Sokakta yaşayan hayvanlara ilişkin tartışma, uzun süredir çoğunlukla güvenlik, kontrol, toplama ve barınak politikaları üzerinden yapılıyor. Oysa mesele yalnızca sokakta kaç hayvan bulunduğu ya da bu hayvanların nerede yaşayacağı sorusundan ibaret değil. Aynı zamanda çocukların hayvanlarla nasıl bir ilişki kurmayı öğrendiği, toplumda hayvan korkusunun nasıl üretildiği, kamusal alanın kimlerle paylaşılabileceğinin nasıl öğretildiği ve birlikte yaşam kültürünün hangi araçlarla kuşaktan kuşağa aktarıldığıyla da ilgili.
Prof. Dr. Esra Gedik’in “Kentin Kıyılarında Mücadeleler: Sokak Köpekleri, Hayvan Hakları Aktivizmi ve Türkiye’de Kentsel Yönetişim” başlıklı çalışması da tartışmayı tam olarak bu daha geniş çerçeveye taşıyor. Çalışma, sokakta yaşayan hayvanları yalnızca bir hayvan hakları meselesi olarak değil; kamusal mekân, kent hakkı ve kentsel yönetişim açısından ele alıyor. Belediyelerin güvenlik, kontrol, toplama ve görünmez kılma odaklı yaklaşımı ile aktivistlerin bakım, dayanışma, birlikte yaşam ve kentsel yurttaşlık anlayışı arasındaki gerilimi görünür hale getiriyor. Röportaj boyunca da sokak köpeklerinin aslında kentin nasıl ve kimler için yönetildiğini anlamaya yarayan bir “mercek” olduğu vurgulanıyor.
Bu çerçevede tartışmanın merkezindeki soru yalnızca “Sokak hayvanlarıyla ne yapılmalı?” değil. Daha temel bir soru var: Kamusal mekân kimin? Kent yalnızca insanların ihtiyaçlarına göre düzenlenen bir alan mı olmalı, yoksa insanlarla birlikte yaşayan diğer canlıların varlığını da hesaba katan bir ortak yaşam alanı olarak mı düşünülmeli? Gedik’ten dinleyelim.
Sokakta yaşayan köpekleri yalnızca hayvan hakları bağlamında değil, kentsel yönetişim meselesi olarak da ele alıyorsunuz. Bu yaklaşımı biraz açar mısınız?
Sokak hayvanları ile ilgili yeni yasa tartışmaları başladığında hem ulusal hem de uluslararası alan yazında bu konu nasıl tartışılmış onu araştırmaya başladım. Uluslararası alan yazında kent ve hayvanlar, özelde köpekler konusunda ilişkilendirilen araştırmalar ile karşılaştım. Ben de Türkiye’de kent/kentsel yaşam (bu yaşamın nasıl düzenlendiği) ve insan dışı canlılar ile nasıl ilişkilendirilebilir bunu incelemek istedim.
Bu çalışma kapsamında, çalışmadaki görüşmecilerimin belirttiği sokak köpeği bir “konu” değil, bir mercek. Onun üzerinden kentin gerçekte kim tarafından, hangi mantıkla yönetildiğini görebiliyorsunuz. Bir belediyenin “toplatma” kararı aldığı anda, aslında sadece hayvanlarla ilgili değil, kamusal alanla ilgili çok şey söylüyor: kimin/hangi canlının o alanda görünür kalmaya hakkı olduğuna, kimin/hangi canlının “düzeni bozan” olarak kodlandığına dair bir karar bu.
Bu nedenle araştırmamda, görüşmecilerimin köpeği bir sorun olarak değil, kentsel yönetişimin gerçek işleyişinin açığa çıktığı bir zemin, bir kriz noktası olarak gördüğü ortaya çıktı. Yani mesele “köpekleri ne yapacağız” değil, “bu kenti kimin için, hangi değerlerle yönetiyoruz” sorusu çerçevesinde bir yaklaşımın yansıması bu.
“Bu mücadele yalnızca hayvanlar için değil; kamusal mekân, kent hakkı ve yönetişimin geleceği içindir” diyorsunuz. Sokak hayvanları tartışması kent hakkıyla nasıl kesişiyor?
Kent hakkı dediğimizde genelde Lefebvre’den beri süregelen bir fikirden bahsediyoruz: kentte kalma, ona ait olma, onun üretimine katılabilme hakkı. Benim yaptığım şey bu kavramı biraz zorlamak, insan-dışına da açmak.
Çünkü eğer kamusal mekân sürekli temizlenen, düzenlenen bir alan olarak kurgulanıyorsa, uluslararası araştırmalarında gösterdiği gibi, bu mantık er ya da geç toplumlarda insanlar için de aynı şekilde işlemeye başlıyor -evsizler, seyyar satıcılar, göçmenler, kadınlar- tam olarak aynı düzenleme diliyle dışlanıyor zaten.
Çalışmadaki görüşmecilerim sokak köpeği mücadelesini bu yüzden bir tür erken uyarı sistemi, bir test alanı olarak görüyor: kent kimin için tasarlanıyor sorusunun en açık, en görünür biçimde sorulduğu yer burası şeklinde ifade edildi sıklıkla.
Toplama ve hapsetme politikaları kent yönetimi açısından ne anlama geliyor? Bu politikalar gerçekten çözüm mü, yoksa sorunu görünmez kılma yöntemi mi?
Bulgularım bu konuda bence oldukça net konuşuyor: görüşmecilerimin vurguladığı, bu politikaların kalıcı bir çözümden çok geçici bir düzenleme pratiği olarak işlediği yönünde.
Köpek ortadan kalkmıyor, sadece gündelik kamusal deneyimin dışına taşınıyor. Bu, kentsel hizmet planlamasında sıkça karşılaşılan bir eğilimi hatırlatıyor: kaynak ve kapasite kısıtları nedeniyle, sorunun kök nedenine yönelik uzun vadeli yatırım yerine, görünürlüğü azaltan kısa vadeli müdahaleler tercih edilebiliyor.
Görüşmecilerim için bu yaklaşımın kalıcı bir çözüm sağlamadığı, daha çok soruna zaman kazandıran bir uygulama olduğu yönünde ortak bir kanı vardı.
Belediyelerin toplama politikaları yalnızca hayvanları mı etkiliyor, yoksa mahalle ilişkilerini, gönüllülüğü ve kamusal katılımı da dönüştürüyor mu?
Kesinlikle hayır, yalnızca hayvanları etkilemiyor; bu bence araştırmamın en çarpıcı bulgularından biri. Görüşmecilerim kendi deneyimleri çerçevesinde bu politikaların mahalledeki dayanışma ağlarını, gönüllü bakım pratiklerini, insanların kendi aralarında kurduğu kamusal katılım biçimlerini de doğrudan etkilediğini, dönüştürdüğünü, hatta bazen daralttığını dile getirdiler.
Çünkü bu köpeklere yıllardır bakan, onlarla günlük bir ilişki kuran, insanların bu pratikleri de sosyal medyada olumsuz bir şekilde etiketlenebiliyor. Bu hashtagleri burada sıralayarak bu etiketlerin daha da görünür olmasını sağlamak istemiyorum.
Yani mesele giderek köpekten insana kayıyor. Örneğin bir görüşmecim aynı mahallede sadece iki yıl içerisinde «cennetliksin sen teyzeden, itçi deliye» nasıl dönüştüğünü aktardı. Çoğunluğu kadın olan bu dayanışma ağlarında, kadınların bakım verme pratiklerinin aile alanının dışına çıkarak insan dışında bir canlıya yönelmesinin de zaman zaman sorunlaştırıldığını görüyoruz.
Sokakta hayvan bakan gönüllüler çoğu zaman kriminalize ediliyor ya da hedef gösteriliyor. Oysa çalışmanız bu pratikleri kentsel yurttaşlık biçimi olarak ele alıyor. Neden?
Çünkü görüşmecilerim bu bakım pratiklerini çok değerli buluyorlar: resmi olmayan, hiçbir kurumun görevlendirmediği ama fiilen kamusal alanı yeniden kuran, yeniden anlamlandıran bir eylem bu.
Görüşmelerimde bunu bir tür toplumsal dayanışma ağı, bir sivil katılım biçimi olarak konumlandırdılar; belediyelerin kurumsal kapasite kısıtları ya da eksik uygulamalar nedeniyle karşılayamadığı bir ihtiyacı, sıradan yurttaşlar kendi inisiyatifleriyle karşılıyor. Bu, klasik siyasi katılım biçimlerinin, oy vermenin ya da dilekçe yazmanın dışında kalan ama bence tam anlamıyla bir yurttaşlık pratiği. Belki de en samimi, en gündelik biçimi.
Burada önemli bir ayrımın altını çizmek isterim: görüşmecilerimin büyük bölümü, bu bakım pratiğinin düzensiz, plansız bir besleme faaliyetinden ibaret olmadığını özellikle vurguladı. Hatta kendileri de gelişigüzel yiyecek bırakan, örneğin bayat veya küflü ekmeği rastgele çevreye saçan yaklaşımlara eleştirel yaklaşıyorlar; çünkü bunun hem hayvan sağlığı hem de mahalle ilişkileri açısından sorun yarattığını düşünüyorlar.
Onların tarif ettiği şey bir kaba mama koymaktan çok daha kapsamlı bir sorumluluk: sokak hayvanları ile kent sakinleri arasında bir denge kurma çabası. Yani beslenme noktalarının düzenli tutulması, komşularla iletişim kurulması, hayvan sağlığının takip edilmesi gibi unsurları da içeren, örgütlü bir dayanışma ağı içinde yürütülen bir pratik bu.
Bu ayrım benim için tam olarak kentsel yurttaşlığı tanımlayan şey. Çünkü yurttaşlık, bir hakkı ya da ihtiyacı sadece talep etmek değil, aynı zamanda o talebin toplumsal sonuçlarını da üstlenmektir. Görüşmecilerimin kurduğu bu dayanışma ağları, hem hayvana bakmayı hem de bu bakımın mahalledeki diğer insanlarla uyumlu, sürdürülebilir bir şekilde yürümesini önemsiyor.
Bu da bana, onların savunduğu şeyin aslında “hayvanları önceleyip insanları göz ardı etmek” değil, ikisi arasında birlikte yaşanabilir bir denge kurmak olduğunu gösteriyor — kentsel yurttaşlığın tam da içerdiği şey bu.
“Türlerarası yurttaşlık” kavramı sokakta yaşayan hayvanlar için ne ifade ediyor? Hayvanları kentin sakini olarak düşünmek pratikte neyi değiştirir?
Bu kavramı kullanırken asıl derdim, yurttaşlığı sadece insanlar arası bir ilişki olmaktan çıkarıp insan-hayvan birlikteliğine doğru genişletmek.
Pratikte bunun anlamı şu: köpek artık kentin bir “kullanıcısı” ya da kentte tesadüfen bulunan bir obje olarak değil, gerçek bir sakini olarak düşünülüyor; yani planlama yaparken, mekân tasarlarken, politika üretirken hesaba katılması gereken bir varlık olarak.
Örneğin, Yozgat’ta köpek sahiplerinin köpeklerini güvenle oynatabileceği, onlara özgü tasarlanmış bir alan bulunmuyor. Ben araştırmamda insan-merkezli yönetişim anlayışını tam olarak bu yüzden sorguluyorum; posthümanist bir bakış açısı benimsemem de buradan geliyor. Çünkü pek çok insan kentte sadece insanlarla yaşamıyor, insan dışı canlılarla birlikte yaşıyor.
Yasanın ardından sokakta yaşayan hayvanların kamusal alandaki varlığı nasıl tartışılır hale geldi? Bu tartışma kent hakkı açısından ne tür riskler taşıyor?
Görüşmecilerimin ifade ettiği risklerden biri şu: “toplatma” uygulamasının hijyen gerekçesiyle giderek daha geniş kabul görmesi, benzer gerekçelerin zamanla başka gruplara da uygulanabileceği bir emsal oluşturabilir; kediler, martılar, yılkı atları da benzer bir dille kolayca gündeme gelebiliyor.
Yani çalışmaya katılanlar için mesele hiçbir zaman sadece köpekler olmadı; asıl mesele kamusal alanın kimin için, hangi ölçütlerle “düzenlenebilir” sayıldığına dair bir eşiğin nasıl belirlendiği.
Sokakta yaşayan hayvanlara ilişkin hak temelli bir kent politikası nasıl kurulabilir?
Çalışmada görüşmecilerim radikal bir şey önermiyor aslında, sadece zaten var olanı görünür kılmayı öneriyor: aktivist ağların, gönüllülerin yıllardır sessizce kurduğu bakım, dayanışma ve alternatif yurttaşlık pratiklerini enformel, marjinal bir şey olarak görmek yerine, bunları resmi kent politikasının doğal bir bileşeni haline getirmek gerekiyor.
Belediye ile sivil toplum arasında bir çatışma değil, gerçek bir müzakere ve ortaklık zemini kurmak. Sokakta yaşayan hayvanları bir “sorun” olarak değil, kentin zaten bir parçası olan bir varlık olarak planlamaya dahil etmek; hak temelli bir kent politikasının başlangıç noktası tam olarak burası.
Bunu gerçekleştirmiş örnekler mevcut. Hollanda Modeli: zorunlu kayıt ve mikroçip uygulaması, güçlü hayvan koruma mevzuatı, yaygın kısırlaştırma kampanyaları ve sahiplenmeyi teşvik eden yerel politikaların bir arada yürütülmesiyle sıfıra yakın sokak köpeği oranına ulaşılmış bir örnek.
Bhutan: devlet destekli, uzun soluklu bir ortaklık modeli. Bhutan hükümeti, bir hayvan refahı kuruluşuyla 14 yıllık bir kısırlaştırma-aşılama-geri bırakma programı yürüterek serbest dolaşan köpeklerde yüzde 100’e yakın kısırlaştırma ve aşılama oranına ulaştı.
Hindistan, Lucknow: mahalle ölçeğinde katılımcı bir model. Burada tam olarak çalışmada ortaya çıkan şey uygulanmış: sakinler kendi mahallelerini bölgelere ayırıp bir sivil toplum kuruluşuyla birlikte kısırlaştırma ve aşı kampanyaları organize ediyor.
Yani bakım pratiği enformel kalmıyor, resmi bir programla birleşiyor; çalışmada vurgulanan “gönüllü ağlarını resmi politikanın bileşeni haline getirmek” fikrinin somut bir karşılığı.





Bir Cevap Yazın