Bir insanın acısını, oy verdiği partiye bakarak değerlendirdiğimiz anda, sadece onu değil, kendi vicdanımızı da kaybederiz.
Madenciler günlerdir sokakta.
Haklarını arıyorlar.
Ve yine aynı manzara: polis şiddeti, gaz, cop…
Ama bu kez başka bir şey daha var.
Bir cümle dolaşıyor ortalıkta:
“Görsünler günlerini.”
Bu, ilk bakışta öfke gibi duruyor.
Ama aslında çok daha derin bir şey.
Çünkü bu cümle şunu söylüyor:
“Yaşadığın şeyi hak ettin.”
Ve tam burada bir eşik geçiliyor.
Bu artık bir politik tartışma değil.
Bu, insanlığın politik aidiyet üzerinden askıya alınması.
Bir insanın uğradığı haksızlığa bakarken
ilk refleksin onun oy verdiği parti oluyorsa,
orada vicdan geri çekilmiş demektir.
Yerine ne gelmiştir?
Bir tür iç hesaplaşma:
“Sen zamanında yanlış yaptın, şimdi bedelini ödüyorsun.”
Ama mesele bundan da eski.
Uzun yıllar boyunca muhalefetin en büyük sorunlarından biri şuydu:
Kendinden olmayanı anlamaya çalışmamak.
“Bu insanlar neden o partiye oy veriyor?” diye sormak yerine,
cevap baştan hazırdı:
“Bilmiyorlar.”
“Yanılıyorlar.”
“Manipüle ediliyorlar.”
Ve çoğu zaman daha da kestirme bir etiketle:
“Cahiller.”
Ve belki de en rahatsız edici olanı şu:
Onları suçlamak işimize geliyor.
Çünkü çok konforlu.
Kendimizi sorgulamak zorunda kalmıyoruz.
Kendi hatalarımızla yüzleşmiyoruz.
“Acaba biz nerede eksik kaldık?” diye sormuyoruz.
Onları bir kelimeyle etiketleyip —
“cahil” deyip —
dosyayı kapatıyoruz.
Ne kadar rahat.
Çünkü o zaman mesele artık karmaşık değil.
İnsanlar değil, hatalar var karşımızda.
Ve hatalarla empati kurulmaz.
Sadece silinir.
Bu bakış, farkında olmadan bir mesafe yarattı.
Sadece politik değil, insani bir mesafe.
Çünkü o noktadan sonra karşındaki artık bir insan değil,
düzeltilmesi gereken bir hata haline geliyor.
Aslında bu duygu yeni de değil.
Soma Maden Faciası sonrası yaşananları hatırlayanlarsınız…
Yerde bir madencinin tekmelendiği o görüntü, uzun süre hafızalardan çıkmadı.
Devlet adına orada bulunan bir yetkilinin o hareketi, sadece bir an değildi.
Bir sembole dönüştü.
Ama ardından gelen seçimlerde tablo değişmedi.
Ve işte tam o noktada bir kırılma yaşandı.
Bazıları için bu, sadece bir siyasi sonuç değildi.
Bir hayal kırıklığıydı.
Hatta zamanla bir öfkeye dönüştü.
Ve o öfke, yıllar içinde yer değiştirdi.
Eleştirinin yönü iktidardan çıkıp,
doğrudan o insanlara döndü:
“Bunca şeye rağmen hâlâ mı?”
İşte bugün “görsünler günlerini” diyen dil,
biraz da o birikmiş duygunun içinden çıkıyor.
Ama burada durup düşünmek gerekiyor:
Bir siyasi hayal kırıklığı,
bir insanın uğradığı haksızlığa karşı
duyarsızlaşmayı haklı çıkarır mı?
Oysa gerçek hayat bu kadar basit değil.
Belki onun doğru bildiği şey
senin için açık bir yanlıştır.
Ama o doğruya nasıl geldiğini anlamadan
onu bütünüyle silmek,
insanı siyasetin içine gömmektir.
Hiçbir insan,
inandığı şey üzerinden cezalandırılmayı hak etmez.
Yanılabilir.
Eksik bilebilir.
Farklı düşünebilir.
Ama bu, onun acısını değersiz kılmaz.
Ve tam da bu yüzden
“görsünler günlerini” dediğimiz anda
sadece bir cümle kurmuş olmuyoruz.
Bir çizgi çekiyoruz.
Ve o çizginin öte tarafına attığımız herkesle birlikte
kendi insanlığımızdan da bir parça eksiltiyoruz.
—
Ve bu yazı yazılırken yeni bir haber geldi.
Bağımsız Maden-İş sendikasına göre, Enerji Bakanlığı önünde günlerdir açlık grevinde olan yaklaşık 110 madenci, basın ve doktorların dahi alınmadığı bir ablukada beklerken bu sabah gözaltına alındı.
Yani mesele artık sadece bir tartışma değil.
Gerçek.
İnsanlar orada.
Aç.
Ve gözaltında.
Şimdi soruyu bir kez daha sormak gerekiyor:
Buna bakıp hâlâ
“görsünler günlerini” diyebiliyor muyuz?






Bir Cevap Yazın