Yaşam boyunca, ebeveyn, arkadaş, dost, çalışan, eş veya kardeş gibi sayısız rol üstleniyoruz. Ancak bu çoklu rollerin baskısı altında öz benliğimizden kopmamak, kişisel ihtiyaç ve değerlerimizi ihmal etmemek adına en kritik mekanizma, bireysel sınırlarımızı belirlemek…
Kişisel sınırlar, özünde kimliğimizin temelini oluşturan ve bizi fiziksel, duygusal ve zihinsel bütünlük açısından koruyan tanımlayıcı çizgiler olarak işlev görüyor.
Biz de bu konuyu derinlemesine ele alarak, kişisel sınırların neden bu denli önemli olduğunu, bu sınırların yaşamlarımızdaki merkezi rolünü, sağlıklı bir şekilde nasıl oluşturabileceğimizi ve bu süreçte karşılaşılabilecek zorlukları Uzman Psikolog Gizem Sarıgül ile konuştuk.
“Sınırlar benlik bütünlüğünü korumamızı sağlıyor”
Sınırlar neye yarıyor?
Birey olarak benim sınırlarımın içinde neler olabilir? Benim ihtiyaçlarım, isteklerim, reddettiklerim, kaynaklarım, stratejilerim olabilir. Yani bana dair olan her şey benim sınırlarımın içerisinde mevcut. Dolayısıyla aslında burada bir farkındalık da gerekiyor.
Nasıl bir farkındalık?
Yani acaba ben sahip olduğundan daha fazlasını vermeye çalışan biri miyim? Bunun sorumluluğunu alamayıp diğerine fedakarlık ettiğimi ifade ederek buradan biraz nemalanmak isteyen biri miyim? Ya da ötekinin kaynaklarının sınırlılığının ne olduğunu bilmeden, onun bana verebileceğinden daha fazlasını mı talep ediyorum? Keza, öteki de acaba bana fedakarlıklar sunarak ilişkide karşılıklı yeni bir dinamik mi yaratıyoruz?
Dolayısıyla sınırlar en temelinde, benlik bütünlüğünü tanımamızı ve korumamızı sağlayan bir mekanizma. Bu mekanizma, benlik bütünlüğünü sağlayabildiğimizde bir ötekili ve -daha geniş çerçevede- toplumsal düzeyde ilişkisel ve sağlıklı bir ortamı bize sunmuş oluyor. Bu ilişkisel sağlıklılık, nerede başlayıp nerede bittiğimizin aslında bilinçli bir şekilde farkında olabilme becerimizle çok ilişkili.
Yani çok basit bir şekilde düşünecek olursak benden bin lira para borç isteyebilirsiniz. Bende bu kadar miktar varsa ve bunu sizinle paylaşmayı tercih ediyorsam bu karşılıklı anlaşması olan bir paylaşma eylemi olacaktır. Bu artık desteklemek anlamına gelir.
Ama siz benim hesabımda ortalama ne olabileceği hakkında bir fikre sahipken benden bir milyon dolar istiyorsanız da ben bunu size veremiyorsam, bunu vermediğim için suçlanıyorsam, yargılanıyorsam, sizi sevmediğim iddia ediliyorsa vb. o zaman burada benim sınırlarımın, benim kaynaklarımın gerçekliğiyle uyumlu olmayan bir şekilde; aslında ihlal edildiği bir deneyim gelişmeye başlıyordur.”
“Her bir şeyi talep etmek, birisinden bir şey istemek bir ihlal midir?”
Bu farkındalığa nasıl sahip olacağız?
Belki, şunu da ayırt ederek… Herhangi bir şeyi talep etmek, birisinden bir şey istemek bir ihlal midir? Elbette hayır. Ben ve ötekinin burada ayrışan iki farklı şey olduğunun farkında olmaya ihtiyacımız var. Çünkü benden her şeyi isteyebilirsiniz, talep edebilirsiniz. Ben de bunu değerlendiririm.
Buna uygun kaynaklarım varsa ve kaynaklarımı sizin için kullanmayı tercih ediyorsam bu paylaşımı sizinle birlikte yaparım. Bu karşılıklı bir anlaşmadır. Ama sizin benden talepleriniz doğrultusunda ben kaynaklarımın neler olduğunu bazen bilmeden, bazen bilsem de onu kendim için hiç kullanmaksızın belki de size adayan bir bakış açısıyla bunu kullanacaksam ve bunu bir de otomatik şekilde -çok da bilinçli olmadan- yaparsam işte burada karşılıklı sınır ihlalleri görülmeye başlanır.
“Her sınır ihlali bilinçli olmayabilir”
Bu sınır ihlallerini bilerek mi yapıyoruz?
Her sınır ihlali, bilinçli değildir. Burada manipülasyon kavramından biraz bahsetmek gerekebilir.
Kişi dünyanın ona borçlu olduğuna dair bir inanç geliştirdiyse, ötekiler de dünyanın bir parçası olarak onun taleplerini karşılamak zorundaymışcasına bir pozisyona yerleştirilmiş oluyor. Dolayısıyla bu pozisyona yerleştirilmeye çalışıldığınızı fark etmeniz de gerekiyor. Fark ederseniz uygun sınırlarla kendi kaynaklarınız, stratejleriniz ve değerler sisteminiz doğrultusunda bilinçli bir seçim yapıyorsanız dilediğiniz kadar paylaşın. Çünkü sorumluluğunu üstleniyorsunuz.
Ama otomatik bir şekilde neyi, niçin, nasıl vereceğiniz ya da alacağınız konusunda çok da bilinçli bilgiye sahip olmadan belki geçmişten getirdiğiniz kültürel öğretilerle sürdürüyorsanız burada ihlal edilmek kendiliğinden gelişen bir sürece dönüşebilir.
Nasıl öğreneceğiz bunu?
İletişimimize bakmak gerekiyor. Örneğin, bu kişiyle bugüne kadar nasıl iletişim kuruyorduk? Açık bir iletişimimiz mi, dolaylı bir iletişimimiz mi var? Güven duygumuz karşılıklı mı? Birbirimize ve hayatımıza dair sorumluluk alabilme konusundaki istekliliğimiz, becerilerimiz nasıl? Bence ilk aşama bu olmalı.
Kadın- erkek ilişkisini ele alalım. Burada bir konumlanma ve hiyerarşik bir yapı var. O yüzden burada biraz genel davranacağım.
Hiyerarşik, ataerkil düzene baktığımızda kadın ve erkeğin önemlilik ve değerlilik kavramlarını deneyimleyebileceği toplumsal cinsiyet rolleri söz konusu. Erkeğin hala parayı kazanıp gelen, kadının evde bakım veren, evin işlerini sürdüren, mümkünse hiç öfkelenmeyen, öfkeleniyorsa bu duyguları ötekine yansıtmadan üzüntü ve suçluluk olarak kendine çevirip yine kendini düzenlemesi gerektiğine inanılan bir sistemde yaşıyoruz.
Bu sistemin içinde biraz farkındalığa ulaşabildiysek, kalıplarımızın dışına çıkabildiysek, kadın ve erkek olmanın ve dahi ötesinde kendimiz olmanın otantik sorumluluğunu alabilecek bir yeni benlik inşa ediyoruz demektir. Buradaki inşa süreci geçmişimizden, kültürümüzden, şu anda bağlı olduğumuz politik pozisyonlardan ve hukuki yasal düzlemlerden bağımsız değil.
“Açık açık ihtiyaçlarımızı paylaşabiliyor muyuz?”
Sınırlarımızı fark ettik diyelim; bu yetiyor mu sınırlarımızı koruyabilmek için?
İletişim zeminimizi kurduktan sonra bunun içine bireyleri ve deneyimleri yerleştirmeye ihtiyacımız var. Peki, burada ne yapmalıyız? Ben ya da partnerim, ya da arkadaşım, bu kültürel ve politik değerleri ne kadar içselleştirdik? Değerler sisteminde bunları nasıl taşıyor ve sürdürmeye çalışıyoruz? Burada gerçekten açık iletişime ve paylaşabilmeye ihtiyacımız var. Değerler sisteminin ardından bir de bununla inşa edilmiş bir kendiliğimiz var.
Aslında dönüp dolaşıp geleceğimiz yer şu: Biz açık açık ihtiyaçlarımızı, nasıl karşılayabileceğimizi, bunların olumlu ya da olumsuz sonuçlarına dair ön görülerimizi birbirimizle güven içinde paylaşabiliyor muyuz?
Paylaştığımızda, bu iletişim bizim için ötekini kıracağımız, onu inciteceğimiz belki onların bizi yargılayıp suçlayacağı ya da belki onlar hiçbir şey yapmasa bile bizim zaten kendimizi yargılayıp suçlayacağımız bir alana dönüşecek mi? Burası da aslında büyüme hikayemizin ta kendisi oluyor.
Bazen karşı taraf sınır koyduğumuzda bir tepki vermiyor ama biz yine de kaygılanıyoruz, bu neden oluyor?
Kendini tanımak, toplumu tanımak, politik düzlemi tanımak ve bu tanıdığım bildiğim bileşenler neyse tüm bu bileşenlere sahip çıkabilmek kıymetli.
Kırıcı olduğumuzu, incittiğimizi düşünebiliriz. Bazen bunu bize karşı taraf da açık açık söyleyebilir. ‘Ne kadar bencilsin, sen bunu bana nasıl söylersin’ gibi. Bazen biri hiçbir şey söylemez ama ben içten içe kendimi suçlayıp yargılayabilirim.
Bu noktada da aslında şunlarla ilgilenmeye ihtiyacım var: Büyüdüğüm ailede ve büyüdüğüm toplumda duygusal sınırlarımı belirleyebildim mi? Bir ötekinin duygularından da ben mi sorumluyum? Yani bu durum karşısında o kişi kırılıp inciniyorsa, bunun sorumluluğunu alamaz mı? Çünkü ben kendi alanımı, varlığımı, değerler sistemi korumaya çalışıyorum ve bunu yaparken saldırgan değilim. ötekinin alanını talan eden bir noktada değilim. Sadece açık bir taleple buradayım.
O yüzden açık iletişime ihtiyacımız var. Bu iletişimi kurarken kendimizin, kültürümüzün, politik düzlemimizin farkında olmaya ihtiyacımız var.
Bir diğerinin duygularının sorumluluğunun bize ait olmadığını, kendi duygularımızdan sorumlu olduğumuzu hatırlamaya ihtiyacımız var. Bu seçimden razıysam bunu sorumluluğunu zaten alıyorum. Ama sorumluluğunu alamadığım bir seçim yapıyorsam, burada ben kendi kaynaklarımın ve sunabileceklerimin farkında değilim demektir.
“Birbirimizden farklı iki insan olduğumuzun farkındaysak sınırlarımızı oluşturabiliriz.”
“Sınır koymak” dediğimizde hep aynı şeyden mi bahsediyoruz?
Bir kere ömür sınırlı. O yüzden yaşamdaki her şey, yaşamın kendisi sonlu, bitimli, sınırlı. Buradan bakabiliriz. Zannediyorum ki insanların sınırları, sınırların türleri diye konuşmaya başladığımızda algılanan durum biraz daha literatüre yerleşmiş ve otorite tarafından tanımlanmış kalıplar. Bu ikisini ayırmayı çok isterim. Onun dışında sınırlarımıza bakalım. Örneğin fiziksel sınırlar…
Fiziksel sınırlar benim bedensel sınırlarım, kolum bacağım, organlarım benim bedenimi konumlandırdığım alanda bir diğerinin bana ne kadar yakın olabileceğine dair sınırlardır. Bir de benim kendimle ilgili kararları aldığım sınırlarım var.
Bir de ötekine sunduğum ona mesafelendiğim sınırlarım var. Fiziksel sınırları biraz bedensel alan, beden bütünlüğünü korumak olarak değerlendirebiliriz.
Diğeri?
Diğeri duygusal sınırlar. Burası özellikle toplulukçu kültürlerde çok iç içe geçen bir nokta. Her birimiz bambaşka bireyleriz ve bambaşka hayatlardan gelmiş kişiler olarak bambaşka duygulara sahibiz. Dolayısıyla aynı şeye baktığımızda bile hissettiklerimiz farklı olacak. Burada birbirimizden farklı iki insan olduğumuzun farkındaysak sınırlarımızı oluşturabiliriz.
Ben bir şeye baktığımda hoş bir anımı anımsayıp özlem duyabilirim. Bu benim duygum. Siz aynı şeye baktığınızda bir sebepten öfkelenebilirsiniz. Ama ben, siz öfkeleniyorsunuz diye onu oradan kaldırmak zorunda değilim. Ötekinin sınırlarını bilmek ve sorumluluğunu almamak biraz bununla ilişkili.
O yüzden benim duygularım bana ait ve her şeyi hissedebilirim. Sizin duygularınız size ait ve her şeyi hissedebilirsiniz.
Bu bir tarafı üzmez mi?
Üzebilir. Bu çatışma senin için üzülmen gereken bir şey ise üzülebilirsin. Sen üzüleceğin için ben kendi alanımı korumaktan vazgeçemem. Bu çok katı gelebilir. Bunu biraz şu noktadan değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sınırları bildiğimizde bir de şimdi işin içine aslında uzlaşma kavramı girecek. Senin üzülmenle ilgili sana yardımcı olmayı seçiyor olabilirim. Ama bu bana dayatabileceğin bir şey değil.
Peki, cinsel sınırları da konuşsak… Bu sınırlar neden bedenin dokunulmazlığı, rıza ve mahremiyet üzerinden tanımlanıyor?
Cinsel sınırlar da özellikle yine bedenin varlığı, bedenin bütünlüğü, bedenin dokunulmazlığı üzerine mahremiyet ve rıza kavramları üzerine şekillenen bir alan. Benim bedenim bana ait. Ben rıza vermeden bana dokunamazsın. Bu çok net bir sınırdır.
Bu sınıra, kendimizi koruyabilmek için ihtiyacımız var. Unutmamak gerekiyor ki rıza bir kereliktir ve bu açıkça konuşulması gereken bir şeydir. Yani daha önce cinsel anlamda bir yakınlık deneyimlemiş olmamız, bunun sonsuza dek sürebileceği anlamına gelmez. Bedenlerimiz bize ait, biz bedenlerimizi kendi değerler sistemimize uygun noktada açık bir rıza karşılığında dilediğimiz şekilde kullanabiliriz. Bu beni ve cinselliğimi paylaştığım kişiyi ilgilendirir, üçüncüyü ilgilendirmez.
Burası aslında başka bir sınır boyutu, yaşamın gizliliği. Dolayısıyla bunun ne kadarının bilineceği ve ne kadarının bilinmeyeceğinin tayini yine bizde. Burası ihlal edildiğinde ötekinin merakı üzerine delinen başka sınırlar olmuş oluyor.
Para-pul ilişkilerinde de nasıl ayarlayacağız sınırlarımızı?
Yine burada rıza, devreye girmesi gereken önemli kavram. Çünkü çalışan bir insanı düşünelim. Ben çalışıyorum, ben kazanıyorum, emeği ben veriyorum ve bunun karşılığında bana bir ücret ödeniyor. Şimdi bu ücretle ne yapacağımın sorumluluğu bana ait. Yani kazancımız, emeğimiz ve bunu neye nasıl harcayacağımız yine bizim seçimimiz ve rızamıza dayalı.
“Sınırlarla ilgili gerçeklik zemininde çalışmalar üretiyor olmak bana bireysel devrimlerimiz gibi geliyor”
Sınır koymayı öğrenmek bisiklet sürmeyi öğrenmek gibi mi peki, bir kere öğrensek bir daha unutmaz mıyız?
Sınırlarla ilgili bir farkındalık geliştirebilmek aslında bir çeşit uyanış gibi. Yani kişinin aslında gündelik yaşam içerisinde nelerden tekrarlı şekilde acı çektiğinin biraz farkına varması gerekiyor. Genellemelere vurduğumuz noktada sorumluluğu ötekine atıyoruz. Orada bir sorumluluğu kendime çevirmeye ihtiyacım var. Çünkü aslında ben bilerek ya da bilmeyerek kendime uygun olan seçimleri yapıyorum. Ama sonuçlarına baktığımda şu anda bana uygun olmadığını fark edebiliyorum. Artık bu farkındalığı sahiplenerek yeni seçimlerimi dönüştürme gücüne sahibim.
Dolayısıyla -herkes için mümkün olmayabilir ama- psikolojik danışma sürecine dahil olmak ya da psikoterapi sürecine dahil olmak burada önemli bir detay. Yine kendi kendimize yapabileceklerimizden biri rahatsız olduğumuz şeyleri tespit edebilmek.
Yani örneğin, ‘Nelerin bize fazla geldiğini, nelerin bize yetmediğini ayırt edebilmek.’ O yüzden önce ‘ben ne kadar varım, ben nasıl varım ve ben bu dünyada nasıl var olmak istiyorum’ sorularına biraz bakmanın yardımcı olacağını düşünüyorum.
Daha özelleştirirsek duygularımızın sorumluluğunu almanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Yine bununla birlikte gerçeklik değerlendirme becerisinin gelişmesine ihtiyacımız var. Bir şeyi talep ederken ya da reddederken ne hissettiğimize bakmak belki de en hızlı araştırma yanıtı olabilir. Duygularımıza ve düşüncelerimize bakmaya aktif bir şekilde ihtiyacımız var.
Öyle anlıyorum ki sınır koymak negatif bir anlama sahip gibi görünse de aslında sağlıklı iletişimin ön koşulu?
İster bireyler arasındaki sınırlar, ister bir bireyin kendisiyle kurduğu ilişki içindeki sınırları, ister toplumların, topluluklarla, ülkelerin, ülkelerle, türlerin, türlerle arasındaki sınırları… Sınırların varlığı bizim bir arada saygıyla güven duyarak ve sürdürülebilir bir yaşam oluşturabilmemizi sağlayan en önemli şey.
Dolayısıyla sınırlar kavramı kişisel gelişim kitaplarının kapağında yer alan ‘hayır diyemiyor musun? Öyleyse tam zamanı’ gibi pek de gaza gelerek oluşturabileceğimiz bir süreç değil. Çünkü burada mesele hayır demekten çok daha fazlası.
Politik düzlemde, ekonomik düzlemde, siyasal düzlemde, kültürel düzlemde toplumsal cinsiyet rolleri düzleminde, ebeveyn-çocuk ilişkisi düzleminde… Acaba sınırlar nasıl belirlendi? Beni çevreleyen dünyadaki sınırlar nasıl? Ben nasıl sınırların içine doğdum? Neyi öğrendim? Neyi sürdürüyorum? Ve artık şimdi neyi değiştirmek istiyorum? Burayı fark edebilmenin kıymetini çok çok derinden hissediyorum. Dolayısıyla sınırlarla ilgili gerçeklik zemininde çalışmalar üretiyor olmak bana bireysel devrimlerimiz gibi geliyor.






Bir Cevap Yazın