Bu yazı, “Kadın nasıl özne olur?” sorusundan ziyade, halihazırda kesişimsel mücadelenin bir öznesi olan kadının bu öznelliğini icra etmesinin önüne hangi sistemik bariyerlerin çekildiği üzerine düşünmeyi ve düşündürmeyi amaçlamaktadır. Kadın; kendi arzusu, kararları ve sınırlarıyla bizatihi bir öznedir. Ancak, tarihten günümüze heteroseksüel ilişki pratiklerinin bu öznelliği hem bir “arzu nesnesi” hem de bir “mülkiyet nesnesine” indirgemek için dijital ve fiziksel alanda çeşitli mekanizmalar işlettiğini göstermektedir (Vatandaş & Kılıçarslan, 2021). İlişkilenme dinamiklerinde erkek arzusu “insani ve evrensel bir meşruiyet” kazanırken, kadının arzusu meşru kabul edilen erkek arzusunun çevresinde şekillendirilmekte ve bu bağlamda ya bastırılmakta ya da tamamen görünmez hale gelmektedir. Meselenin özü, kadının özne olamaması değil; erkek arzusunun evrensel bir meşruiyet zırhına bürünerek kadının öznelliğini bir “bariyer” veya “aşılması gereken bir engel” olarak kodlamasıdır (Gavey, 2019).

Arzu ve denetim: Aşkın işgal mantığına dönüşümü

Çeşitli perspektif ve düşünürlere göre aşk üzerine çeşitli söylem ve aktarımlar mevcut olsa da aşk, en temel tanımıyla karşındaki insanı maddi ve manevi bir özne olarak tanımak, onun bizden bağımsız hakikatine saygı duymaktır fakat toplumsal bilinç dışımız hukuksal mekanizmalarla, medya ve iletişim mekanizmalarıyla, kültürel ilişkilenme dinamikleri ile, neye “aşk” diyeceğimizi ve neyi “romantik” bulacağımızı çoktan örgütlemiş durumdadır. Tam bu noktada keskin bir ayrım göze çarpmaktadır: Gerçekten romantik olan ile romantikleştirilen arasındaki uçurum. Gerçek bir ilişkilenme, ötekinin bizden bağımsız bir hakikati, bir sınırı ve bir arzusu olduğunu tanımayı gerektirir (Benjamin, 1988). Bu, hırpalamanın ve denetimin olmadığı bir “karşılıklı tanım ve tanınma” alanıdır. Oysa bugün “tutku” diye pazarlanan şey; sahip olma, denetleme ve kadının özerkliğini yok sayma biçimlerinin romantize edilmeye çalışılan bir tezahürüdür. Birini sevmek ile bir başkası üzerinde hak iddia etmek arasındaki fark silindiğinde, aşkın yerini işgal mantığı alır.Bunun sonuçlarını ise son zamanlarda da hukuksal mekanizma bağlamında, gündeme gelen kadın cinayetlerine dair davaları göz önünde bulundurduğumuzda, cinselliği reddetmenin mahkemede “ haksız tahrik indirimi” ile ilişkilendirildiğini görüyoruz. ​

Erkekler arası gizli sözleşme ve “gölge” onayı

Meselenin en sarsıcı düğümü şurada atılmaktadır: Bir kadının kendi ağzından çıkan kesin bir “hayır” cevabı, neden bir müzakere başlangıcı veya aşılması gereken bir “naz” olarak görülür de; “hayatımda biri var” beyanı aniden o kadından uzak durulması için mutlak bir saygı yaratır? Burada saygı duyulan şey kadının iradesi değildir. Devreye giren, erkekler arası o kadim ve sessiz “mülkiyet sözleşmesi”dir (Connell & Pearse, 2020). Fail, kadının sınırını bir özne olduğu için değil, o sınırın sözde bir başka erkeğe “ait” olduğunu düşündüğü için tanımaz. Kadın, kendi başına bir sınır çizme yetkisinden mahrum bırakılır; sınır ancak bir “başka erkek” veya dışsal faktör aracılığıyla meşruiyet kazanır. Bu, kadının sesinin ancak bir erkeğin gölgesiyle birleştiğinde duyulabildiği sarsıcı bir ikincil nesneleştirme pratiğidir (Fredrickson & Roberts, 1997).

Tarihsel olarak üretilmiş erkeklik biçimleri ve mülkiyet mantığı

Hegemonik erkeklik pratikleri; sahip olma, koruma ve ısrar üzerinden bir mülkiyet ağı örer (Messerschmidt, 2018).

Sahip Olma: Kadın kazanılması gereken bir ödül olduğunda, onayı sadece formalitedir. Önemli olan erkeğin “kazanması”, stratejisidir.

• Koruma: Genellikle “korunan” şey kadının özneliği değil, erkeğin kendi arzusunun nesnesidir.Kadının kendi kararları, kendi sınırı, bu sözde koruma içinde göz ardı edilir.

•  Israr: Israr, “tutkulu erkek” imajıyla romantikleştirilmektedir. Ancak bu tutku, karşıdakinin özneliğini tanımamaktadır. Kadının “hayır”ını duymamakta, duymak istememektedir. Israr, onayın çalınmasıdır.

• Kıskançlık: “Çok seviyor” diye yorumlanan kıskançlık, aslında kadının kendi başına var olma hakkını tehdit etmektedir. Kadının diğer ilişkileri, kendi sosyal çevresi, kendi özerkliği bu kıskançlık pratiğiyle sınırlandırılmaktadır.

Erkekler Arası Suç Ortaklığı: Başka bir erkeğin partnerine yaklaşmamak, etik bir duruştan ziyade erkeklik hiyerarşisi içindeki bir “hak” takasıdır (Connell & Pearse, 2020).

Bu pratikler, kadının onayını ve sınırını sistematik olarak ihlal etmekte; ancak toplumsal olarak “normal”, “romantik”, hatta “sevimli” olarak yeniden paketlenmektedir. Bu noktada, hegemonik erkeklik pratiklerinin yalnızca güç ve tahakküm üzerinden değil, aynı zamanda “kırılgan erkeklik” dinamikleri üzerinden de işlediğini görmek gerekir. Vandello Joseph A. ve Bosson Jennifer K. tarafından ortaya konulan “precarious manhood” (kırılgan erkeklik) yaklaşımına göre erkeklik, kadınlıktan farklı olarak biyolojik bir veri değil; sürekli kanıtlanması gereken, kaybedilme tehdidi altında olan sosyal bir statüdür (Vandello & Bosson, 2013). Bu nedenle erkeğin otoritesini, arzusunu ya da kontrolünü tehdit eden her durum —özellikle kadının “hayır” demesi, sınır koyması veya özerkliğini ifade etmesi— erkeklik statüsünde bir “aşınma” olarak deneyimlenebilir. Bu kırılganlık, çoğu zaman daha fazla kontrol, ısrar, kıskançlık ve hatta şiddet ile telafi edilmeye çalışılır. Böylece kadının sınır ihlali, yalnızca bir “arzu meselesi” değil; aynı zamanda erkekliğin kırılganlığını yeniden tesis etme girişimi haline gelir. Bu bağlamda, romantikleştirilen ısrar ve tahakküm pratikleri, yalnızca hegemonik erkekliğin bir uzantısı değil; aynı zamanda onun kırılgan erkekliğin bir inşasıdır da aynı zamanda.

Özne inkarı ve nesneleştirme

Burada nesneleştirme iki katmanlıdır (Fredrickson & Roberts, 1997): Birincil düzeyde kadının bizzat kendi iradesi yok sayılır. İkincil düzeyde ise kadının sınırı ancak “bir başka erk figür” olduğunda meşruiyet kazanır. Kadına dolaylı yoldan şu mesaj verilir: “Senin sesin sınır çizmeye yetmez; sınırının tanınması için bir erkeğin himayesi altında olmalısın.” Bu durum, kadının kendi özneliğine olan güvenini zedeleyen, kimi zaman onu stratejik bir “aitlik” performansı sergilemek zorunda kalmaya ve kendi sesini susturmaya (self-silencing) zorlayan derin bir sorundur (Jordan, 2017). Bu bağlamda, kadının kendi sesini bastırmaya zorlanması yalnızca bireysel bir baş etme biçimi değil; ilişkisel kopuklukların üretildiği bir sistem içinde ortaya çıkan, Judith Jordan’ın tanımladığı anlamıyla karşılıklılığı zedeleyen bir “ilişkisel ihlal”dir. (Jordan, 2017)

Sonuç: Özneliği savunmak

Sonuç olarak kadın zaten bir öznedir. Yaşamın her alanında kadının özneliğinin sesini boğan ve sınırlarını müzakereye açan bu mülkiyet odaklı bariyerleri deşifre etmek, “kişisel olan politiktir” ilkesini, gerek terapi odalarında gerek ilişkilenmelerde gerekse “arzu” kavramının erk figürlerin tekelinde konumlanmasına dair süreç ve mekanizmaları görünür kılmaktadır. Gerçek bir ilişkilenme, ötekinin bizden bağımsız bir arzusu ve sınırı olduğunu tanımayı gerektirir. Bu tanıma hali, bir ötekiyle kurulan ilişkinin önüne geçmediği bir arzu ile mümkündür yani bir ilişkilenme dinamiğinde karşılıklı tanıklık ve paylaşım süreçlerinin önüne “işgal ve sömürü” pratikleriyle benzer “sahiplik ve nesneleştirme”nin geçmediği bir pratikle mümkündür.

​Unutulmamalıdır ki; birini tüm öznelliğiyle özlemek ile onu kaybedilmiş bir nesne olarak “el altında tutulan” bir eşya gibi konumlandırmak bambaşka şeylerdir. Kadının “hayır”ının başka hiçbir dışsal meşruiyete ihtiyaç duymadan, kendi başına mutlak bir beyan olarak tanınması; bu sistemik bariyerlerin yıkılmasındaki ve gerçek sevgi eyleminin başlamasındaki ilk adımdır.

Kaynakça

Benjamin, J. (1988). The bonds of love: Psychoanalysis, feminism, and the problem of domination. Pantheon Books.

Connell, R. W., ve Pearse, R. (2020). Gender: In world perspective (4. baskı). Polity Press.​

Fredrickson, B. L., ve Roberts, T. A. (1997). Objectification theory: Toward understanding women’s lived experiences and mental health risks. Psychology of Women Quarterly, 21(2), 173–206. https://doi.org/10.1111/j.1471-6402.1997.tb00108.x

Gavey, N. (1989), Feminist Poststructuralism and Discourse Analysis. Psychology of Women Quarterly, 13: 459-475. https://doi.org/10.1111/j.1471-6402.1989.tb01014.x

Gavey, N. (2019). Just sex? The cultural scaffolding of rape (2. baskı). Routledge.

Illouz, E. (2019). The end of love: A sociology of negative relations. Oxford University Press.

Jordan, J. V. (2017). Relational–cultural therapy (2. baskı). American Psychological Association.

Langford, W. (1999). Revolutions of the heart: Gender, power and the delusions of love. Routledge.

Layton, L., & Leavy-Sperounis, M. (2020). Toward a social psychoanalysis: Culture, character, and normative unconscious processes. Routledge.

Messerschmidt, J. W. (2018). Hegemonic masculinity: Formulation, reformulation, and amplification. Rowman & Littlefield.

Vandello, J. A., & Bosson, J. K. (2013). Hard won and easily lost: A review and synthesis of theory and research on precarious manhood. Psychology of Men & Masculinity, 14(2), 101–113. https://doi.org/10.1037/a0029826

Vatandaş, S., ve Kılıçarslan, S. (2021). Dijital şiddet ve toplumsal cinsiyet: Kadınların dijital şiddet deneyimleri üzerine bir araştırma. Toplum ve Sosyal Hizmet, 32(4), 1361-1388. https://doi.org/10.33417/tsh.945391

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin