Meclis’e Mart ayında sunulan ve binden az kadrosu olan kamu kurumlarında engelli çalıştırma zorunluluğunun kaldırılmasını öngören kanun teklifi, engelli hakları konusunda kritik bir kırılma noktası oluşturuyor. Engellilerin bağımsız yaşam hakkını zayıflatan ve eşit yurttaşlık ilkesini geriye götüren bu teklife karşı, Elif Gamze Bozo’nun hazırladığı “Engelli İstihdamında Geri Adım Kabul Edilemez” isimli dosya haberimiz, hak temelli bir itirazı yükseltmeye devam ediyor.

Dosya haberimizin bugünkü konuğu; cam kemik hastası, yazar ve belediye çalışanı Zekeriya Ünal. Ünal’ın yaşamı, tam da bu yasal düzenlemelerin tartışıldığı eşikte, yalnızca bireysel bir mücadeleyi değil; mimariden istihdama, teknolojiden toplumsal normlara kadar uzanan yapısal bir sorunu görünür kılıyor.

Ünal’ın deneyimi bizlere en çıplak haliyle şunu hatırlatıyor: Engellilik, çoğu zaman bedenin değil, erişilemeyen bir dünyanın sonucu.

1988 yılında doğan Zekeriya Ünal’ın sağlık durumu, henüz anne karnındayken doktorlar tarafından fark edilmiş; ancak dönemin teknolojik yetersizlikleri nedeniyle teşhis konulamamış. 

Çocukluk dönemi kırıklar ve ameliyatlarla geçen Ünal, kemiklerinin hassasiyeti sebebiyle yaşıtlarından farklı olarak fiziksel aktivitelerden uzak, ailesinin gözetimi altında, sevgiyle büyümüş. Engeline dair farkındalığını ailesinin desteğiyle kazanan Ünal, bu durumu erken yaşta kabullenerek eğitimine odaklanmış. Fiziksel durumu sınıf ortamı için “riskli” görüldüğünden örgün eğitim alamamış, tüm eğitim sürecini açıköğretim yoluyla tamamlamış. 

Yaklaşık 15 yıldır Adana Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan Zekeriya Ünal’ın aynı zamanda yayımlanmış iki kitabı var.

“Sakatlık bir tanı değil, bir tasarım hatasıdır” yaklaşımı sizin hayat deneyiminizde nasıl karşılık buluyor?

Sakatlık kişinin beden veya zihin faaliyetlerini kısıtlayan bir olgu. Fakat bunun “engel”e dönüşmesi noktasında suç bireyin değil, yaşam alanını ona uygun biçimde tasarlayamayan sistemindir. Örneğin benim sorunsuz bir şekilde mobilize olabilmem için tekerlekli sandalye kullanmam şart. Ama şehir tasarımındaki basit bir hata bile benim hareketimi kısıtlıyorsa o zaman “engelli” olan odur, ben değilim.

Günlük yaşamınızda sizi en çok zorlayan şey bedeniniz mi, yoksa içinde yaşadığımız sistemin kuralları mı?

38 yıllık hayatımda bedenimin sınırlarını, neleri yapıp neleri yapamayacağımı, noksanlıklarımı ve artılarımı –bazen acı tecrübelerle de olsa- öğrendim. Dolayısıyla bedenimi zorlayacak bir hareketi zaten yapmam. Ama sistemin kuralları konusunda aynı şeyi söyleyemiyorum. Annemin ünlü bir lafı vardır: “Beni Zekeriya yormadı ama sistem yordu” der. Ben de aynı fikirdeyim. Çünkü zaten harici engeller karşıma dikilivermese kendi hayatımı idame ettirecek bilince sahibim.

Belediyede çalışan bir kamu emekçisi olarak, çalışma hayatında karşılaştığınız görünür ve görünmez engeller nelerdir?

Beni en çok yoran ve yıpratan tabii ki “sosyal engeller” oldu. Amirinizin, çalışma arkadaşlarınızın sizi sadece dış görünüşünüze bakarak değerlendirmesi can yakıcı. Özellikle işe yeni girdiğim dönemde bu görünmez bariyerlerle çok karşılaştım. Örneğin ilk amirim bana “her gün işe gelmenize gerek yok Zekeriya bey” demişti. Aylarca bana iş verilmedi. İş arkadaşlarım aynı şekilde, beni torpille işe giren beceriksiz biri gibi görüyorlardı. Saygısızlık yapılmadı ama “Siz bu toplantıya katılmasanız da olur” gibi sözler duydum. Öğle aralarında iş arkadaşlarım yemeğe çıkarken kimse “siz de gelin” demedi. Ama ben çok çalışarak, kendimi ispat ederek çalıştığım birimde önemli bir eleman haline geldim. Yıllar içinde belediyemizin pek çok biriminde çalıştım. Çalıştığım birimlerde hep sorunları çözen, joker eleman konumunda oldum. Mesai arkadaşlarım bana saygı duymayı, yaptığım işin önemini öğrendiler. Fakat bütün bu kazanımlar kendi kişisel çabalarımla gerçekleşti.

Çalıştığınız kurumun fiziksel ve kurumsal yapısı, sizin ihtiyaçlarınıza ne ölçüde karşılık veriyor?

Sakat birey olarak bir kurumda işe girdiğinizde insanlar size soru dolu gözlerle bakmaya başlıyor. Sizi tanımadıkları ve bu alanda farkındalık sahibi olmadıkları için “nasıl çalışır, neye ihtiyaç duyar” gibi sorular cevapsız kalıyor. Burada önemli olan iletişim. Çalıştığım kurumda yıllar içinde masanın yüksekliğinden, asansörün darlığına, bilgisayarımın ortadan kayboluşuna kadar pek çok sorunla karşılaştım. Bunların çoğu çözülemeyecek sorunlar değiller ama amirlerinizin bu sorunları çözmeye niyetli olması gerekiyor. Bana uygun dizayn edilmiş bir masayı ilk günden beri isterken üç yıl önce zar zor sahip olabildim.

Türkiye’de kamu kurumlarının erişilebilirlik anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu anlayış sizce bir hak mı, yoksa hâlâ bir “lütuf” olarak mı görülüyor?

Erişilebilirlik bir yana, kamu kurumlarında istihdamın bile halen “lütuf” olarak görüldüğü bir ülkeyiz maalesef. Bunu üzülerek söylüyorum ama “hak verilmez alınır” anlayışı bizde tam olarak oturmadı. Bu konuda sistem kadar bizlerin de suçlu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Hak mücadelesine daha üst perdeden devam etmeli ve asla taviz vermemeliyiz. Toplumumuzda kanayan bir yara olan bu konu bağış yapılarak, mavi kapak toplanarak ve sakat bireye “merhamet” göstererek çözülemez. 

Cam kemik hastalığı gibi nadir ve kırılganlık içeren durumlar, mevcut şehir planlamasında nasıl yok sayılıyor?

Cam kemik hastaları olarak herhangi bir bedensel engelliden, örneğin omurilik felçli bir bireyden daha şanssız olduğumu söyleyebilirim. Fiziksel gücümüzün daha kısıtlı olmasının yanı sıra yanlış bir hareket yaptığımızda kemiklerimiz kolaylıkla kırılabiliyor. Ben bu farkı en çok engelli tuvaletlerinde görüyorum. Dışarıda tuvalete girmek her bedensel engelli için zorken mevcut engelli tuvaletlerini kullanmak bizim için çok daha zor olabiliyor. Cam kemik ülkemizde gerektiği kadar tanınırlığı olan bir hastalık değil. Örneğin Türkiye’de hala bir derneğimiz bile yok. Dolayısıyla bu hastalığa dair farkındalık her alanda çok çok az. Bugün, bir hastanenin ortopedi servisine gittiğinizde hala hastalığınızı tanımayan doktorlar mevcut. Sizi nasıl çalıştıracağını bilmeyen fizyoterapistler mevcut. Umudum, Türkiyeli cam kemik hastaları olarak kamuoyunda bir farkındalık oluşturabilmemiz. Bu alanda üzerime ne düşüyorsa seve seve yaparım.

Mimari tasarımın, aslında “sakatlığı üreten” bir unsur olduğunu düşündüğünüz somut örnekler nelerdir?

Yukarıda da söylediğim gibi: sakatlık kişiye özel bir hal ve oluş. Tekerlekli sandalye, işitme cihazı veya beyaz baston gibi yardımcı donanımlarla sokağa çıkan sakat bireyin, şehir yaşamına ayak uydurabilmesi gerekir. Ama böyle olmuyor. Tekerlekli sandalye kullanan bir birey olarak benim sokakta en çok dikkatimi çeken şeyler: yapmış olmak için yapılan, fizik kurallarına adeta meydan okuyan rampalar. Kaldırım taşlarındaki göçükler, çukurlar. Zaten ip gibi ince olan kaldırımın tam ortasına konan tabelalar veya lamba direkleri… Yama yapıla yapıla kevgire dönmüş sokaklar… Biraz kilolu bir insanın bile kullanamayacağı daracık asansörler… Açıkçası saymakla bitmez.

Teknoloji, sizin yaşamınızı kolaylaştıran bir araç mı yoksa erişim eksiklikleri nedeniyle yeni eşitsizlikler mi yaratıyor?

Y kuşağından bir insan olarak teknolojiden öncesini de sonrasını da görme fırsatım oldu. Teknoloji ve onun yarattığı sanal dünyanın en sevdiğim yanı herkesin bu dünyada eşit ve erişilebilir olmasıydı. Diğer en sevdiğim yanı ise anonimliğiydi. İnternet dünyasında önemli olan dış görünüşünüz ve bedeniniz değil yaptığınız paylaşımlar ve söylediğiniz sözlerdi. Örneğin, cam kemikli bir yazar olarak 1.90 boyunda, kas yığını bir basketbolcu karakteri yaratabilir ve o karakteri canlandırabilirdim. Şimdilerde sosyal medyadaki yozlaşma, yalan ve manipülatif içerikler, her şeyin ticarete dökülmesi gibi durumlar o eşitlik ortamını maalesef bozdu. Yapay bir dünyaya doğru evrilen teknoloji yeni eşitsizlikler yarattı. Fakat ben hala inanıyorum ki: teknoloji doğru kullanımla insan hayatını kolaylaştıran, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir araç olabilir. Önemli olan ne için ve nasıl kullandığımız.

İdeal beden” üzerinden kurulan toplumsal normlar, sizin kendinizi ifade etme ve var olma biçiminizi nasıl etkiledi?

Bazen çok sinirlendiğimde şöyle derim: “Bu ülke yalnızca 1.90 boyunda, kas yığını, heteroseksüel ve sünni Müslüman erkek bireylere göre bir ülke.” Ama bu sadece Türkiye’de yaşanan bir sorun değil tabi ki. Kişiyi bedensel ve düşünsel olarak ideal bir şablona oturtma girişimleri bütün dünyada var. Bu girişimleri kendi hayatımda ve çevremde gördükçe “farklı” olanın, topluma göre “eksik, hatalı, defolu” olanın haklarını savunma yönünde bir duyarlılık gelişti bende. Sakat bir birey olmasaydım yine de bu farkındalığa sahip olur muydum bilemiyorum ama doğru olan buymuş gibi geliyor. Hem konuşmalarımda hem de yazılarımda bu normların saçmalığını, anlamsızlığını savundum. Bu şablonlar aslında bize dayatılan kapitalist toplum yapısının eseridir. Düşene gülmek doğru olmasa da doğaldır ama bir kişiyi boyu, kilosu, ten rengi, dış görünüşü üzerinden zorbalamak ancak zeka yoksunluğunun belirtisidir. Bir cam kemik hastası olarak toplumsal normlara uygun değilim, olmayacağım. Buna rağmen varım ve var olmaya devam edeceğim.

Engellilik deneyiminizi yalnızca bireysel bir mücadele olarak değil, politik bir alan olarak nasıl konumlandırıyorsunuz?

İnanıyorum ki dünya üzerinde gördüğümüz, yaşadığımız her şey politiktir. Aristo’nun dediği gibi “insan politik bir hayvandır.” Bizi doğadaki diğer canlılardan ayıran budur. Büyüklerimiz bize öğüt verirken “biraz politik ol” derler ama aslında politika öyle bir şey değildir. Bence politika daha iyi yaşamak için inandığını savunmaktır. Engelli bireyler olarak eğer temel insan hakları için mücadele edeceksek; LGBTİ+ bireylerin hakları için de, göçmen hakları için de, çocuk hakları, kadın hakları ve hayvan hakları için de mücadele etmeliyiz. Sadece kendi haklarımız için ses yükseltip etrafımızda yaşanan diğer hak ihlalleri için sessiz kalırsak, mücadele ederken yanımızda kimseyi bulamayız. Kendi kişisel çabalarımla her alandaki hak ihlallerine dikkat çekmeye çalışıyorum.

Yerel yönetimlerin, özellikle belediyelerin, engellilerin bağımsız yaşam hakkını destekleme konusunda en büyük eksiklikleri sizce neler?

Yerel yönetimler ile engelli bireyler arasında görünmeyen bir duvar mevcut. Belediyeler engelli bireyi yardım edilmesi gereken kişiler olarak, engelli birey de belediyeleri yardım almak için başvurulacak merci olarak görüyor. Adana Kent Konseyi’nde çalıştığım yıllarda bu durumu net bir şekilde gördüm. Öncelikle bu değişmeli. Yerel yönetimin görevi şehirde yaşayan her vatandaşa eşit şekilde hizmet vermektir. Engelli bireye hizmet vermek yalnızca ona tekerlekli sandalye almak ya da belediyede işe sokmak değildir.

Sizin gibi kamu kurumlarında çalışan engelli bireyler için eşitlikçi bir çalışma ortamı nasıl mümkün olabilir?

Her şeyin başı iletişim diye düşünüyorum. Engelli birey ve çalıştığı kurum arasındaki ilişki olabildiğince şeffaf olmalı. Engelli birey nelere ihtiyacı olduğunu, nasıl çalışabileceğini amirlerine ve mesai arkadaşlarına açık ve net biçimde anlatmalı. Neyi yapıp neyi yapamayacağını belirtmeli. Çalıştığı kurum da personelinin en verimli şekilde iş yapabilmesi için imkanları sağlamalı.

Genç engelli bireylere, özellikle görünmez ya da nadir engellerle yaşayanlara ne söylemek istersiniz?

Öncelikle sokağa çıkmak en önemlisi. Zorlansanız da, sıkıntı yaşasanız da sokağa çıkmalı ve toplum tarafından görünür hale gelmelisiniz. Sokağa çıkarken ve toplumsal hayata karışırken yaşadığınız sıkıntıları yüksek sesle ama saygısızlık yapmadan dile getirmelisiniz. Asla hayata küsüp kendi içinize kapanmamalısınız. Bu süreçte tabi ki ailenin ve arkadaş çevresinin rolü çok önemli. Bazen dünyada tek başınıza kalmış gibi hissedebilirsiniz ama mücadeleye devam etmek çok önemli. Mücadele her şeydir.

Sizce asıl dönüşmesi gereken şey bedenler mi, yoksa bu dünyayı tasarlayan akıl mı?

Asıl dönüşmesi gereken tabi ki bu dünyayı tasarlayan üst akıl. Ama engelli bireyler olarak oturduğumuz yerden serzenişte bulunarak değişimi talep edemeyiz. Değişimin kendisi olmamız gerek. Dünyayı tasarlayan o kollektif aklın içinde bizim de akıllarımız olmalı. Dünyayı tasarlayanlar içinde biz de olmalıyız çünkü biz de bu dünyada yaşıyoruz.

“Muzaffer’in Ölüm Uykusu” adlı eserinizde ölüm, kırılganlık ve yaşam hakkı arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Bu anlatı, engellilik ve “yaşamın değeri” tartışmalarına nasıl bir söz söylüyor?

“Ölmek, uyumak sadece… Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!” diyor Shakespeare. Kitabımın en uzun öyküsü olan “Muzaffer’in Ölüm Uykusu”nu bu sözden etkilenip yazmıştım. Hepimiz bir noktada hayatımızın sona ermesini, acılarımızdan kurtulmayı dilemiş olabiliriz ama ölüm bir çözüm değil. Fiziksel ya da duygusal olarak ne kadar kırılgan olsak da bize verilen yaşamda diretmeye devam etmeliyiz. Söylemesi kolay ama gerçekleştirmesi zor, biliyorum. Ama tek nihai çözüm bu bence.

“Ceylan” kitabınızda kurduğunuz dünya ve karakterler, “ideal beden” ve “kusurlu beden” ayrımını nasıl sorguluyor? Bu hikâyede toplumsal normlara karşı nasıl bir itiraz var?

Ceylan kadın cinayetleri, sınıf ayrımı, toplumsal adaletsizlik gibi konulara dikkat çekmeyi hedefleyen bir polisiye roman. Hikayede Ceylan adlı maktul ve soruşturmayı yürüten Sibel adlı komiser üzerinden sadece ideal beden kavramını değil, toplumun bireyi uyması için zorladığı bütün şablonları sorguluyorum.

Yazarlığınız ile kamu çalışanı kimliğiniz arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? “Muzaffer’in Ölüm Uykusu” ve “Ceylan” üzerinden, yaşadığınız deneyimleri edebiyata taşımak sizin için bir tanıklık mı, yoksa bir direniş biçimi mi?

İtiraf etmeliyim ki yazarlık her zaman benim için kamu çalışanı kimliğimden daha önemli olmuştur. Toplum yapısının bir parçası olmak için her insan gibi çalışmak, para kazanmak zorundayım. Ama hayallerim ve yazdıklarım yalnızca benimdir. Aslında yazmak da benim için bir zorunluluk, çünkü kendimi ancak bu yolla ifade edebildiğimi, hikayelerimi ancak bu şekilde anlatabildiğimi düşünüyorum. Yazarlık tabi ki önce bir tanıklıktır, daha sonra tanık olunan şeyler eğip-bükülerek bir hikaye oluşturulur. Benim yazma amacım binlerce yıl önce mağara duvarlarına resim çizen insanla aynı: “Ben varım, buradayım, anlatacak hikayelerim var” demek. Bu da bir direniş biçimidir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin