Bazı karakterler izleyicinin aklında kalır, bazılarıysa kalbin bir yerine dokunur. Asuman, Ayza ve daha niceleriyle farklı kadınlık hâllerini görünür kılan Melisa Doğu, oyunculuğu yalnızca bir meslek değil, bir yüzleşme alanı olarak ele alıyor.
Alışıldık kadın temsillerini reddeden bu duruşta, her rol yeni bir sınırı aşmanın, yeni bir cesaret alanı açmanın ifadesi. Melisa Doğu ile; oyunculukta tekrar etmeyi reddetmenin, sektörde kalıplara sığmamanın ve üretimi hayatın merkezine koymanın ne anlama geldiğini konuştuk.
Sektörde uzun yıllardır görünür ve üretken bir kadın oyuncu olarak, “kadın olmanın” kariyerinizde kapılar açtığı ya da kapattığı anlar oldu mu?
Kendi kişisel deneyimim üzerinden konuşursam, kadın olmanın bugüne kadar benim için bir kapı açtığını çok net bir şekilde söyleyemem. Ama aynı şekilde, kadın olduğum için önüme kapıların kapandığını hissettiğim somut bir deneyimim de olmadı. Bu, tamamen benim bireysel yolculuğumla ilgili bir durum.
Sektörel olarak baktığımızda ise bunun herkes için böyle olmadığını biliyorum. Ben bu işe çok erken yaşta başladım. 13 yaşında oyunculuğun içine girdim, sonrasında 18 yaşından sonra konservatuvar sürecim oldu. Yani mesleği okulda öğrenmiş, disiplinli bir şekilde icra etmeye çalışan biri olarak sektörde büyüdüm. Çok erken yaşta başlamış olmanın getirdiği tecrübenin, bugün geriye dönüp baktığımda benim için önemli bir kazanım olduğunu düşünüyorum.
Rollerde kadın karakterlerin çoğu zaman kalıplara sıkıştırıldığını görüyoruz. Bir rolü kabul ederken özellikle nelere dikkat ediyorsunuz?
Özellikle sansürün çok yoğun olduğu ulusal televizyon dizileri üzerinden düşündüğümüzde, anlatmaya çalıştığımız hikâyelerin ciddi biçimde sıkıştığını hissediyorum. Zaman zaman tiyatroda bile kadın–erkek ayrımı yapmadan bazı gerçeklikleri sahneye taşıyamıyoruz. Oyuncular, yönetmenler ve yapımcılar olarak, gerçeklikten uzak bir “gerçeklik” yaratıyormuşuz gibi geliyor bana.
Herkes bunun farkında ama sanki değilmişiz gibi davranıyoruz. Bu da zamanla gerçeklik algısını bozuyor. Hayatın içindeki bütün parametreleri gösteremediğimiz için anlatılar daralıyor, yüzeyselleşiyor.
Bir de zaman baskısı var. Televizyonda 140 dakikada hikâye anlatmamız bekleniyor; dijitalde bu süre daha kısa. Belki de bu yüzden hızlı tüketilen formatlar yükseldi. Algımız artık uzun süre aynı şeyin içinde kalmaya çok açık değil.

Türkiye’de kadın oyuncuların kamera arkasında ve önünde daha fazla söz sahibi olması gerektiği sıkça konuşuluyor. Sizce sektör bu konuda gerçekten dönüşüyor mu, yoksa değişim daha çok “mış gibi” mi yaşanıyor?
Kadın yönetmenlerle çalışma fırsatı buldum. Kadın ağırlıklı bir hikâyeyi kadın bir yönetmenin çekmesinin gerçekten başka bir tadı oluyor. Özellikle dizi setlerinde, uzun çalışma saatlerini de hesaba kattığınızda, aynı dili konuşmanın getirdiği bir rahatlık var. Bu durumu sinema ya da tiyatro için genellemem ama dizide daha belirgin hissediliyor.
Dünyada da bu hep böyle; bir dönem kadınlar, bir dönem erkekler daha fazla öne çıkıyor. Ama ben bunu kırmızı kalemle çizilmiş bir “kadın meselesi” hâline getirmeyi doğru bulmuyorum. Çünkü o noktada konu kolayca seksist bir yere kayabiliyor.
Benim için mesele çok net: Yeteneği olan kadın yönetmenler çeksin, yeteneği olan kadın oyuncular parlasın; aynı şekilde yeteneği olan erkekler de çeksin, oynasın. Bizim yaptığımız iş temelde cinsiyetsiz bir iş. Yaratıcılığı kadın–erkek diye ayırabileceğimiz bir alan değil.
Yaratıcılığınızı nasıl koruyorsunuz? Bu üretkenliğin sırrı ne?
Aslında çoklu yetenekli olmak ya da birden fazla alana ilgi duymak benim için sonradan oluşmuş bir şey değil. Çocukluktan başlayan bir hâl bu. Ailenin de bunu fark edip desteklediği bir yerde büyüdüm. O yüzden bugün yaptığım hiçbir şeyi “belli bir yaşta tesadüfen olmuş” gibi görmüyorum.
Ama burada çok önemli bir nokta var: Cesaret.
Ben yaratıcılığı biraz cesaret olarak tanımlıyorum. Yeteneğin olabilir ama ona cesaret etmezsen, onu ortaya koymazsan hiçbir şey olmuyor.
Yazarlık da DJ’lik de benim için böyle gelişti. Müzikle her zaman iç içeydim; zaten eğitimini aldığım bir alandı. Gece hayatında da uzun yıllar çalıştım. Oyunculuk yapmadığım dönemlerde hayatımı idame ettirmek için işletmecilik yaptım, organizasyonlar düzenledim. Sevdiğim müzikleri dinleyemediğimi fark ettiğim bir noktada DJ’lik daha bilinçli bir yere oturdu.
Uzun süredir Cihangir’de, 22’de çalıyorum. Orası benim için çok özel bir yer çünkü yıllar önce, mekân Aliye Meyhanesi’yken işletmesini yapıyordum. On küsur yıl önce başlayan bir bağ bu. Hâlâ aynı yerde, mahallemizin barında, dostlarla birlikte müzik yapıyor, eğleniyoruz. O ilişki hiç kopmadı.
Fikir seviyorum. İzlediğim bir şeyden, okuduğum bir cümleden, yan masada duyduğum bir sözden etkileniyorum. O etkilenme bende bir şey yaratıyor. Bazen yazıya, bazen müziğe, bazen de henüz hayata geçmemiş bir projeye dönüşüyor.
Deadline’larla üretmiyorum. Çünkü o zaman benim için iş oluyor. Oysa yaratım ve üretim hâlinde olmak beni mutlu eden şey.

“Kaosun dibine inmeden oradan çıkamıyorsun”
Sektörde son zamanlarda çocuk oyuncularla ilgili yaşananlar gündemde. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Her sette mutlaka bir çocuk oyuncu koçu ve bir çocuk psikoloğu olmalı. Bu artık lüks değil, zorunluluk. Son yıllarda bu konuların daha fazla gündeme gelmesinin nedeni de aslında yıllar içinde biriken şeyler. Birçok insan bu sektörde yaşadıklarını belki o an değil ama yıllar sonra travmatik olarak fark etti.
Sektörümüz de bu birikimlerin sonunda birtakım adımlar atmaya başladı. Sendikaların devreye girmesiyle birlikte çocuk oyuncuların çalışma saatleri düzenlendi; çocuk oyuncu varsa sette mutlaka bir psikolog ve bir çocuk oyuncu koçu olması gerektiği netleşti. Yönetmenin ya da reji ekibinin doğrudan çocukla çalışması yerine, tek bir ağızdan, bu konuda uzman kişilerin yönlendirmesi gerektiği kabul edildi. Bu sistemler yerleştikçe, bugün konuştuğumuz birçok sorun da yavaş yavaş geriye çekiliyor.
Ama bunları yaşayan insanlar oldu mu? Oldu. Ben yaşadım mı? Hayır. Çok küçük yaşta başlamış olmama rağmen bireysel olarak böyle bir deneyim yaşamadım. Ama bu, kimsenin yaşamadığı anlamına gelmiyor.
Biz Yasak Elma’da çok sayıda çocuk oyuncuyla çalıştık. Hâlâ görüştüğümüz, büyüdüğünü izlediğimiz çocuklar var. Mesela Kuzey… Şu an “Uzak Şehir”de oynuyor. Daha 40 günlükken Eda’yla birlikte elimize gelmişti. Üç buçuk yaşına kadar bizimleydi. Üç buçuk yıl boyunca onu kendi çocuğumuz gibi kolladık. Açlığını, yorgunluğunu, sıkıldığını fark ettiğimizde sahneden çıkardık. Oynamak istemediği hiçbir yerde zorlanmadı.
O yüzden ben şuna çok inanıyorum: Oyuncuların da çocuk oyunculara sahip çıkması gerekiyor. Ben kendi adıma sette böyle bir şeyle karşılaştığımda mutlaka devreye giriyorum. Onlar çok kıymetli.
Türkiye’de sinema ve dizi sektörünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Açık konuşayım, parlak görmüyorum. Eğer bu gidişata ciddi bir müdahale edilmezse, sadece oyuncular değil; yapımcılar ve set ekipleri de büyük kayıplar yaşayacak.
Bu yüzden şu an yeni bir proje gündemimde yok. Heyecanlanmadığım, izlemekten keyif almayacağım bir işin parçası olmak istemiyorum. Aynı şeyi tekrar etmeyi sevmiyorum. Beni heyecanlandıran şey dönüşüm.

Fotoğraf: Solda Melisa Doğu sağda ise Özlem Akbudak
“Fırtınanın Kalbine İn” isimli kitabınıza dair de bir sorum var: Kalbimize nasıl ineriz?
“Fırtınanın Kalbine İn”, aslında yaşadığın şey her neyse -ilişkisel olabilir, hayata dair olabilir- onun içindeki kaosa doğrudan bakmayı öneriyor. Kitap da tam olarak bunun etrafında şekilleniyor. İçinde denemeler, aforizmalar ve şiirler var. Hatta kitapta geçen ve isme ilham veren bir şiirim de bulunuyor.
Benim için mesele şu: Kaosun dibine inmeden oradan çıkamıyorsun. Suya ne kadar derine dalarsan, yukarıya o kadar güçlü çıkıyorsun. Bir şeyi gerçekten yaşamak, acısıyla ya da mutluluğuyla hakkını vermek gerekiyor. Bastırmadan, kaçmadan, yarım bırakmadan… Ancak o zaman oradan başka bir farkındalıkla, başka bir sen olarak çıkabiliyorsun.
Kitabın ismi için aklıma birçok seçenek geldi ama benim yaşadığım süreci en doğru anlatan cümle buydu. “Fırtınanın Kalbine İn”, “bunu yaşa ve oradan bambaşka bir bakış açısıyla hayatına devam et” demekti benim için. Çünkü bazen durup kendinle yüzleşmek kolay olmuyor. Yapabilene helal olsun ama yapamadığında da buna kızmadan, mutsuz olmadan o hâlin içinde kalabilmek gerekiyor. Bu da bir kendini bulma süreci. Aşkı da böyle görüyorum. İnsan çoğu zaman bir başkasında kendini arıyor. O dönemde neye ihtiyacın varsa, gerçekten yaşadığın duygulara uygun insanlar çıkıyor karşına. Ya onlarla birlikte yoluna devam ediyorsun ya da tam tersine, kimse tam olarak oturmuyor ki sen orada aslında ne istediğini fark et diye. Kadın–erkek arasındaki o bitmeyen mücadele de biraz böyle. Çünkü aslında orada bir düşmanlık değil, tuhaf bir işbirliği var. En sonunda bu hikâyeyi kimse senin yerine çözemiyor. Kalbine inmek de, oradan çıkmak da senin yolculuğun.






Bir Cevap Yazın