“Her şey öldüğü yerde kalmıyor.”

— Nilgün Marmara

Görsel Betimleme: Görselin sağ üst köşesinde, geleneksel motiflerle bezeli, kırmızı ve lacivert ağırlıklı bir Türk halısı (veya şark köşesi halısı) yer alıyor. Halının bir köşesi havaya kalkmış durumda. Halının kalkmış olan o köşesinin altında, normalde gizli tutulan, “görünmemesi” gereken bir karanlık ortaya çıkıyor. Bu, toplumsal travmaların üzerinin örtülmesini temsil eden klasik “halı altına süpürmek” eylemine doğrudan bir gönderme. Halının altından dışarıya doğru, sanki toz zerreleriymiş gibi saçılan harfler ve kelimeler görülüyor. Bu kelimeler arasında şunlar seçilebiliyor: “İstismar, taciz, şiddet, zorba, ırkçı, fail” Arka plan, tozlu veya kumlu bir yüzeyi andıran, bej tonlarında dokulu bir yapıya sahip. Halının canlı renkleri ile altından çıkan siyah, parçalanmış harflerin yarattığı kontrast, anlatılmak istenen trajedinin ağırlığını vurguluyor. Eser, “Ölüm her şeyi affeder mi?” sorusuyla birleştiğinde, suçların ve toplumsal yaraların sadece zamanla veya kişinin ölümüyle yok olup gitmediğini; aksine o “halının” altında birikmeye devam ettiğini hatırlatıyor. Toz gibi dağılan harfler, bu gerçeklerin ne kadar derine işlediğini ve aslında her an gün yüzüne çıkmaya hazır olduklarını simgeliyor.

“Ölünün arkasından konuşulmaz…” Peki böyle bir atasözüne sığınarak, karanlığı aydınlığa mı tercih ediyoruz aslında? Ölüm, bir insanı gerçekten aklar mı yoksa sadece gerçeğin üstünü mü örter? Bu cümle sanki hepimizin üstüne ağır bir sorumluluk yükü bindirmiyor mu? Bizler de bu yükü taşımamak için, haliyle “erdemli olmanın” da verdiği dayanılmaz hafiflikle, rahatsız edici olanın üstünü kolayca kapatabiliyoruz. Bu da ölümü kutsayan toplumlarla ilgili çok önemli bir sorunu tekrar gün yüzüne çıkarıyor: “konuşulmasındansa; çözüm için iletişim kurulmasındansa, halının altına süpürmenin tercih edilmesi…” 

Bir takım “maddi” sebeplerden dolayı yönlendirmelerle ortaya çıkan bu durum, yüzleşmektense “yok sayma”nın, geçmişte konuşulmamış kötülüklerin geleceğe yansımasının ve bu yüzden tarihin tekerrür etmesinin belki de en temel örtüsü…  

Kötülüklerin konuşulmamasından fayda sağlayabilecek bazı güçler, gerçeklerin üstünü örtbas ederek bazı olayların tabulaştırılmasına ihtiyaç duymuşlar. Kendi iktidarının devamlılığı adına… Mesela din, aile, devlet, seks, kadın, çocuk, ölüm… E, haliyle bu konuları konuşmak birer tabu haline gelince, tarihin sayfaları da dürüstçe yazılmıyor, susuluyor. Bu anlamsız sessizliği de ölen kişinin kendini savunamayacağıyla açıklıyoruz; tek taraflı bir diyaloğa mahal vermenin günah sayılacağıyla ya da demokratik olmakla açıklıyoruz.  Sonra ismine saygı diyoruz, erdem diyoruz. Ölümü kutsallaştırmanın bedelini ödemek yerine sağır olmayı tercih ediyoruz ve zamanla da unutuyoruz. Unutmak da kötülüklerin, yanlışların tekrarlanmasına sebep oluyor. 

Peki, iyilere ya da mağdurlara karşı bir sorumluluğumuz yok mu?
Bu yüzden sorulacak en temel soru şu: Neden ölünün ardından konuşmayalım? Eğer kötü bir insan ölmüşse, neden “kötüydü” demeyelim? Çünkü gidişatı değiştirebilecek güce sahip bazı hayatlar vardır; başkalarına zarar verdiyse, çoktan ölmüş olsalar da bu zarar yok olmaz. Tarih tekerrürden ibaret olmasın, kötülükler karanlıkta kalmasın diye çabalayacaklarına, ışığı kıstıkları için verdikleri zararın telafisi olmaz; dolayısıyla mağduriyet bedenlerle birlikte gömülmez. Bu yüzden konuşmak, hatırlamayı gerektirir. Hatırlamak ise rahatsız eder. Dolayısıyla hafızayı yok etmek konforludur. Bunun için de iyi düşünülmüş bir tasarım, bir inşa gerekir… Tıpkı gurme bir menü gibi — önce ‘erdem’le marine edilmiş ‘saygı’ sunulur, sonra konuşulması gereken konular tabulaştırılır ve ‘ölülerin ardından konuşulmaz’ adıyla halka servis edilir. Halk buna saygı gösterir ve konuşmamaya başlar. Bunun sonucunda yapılanlardan kimse sorumluluk almaz, hesap sorulmaz ve hesap vermez hale gelir. Patriyarka da bundan beslenir. 

Çünkü ölümü kutsallaştırdığımızda, aynı zamanda ona hak etmediği bir temizlik de yüklüyoruz. Sanki ölüm, insanı arındıran bir şeymiş gibi… Sanki bir insan öldüğünde, hayatındaki bütün keskin kenarlar törpüleniyormuş gibi… Böylece dün konuşulamayanlar, bugün artık hiç konuşulamaz, dün yarım kalan cümleler, bugün hiç tamamlanmaz oluyor. Mantık; nasıl olsa merhum gömüldükten sonra melekler tarafından zaten sorgulanacak ve cevapları değerlendirilecek ya; bu yüzden biz fanilere iş düşmez.  

Oysa ölüm bir karakter değişimi değil ki; sadece o hayatın sonlanmasıdır.  Soruyorum; bizlere niye iş düşmesin? Eğer Allah biz kullarına akıl verdiyse, neden aklımızı iyi ve doğru insan olmak adına adalet için kullanmayalım? Bedenin üstünün toprakla kapatılması, geride bırakılanları, gerçekleri daha görünür kılmaz mı; eğer geçmiş hakkında konuşmaya cesaret edersek… Çoğu zaman da etmeyiz. Çünkü kimimiz hayattayken bile eleştirilemez. İsimleri/sıfatları birer dokunulmazlık zırhıdır. Ölüm onlar için bir son olmaktan çıkar, bir koruma kalkanına dönüşür. Bu dokunulmazlık zırhı toprak altında da sahibini korumaya devam eder. Bu zincirleme de konuşulanların hep “abartı”, “iftira” ya da “yanlış anlaşılma” diye geçiştirilmesiyle sona erer.

Durum sadece eleştirilemez değil, aynı zamanda kutsallık kisvesi adı altında sorgulanamaz da olur. Bu zırhlar her zaman unvanlardan/sıfatlardan beslenir.
“Mükemmel babaydı.” 
“Gerçek bir dosttu.”
“Büyük bir akademisyendi.”
“Önemli bir tarihçiydi.”
“Değerli bir sanatçıydı.”
“Derin bir filozoftu.”
“İyi bir liderdi.”

Sanki bu sıfatlar, insanın başkalarına ne yaptığıyla ilgili soruları geçersiz kılabilirmiş gibi…Oysaki unvanlar, kişinin ne bildiğini gösterir, nasıl biri olduğunu değil… Birinin iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir aile reisi olması, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş, iyi bir eleman olması; gerçekten iyi bir insan olduğunu gösterir mi? Ya da etrafına göre iyi bir insan olması, kötü bir eş, kötü baba, kötü evlat olduğu gerçeğini yok mu sayar? Dışarıda kadınlara kibar davranan,
saygılı görünen, evinde eşine şiddet uyguluyorsa, iyi bir insan mıdır? Hangi bahane şiddeti açıklayabilir? Birinin bir yerde nazik, duyarlı, samimi başka bir yerde zalim olması…Onu iyi yapar mı?

İyilik seçmeli olamaz. Ya iyisindir ya kötü… “Birazcık kötü canım ne olacak, o kadar da olur; saf kötü değil en azından” ya da “Bir kereden bir şey olmaz” mantığıyla iyi bir insan olmanın ihtimali nedir mesela? Bunun bir oranı var mıdır? Bazen kravat takıp, takım elbise kılığında da çıkar karşımıza bu soru… Bir katil, öldürdükten sonra, kravat takmış… birini taciz ettikten sonra takım elbise giymiş… Bu görüntü onların iyileşmesi mi demek? Mesela -ne kadar iyi olursa olsun- çocuğunu istismar edenin gerçekten cennete gitme olasılığı var mı? Yalan söylemiş, dolandırmış, ihanet etmiş, şiddet göstermiş veya sorumluk almaktan kaçınmış, yanlışa sesini çıkarmamış herkes sorgudan, cezadan muaf mıdır?  Böyle insanlar sadece öldü diye susmak zorunda mıyız?

Kötü bir insan öldüyse, kötü bir insan öldü diyebilmeliyiz…Bu saygısızlık değildir, çünkü ölen “cevap hakkı”nı zaten yaşarken kullanmıştır. Bu yüzden bazı ölümlerden sonra gelen suskunluk, devamlılığı zorunlu hale getirir. Gücün devamlılığını… Kötü birinin ardından susmak, onun hatırasını değil, onun kurduğu düzeni korumaktır aynı zamanda. Çünkü ölüm hiç kimseyi aklayamaz, bu yüzden kimseyi affetmemeli!

Çünkü bazı insanlar öldüğünde geride sadece bir hayat değil, kapanmamış bir dosya bırakır.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin