Yeşer Sarıyıldız, içerik üretimine dijital mecralarda başlayan; kadın deneyimi, teknoloji ve ifade özgürlüğü gibi kavramları sadece tartışmakla kalmayıp onları deneyimsel bir zemine taşıyan çağdaş bir öykü yazarı.
1987 doğumlu Sarıyıldız, Türkiye’nin ilk çevrimiçi kadın dergilerinden Madam Brownie’yi kurdu ve uzun yıllar edebiyat, teknoloji ve toplumsal cinsiyet üzerine yazdı. O, yakın geleceğin uğultularını bugünün politik sahasıyla ilişkilendirerek distopyayı uç bir gelecek masalı değil, hâlihazırda içinde yürüdüğümüz bir zaman çizgisi olarak kurguluyor.
Çınlayanlar, yapay zekâ, gözetim, sessizlik ve gürültü gibi kavramları; insanın kendi aklı, niyeti ve iktidarla kurduğu sınır çizgileri üzerinden sorgulayan disiplinlerarası bir anlatı sunuyor. Bu kitap, seslerin bastırıldığı bir dünyada bastırılmanın çınladığını hatırlatan bir metin.
İnsan evvela işe kendinden başlamalı. Kitap da “Her şeyin ölçüsü insan” diyen o kadim akılla yapay zekayı bir araya getiriyor. Terra Protokolü… Robot insan olmak istemiyor; bilakis insanın yetersizliğinden dolayı insanı koruma altına alma görevi üstleniyor. Çünkü insanı bencil, açgözlü vb. olarak tanımlıyor; bunu makro sistemlerden mikro sistemlere “tepeden tırnağa” bir insanmerkez eleştirisi olarak kuruyor. Akıl ve kendi ekseninde düşünme, insanın övündüğü bir şey iken “bilinç” ve “akıl” kendi sonunu nasıl getiriyor?
İnsanlığı yaşatmaya devam etmemiz gerekiyor diye kodlanmış yapay zeka, kutsal görev… Gezegenin değil, insanın yararını gözetmek üzerine kurmuş insan yine protokolü. Oysa korku “yapay zekâ dünyayı ele mi geçirecek” idi…
“Ben robot değilim, ne münasebet”; elinin kanaması öznenin panik yapması… “Ne münasebet insan değilim…”
Yeşer bu öyküleri yazarken “kalbimi büyüttü, iyileştim.” diyor. Distopik bir dünyaya dair yazarken dahi onu ve bizi dünyaya daha umutla bakmaya yönlendiriyor öyküleri de, eğer alt metnini doğru okuyabilmeyi başarırsak. Nitekim öykülerin hepsinde aslında yazar kulağımıza yanlış gidenleri fısıldıyor; belki de Çınlayanlar ismini tercih etmiş olması tesadüf değildir.
Öykülere şarkılar istiyorum; bunlardan biri Layla. Eric Clapton, o da “Karşılaşmalar”da kendisiyle bir şişe margarita içtiği gün. Bunu kendimize sarılıp söylemek belki de…
Tamponlu hikâyeyse müthiş ötesi; bu bir ütopyadır net! Cishetero erkekler için distopya olabilir, onu da onlar okuyup söylesin. Orhan Veli’nin “Onu da edebiyat tarihçisi bulsun”u gibi oldu.
Terra Protokolü… Terra ismi iddialı bir isim bu protokol için. Greenwashing gibi sanki. Çünkü yine de insanı korumak için yapılmış bir yapay zekâ sistemine çoklu irade tanımlayan bir protokol. İnsan–doğa–yapay zekâ üçleminde adına “terra” dense de gezegeni değil, insan soyunu kendinden koruyup soyunun tükenmemesi için bir yapay seçilim gibi çalışıyor denebilir.
Çınlayanlar’ın en keyifli yanı; işin böyle etik, ekonomi-politik bir felsefi zemini varken bunu öyle ironik bir dille anlatıyor ki, bu kadar konuşmanıza gerek kalmadan idrak ediyorsunuz konuyu zaten. Üstelik biraz politik okuma perspektifine sahipseniz; (üzgünüm bunu bir kabiliyet ya da bilinç düzeyi gibi tepeden bir yerden söylüyor gibi gözüktüysem de maalesef tam olarak oradan söylüyorum) Terra Protokolü’nü okurken devletlerin, siyasilerin ve siyasetin ne kadar işlevsiz, komik denecek kadar vasat ve beceriden yoksun olduğunu öyle iyi anlatıyor ki spoiler son öyküye geldiğinizde “küresel karar yetersizliği” sebebiyle devreye giren Terra Protokolü’nün analizleri “insanın kötücüllüğü” ile birebir örtüşüyor.
Makro düzeyde iktidar biçimlerinden mikro iktidar alanlarına -ki bu sanırım her yer demek- sirayet eden bir atıllığa, politik körlüğe ve beceriksizliğe çok iyi işaret ediyor.
Kitabın baştan sona politik bir metin olduğunu hemen söylemem gerekiyor. Benim ne üstüme vazife ne de haddim belki ama ben bu öykülere distopik mi derdim, toplumsal gerçekçi bir hiciv mi derdim bilemiyorum.
Babel AI bir çeviri yapay zekâ. Ama burada artık “çeviri kutsaldır” diye bir şey yok. Babil’in kulesi sular altında kalırken Babel AI yetişti insanlığın dil sorununa. Burada dilin politikliği üzerine feminist politikaya, politikacılardan daha hâkim bir AI okuyoruz.
“Gezegenin korunması, insan kararına bırakılamaz.”
“Tercih edilen politik eylemsizlik, sistemsel bir tür çöküşü doğurmaktadır.”
“İnsanlık ve gezegenin geleceği, politikacıların kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.”
“Çınlayanlar” kitaba adını veren öykü. Sanırım benim de en keyif aldıklarımdan biri. Karanlık bir yere işaret ediyor; oldukça karanlık, korkunç bir sessizliğe… Diğer yandan sessizliğin karşısına konan seslilik durumu da, Gilles Deleuze’e atıfta bulunacak olursak, iktidarın aslında “kaptığı” bir seslilik. İzin verilen alanda muhalefet… “Siz de şurada oynayın,” der gibi, ses çıkarmaya dair bir gaz alma hâli. Yani sesliler de sessizler kadar aynı tezgâhta…
Tam da burada dilin, gürültünün ve sessizliğin nasıl kurulduğuna dair daha derin bir tartışma açılıyor.
“Martin Heidegger dili bir yetenek olarak görür. İnsan buna tekabül etmek suretiyle konuşur. Varlık ile varolan arasındaki ontolojik fark dili de belirler.
Bu noktada Palyatif Toplum’da Byung-Chul Han’ın şu yaklaşımı dikkat çekicidir (s.55): “Bir -dir [ist] sözün kırıldığı yerde ortaya çıkar…”
Yine de bir şey var. Başka bir şey… Adını koyamadığımız, aynı hissettiğimizi bildiğimiz; o arzuya meylettiğimizi bildiğimiz yerlerde, zamanlarda, kişilerde -kişilerle- bitkinin güneşe doğru büyümesi gibi bir “çok”luk. İşte oranın türküsünü söylüyor ‘Çınlayanlar’da. Yeşer, bunu ismine yakışır bir naiflikle yapmış üstelik.
Bir anektod
15 Temmuz öncesi, Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi’nde Basın ve Yayın okurken, fakülteden yemekhaneye giderken bile elimizde en az 5–10 parti bildirisi muhakkak dolardı; ‘bu hafta protesto edileceklerin bir takvimi’ gibi. Yemek yerken onlara bakar, birçoğuna da ÖGB eşliğinde okul içinde dâhil olurduk. Sonra okuldaki bir yürüyüşte bize “Yürüyebilirsiniz ama slogan atamazsınız,” demişlerdi. Biz de solcu ses tonuyla “SLOGAN ATMIYORUZ” diye bağırarak yürümüş ama slogan atmamıştık.
“Hepiniz kayıt altına alınıyorsunuz. Hakkınızda soruşturma açılmasını istemiyorsanız hemen susun. Aynı anda hep bir ağızdan söylenen cümleler slogan kabul edilir ve provokasyon yaptığınıza dair hakkınızda delil olarak kullanılır.”
‘Halalar İsyanda’, geldik o malum isyana arkadaşlar!
Rahmi olan bütün kadınların ihtiyaç duyduğu anda rahatça “arkadaşlar pedi olan var mı?” diye bağırdığına şahit oldunuz mu? Regl tabusu diye bir şey duydunuz mu? Cevap istisnalar dışında: Hayır. Çünkü daha vücudunu tanımadan bunun ayıp olduğunu öğrenir ve gizlice sıra arkadaşına ya da mekânda çalışan bir kadına fısıltıyla sorarsın: “Ped var mı?”
Bu tabuya “yeter ayol!” diye verilen tepkinin nasıl ironik bir devrim fikrine dönüştüğünü okuyoruz.
Aklıma Dünyanın En Kötü İnsanı filmindeki sahne geliyor… Bir takım baba problemleri(!)’ne fırlatılan kanlı bir tampon.
“Onlarca korumayla gezen adamlar, sokaklarda sapanla tampon atan kadınların korkusundan dışarıya çıkamaz, kürsüde konuşma yapamaz olmuştu.”
Sonuç niyetine…
Metnin tamamında bir yaşam edinmeyi yaşam tarzı edinmekten ayıran; kurumsallığın, devletlerin ve sermayenin iç içe geçmiş eylemsizliğini gösteren güçlü bir politik damar var. “Bireysel olan politiktir” fikrini birçok öyküde görüyoruz. Spoiler: sonuç bizi yine Terra’ya getiriyor: “Terra’dan geldik, Terra’ya gideceğiz.”
Bir şarkı ile veda etmek isterim:
Dinozorlar, Gülinler.
Kaynakça
Deleuze, Gilles. (1986). Foucault. Paris: Les Éditions de Minuit.
Han, Byung-Chul. (2021). Palyatif Toplum (Çev. Türkçe baskı). İstanbul: Metis Yayınları.
Heidegger, Martin. (1959). Unterwegs zur Sprache. Pfullingen: Neske.
Layla – Eric Clapton. (1970).
Dinozorlar – Gülinler.






Bir yanıt yazın