu sürdürülemez ve mutlaka değiştirilmesi gerekiyor. Polis şiddetine karşı durmamız gerekiyor evet, bununla birlikte buna yol açan nedenleri de irdelememiz gerekiyor. Yoksa yalnızca günlük sorunlarla uğraşırız, çalı çırpıyla uğraşırız ama oradaki heyelan yaratacak sebepleri kaldırmazsak ormanlık alanın ortadan kaldırılmasının önüne geçemeyiz.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin