
İllüstrasyon: Aslı Alpar, muzir.org
10 Ekim 2015’te Ankara Garı’nda, Emek ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla düzenlenen Barış Mitingi’nde gerçekleşen bombalı saldırı, tarihin sayfalarına en kitlesel sivil katliamlardan biri olarak işlenmiştir. 103 insan yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı.
Katliam, yalnızca IŞİD tarafından gerçekleştirilmiş bir saldırı değil; devletin ihmalleri, işbirlikçiliği ve politik tercihleriyle birbirinden bağımsız olmayan tarihsel bir olay. Bu nedenle, 10 Ekim’i anlamak için yalnızca bireysel yas süreçlerini değil, iktidar ve mekanizmalarının şiddeti nasıl örgütlediğini, hangi yaşamların yaşamdan sayıldığını belirleyerek hangi yaşamların yasının tutulamaz olduğuna dair tahakküm kurmasını ve toplumsal belleği nasıl biçimlendirdiğini görmek gerekir.
Kolektif olarak yas tutabilmek, travmanın etkilerinin iyileştirilmesiyle son derece ilişkilidir; geçmiş acıların mirasıyla da hesaplaşmanın gerekliliğidir (Pivar, Prigerson, 2004). Politik psikoloji, bu bağlamda yalnızca bireysel travmalar üzerinden değil; toplumsal bellek, iktidar ilişkileri ve devlet şiddeti bağlamında yası anlamlandırmamızı sağlar. Çünkü 10 Ekim yalnızca yediden yetmişe yitip giden yaşamlar değil aynı zamanda; yasın engellenmesi, hafızanın ve hangi yaşamların yasının tutulup tutulmasının kriminalize edilmesi sürecini de kapsamaktadır.
Devletin rolü, IŞİD çeteleri ve meşrulaştırıcı söylemler
Katliam öncesi devletin IŞİD’e yönelik yaklaşımı, şiddetin göz göre göre geldiğini gösterir. Örgütün “bir grup öfkeli genç” olarak tanımlanması, radikal şiddetin küçümsenmesinin yanı sıra devletin sorumluluğunu da görünmez kılan bir söylemdir.
Katliamı gerçekleştiren canlı bombaların kimlik bilgilerinin devletin elinde olmasına rağmen, dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Canlı bombaları kendilerini patlatmadan yakalayamıyoruz” demesi ve yine Ahmet Davutoğlu’nun 1 Kasım seçimleri öncesinde katıldığı bir televizyon programında “Ankara’daki terör saldırısı sonrası oylarımız yüzde 43-44 trendine yükseliyor.” Demesi katledilen, “barış” pankartı üzerinde bedenleri taşınan insanların ve yaşamların iktidar mekanizmaları nezdinde “önemsiz” bir yere yerleştirildiğini açıklar.
Bu durum, Foucault’nun biyopolitika kavramı ile tanımladığı gibi, devletin kimi yaşamları yaşatmaya, kimilerini ise ölüme terk etmeye dair seçici bir iktidar pratiğidir. Foucault’ya göre modern iktidar yalnızca yaşamı “korumaz” ya da “yönetmez”; aynı zamanda yaşam ile ölüm arasında da bir eşik kurar. Devlet, kimi yaşamların sürdürülmesini bir “yatırım” olarak görürken, kimi yaşamların ise gözden çıkarılabilir olduğunu ilan eder. “Yaşatmak” ve “ölüme terk etmek” arasındaki bu karar, teknik değil bütünüyle politiktir. Ankara Gar Katliamı sonrasında ortaya çıkan tablo da tam olarak bunu gözler önüne sermektedir: İktidar nezdinde bazı bedenlerin kaybı, yalnızca tolere edilebilir değil; aynı zamanda siyasal faydaya dönüştürülebilir bir imkân olarak görülmüştür.
Yasın bastırılması ve hafızanın kriminalizasyonu
Katliamın ardından cenazeler ve anmalar polis saldırılarıyla engellendi. Katledilenlerin fotoğrafları kriminalize edildi; alana karanfil bırakmak isteyenler cop ve gazla saldırıya uğradı. Yasın kolektif bir deneyim olarak yaşanmasına asla izin verilmedi. Üstelik bu sadece ilk günlerde değil, her 10 Ekim anmasında tekrarlandı. Yaşamını yitirenlerin yakınları, hayatta kalanlar ve demokratik kitle örgütleri, her defasında barikatlarla, gözaltılarla ve şiddetle karşılaştı. Hatta bir futbol maçında katledilenler için yapılan saygı duruşunun tribünlerdeki faşist gruplar tarafından ıslıklanması, şiddetin yalnızca iktidar mekanizmalarınca değil, aynı zamanda faşist kesimler eliyle de sürdürüldüğünü açıkça ortaya koydu. Bu tekrar eden saldırılar, yalnızca geçmişin değil; hafızanın bugünkü politikasının da bastırılmasıdır.
Politik psikoloji açısından bu tablo, şiddetin nasıl kurumsal mekanizmalarla sınırlı kalmadığını, toplumsal ilişkiler içinde yeniden üretildiğini gösterir. Yasın aşağılanması, kaybın inkârı ve hayatta kalanların kamusal alanda görünmezleştirilmesi, kolektif hafızanın faşist bir toplumsallık içerisinde nasıl parçalanmaya çalışıldığının somut bir göstergesidir. Böylece, yas tutmak yalnızca kişisel bir deneyim olmaktan çıkar; politik bir direniş ve kolektif bir adalet talebine dönüşür.
Butler’ın belirttiği gibi, devlet yalnızca hangi hayatların “yas tutmaya değer” olduğuna değil, aynı zamanda hangi yasların kamusal alanda ifade edilebileceğine karar verir (Butler, 2015). Türkiye’de 10 Ekim’de yaşamını yitirenlerin yakınlarının yasının bastırılması, yaşamların değersizleştirilmesinin bir devamıdır. Bu, “yas tutulamayan” ölümler aracılığıyla bir tür ikinci ölüm yaratır: hayatlar yalnızca sonlandırılmakla kalmaz, hatırlanmaları ve kamusal hafızada onurlandırılmaları da engellenir.
Cem Kaptanoğlu’nun “Travma, Toplumsal Yas ve Bağışlama” adlı çalışmasında (Kaptanoğlu, 2009) vurguladığı gibi, bağışlama ancak hakikat açığa çıkarıldığında ve adalet sağlandığında mümkündür. Faillerin sorumluluk almadığı, devletin suçlarını kabul etmediği bir ortamda bağışlama söylemi, hayatta kalanların acısını silikleştiren ve ikincil bir travma yaratan ideolojik bir mekanizma işlevi görür. Dolayısıyla 10 Ekim bağlamında “unutmak” değil, “hatırlamak ve yüzleşmek” esastır.
Tam da burada Judith Lewis Herman’ın (2024) onarıcı adalet perspektifi önemli hale gelir. Herman, travmadan iyileşmenin yalnızca bireysel bir süreç olmadığını; güvenliğin yeniden tesisi, kayıpların kamusal olarak tanınması ve topluluk bağlarının onarılmasıyla mümkün olabileceğini vurgular. 10 Ekim’de yaşamını yitirenlerin yakınlarının ve hayatta kalanların yaslarının sistematik bir biçimde engellenmesi, aslında bu iyileşme sürecini en baştan baltalayan bir iktidar stratejisidir. Yasın tanınmaması, travmanın kapanmasına değil, süreklileşmesine yol açar. Onarıcı adaletin gerektirdiği şey ise tam tersine, kayıpların tanınması, kamusal hafızanın sahiplenilmesi ve toplulukların adalet arayışının desteklenmesidir.
Tanıklıkların psikopolitik boyutu
TTB’nin (2016) raporu, travmanın yalnızca patlamadan değil, saldırı sonrasındaki muameleden de kaynaklandığını açıkça ortaya koyar. Raporda, patlamanın hemen ardından alana ambulanslardan önce toma’ların gönderildiği, polislerin biber gazı ve plastik mermilerle yaralıların tahliyesini engellediği, sağlık emekçilerinin müdahalesinin biber gazı saldırısı ile durdurulduğu aktarılır. Hatta kimi tanıklıklara göre, ambulansların geçişi bilerek engellenmiş, biber gazı saldırısının kimyasal etkileri hem yaralılara hem de sağlıkçılara zarar vermiştir.
Bu tablo, katliamın yalnızca patlamayla sınırlı olmadığını; devletin şiddetinin pratikleriyle katmerlendiğini gösterir. Yaralıların hayatını kurtaracak her dakikanın çok kritik olduğu bir anda, devlet ambulanstan önce tomayı tercih ederek önceliğinin ne olduğunu açıkça göstermiştir: yaşatmak değil, öldürmek.
Judith Lewis Herman’ın (2023) onarıcı adalet perspektifine göre, kolektif travmaların iyileşebilmesi için ilk adım güvenliğin sağlanmasıdır. Oysa 10 Ekim’de güvenlik, hayatta kalanları korumak yerine polislerin yeniden şiddet üretmesiyle ortadan kaldırılmıştır. İkinci aşama olan hatırlama ve tanıklığın tanınması ise, anmaların kriminalize edilmesi ve hafızanın bastırılmasıyla engellenmiştir. Adaletin sağlanması ise hiç mümkün olmamıştır. Böylece Herman’ın tanımladığı iyileştirici süreçlerin üçü de kesintiye uğratılmış, travma yalnızca bireysel değil, kolektif düzeyde de “donmuş” bir hale gelmiştir.
Dolayısıyla 10 Ekim yalnızca yüzlerce canın yitip gittiği bir katliam değil; “ambulanslardan önce toma gönderen devlet”in yaşamlara karşı kurduğu açık şiddetin, yasın ve iyileşmenin sistematik biçimde bastırılmasının tarihsel de birer kaydıdır.
10 Ekim Ankara Gar Katliamı ve tarihin sayfalarına koca bir utanç tablosu olarak geçen diğer bütün katliamlar ve ihmallerin ardından, bizden çaresizlik döngüsünün içinde yaşadığımızı zannetmemiz ve yitip giden canların hesabını sormadan sessizce yas tutup “normalleşmemiz” bekleniyor. Oysa bu, sol yanımıza oturacak o kocaman taşın daha da ağırlaşması ve süreğenleşmesi değil midir? Adaleti sağlanmayan, hesap sorulmayan ve görmezden gelinen her kayıpta, yalnızca bireysel yas değil; toplumsal varoluş da yaralanmaktadır. “Normalleşme” adı altında bizden istenen, aslında bu ağır taşla yaşamayı kabullenmemizdir.
Doç. Dr. Banu Yılmaz’ın Kayıp ve Yas Psikolojisi (2021) kitabında da ifade ettiği gibi, “Travma yaşamış toplumlar için yas, yalnızca travmadan sonraki yaşama uyum sağlamak ve uzlaşı için değil, aynı zamanda daha sonraki şiddeti olası hale getirecek algılarla mücadele etmek için de gereklidir.” Bu bağlamda, 10 Ekim’in yasının engellenmesi yalnızca kaybın inkârı değil; gelecekteki şiddeti besleyen politik bir tercihtir.
Dolayısıyla, “hesap sorulmadan normalleşme” çağrısı, toplumsal travmanın iyileşmesini engelleyen ve adalet ile tanıklığın devre dışı bırakıldığı bir süreci görünmez kılmaktan başka bir şey değildir. Yasın kamusal alanda tanınması, yalnızca kayıplara saygı göstermek değil; aynı zamanda gelecekteki şiddete karşı kolektif bir direnişin ve adaletin de ön koşuludur.
KAYNAKÇA:
Butler J. (2005). Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü. Çev. B Ertür, İstanbul: Metis.
Butler J. (2015). Savaş Tertipleri. Çev. Şeyda Öztürk, İstanbul: YKY.
Foucault, Michel (2008). Biyopolitikanın Doğuşu: Collège de France’daki Dersler 1978-1979. New York: Picador. ISBN 978-0-312-20341-2.
Herman.J.L.(2023). Travma ve İyileşme: Şiddetin Sonuçları, Ev İçi İstismardan Siyasi Teröre (T.Tosun, Çev.). Literatür Yayıncılık. (Orijinal eser 1992 yılında yayımlanmıştır)
Herman.J.L.(2024). Hakikat ve Onarım: Travma Mağdurları Nasıl Bir Adalet Tasavvur Eder? (T.Tosun, Çev.). Literatür Yayıncılık. (Orijinal eser 2023 yılında yayımlanmıştır)
Kaptanoğlu, C. (2009). Travma, Toplumsal Yas ve Bağışlama, Birikim, sayı: 248
Pivar,I.P. & Prigerson, H.G. (2004). Traumatic Loss, Complicated Grief, and Terrorism. Journal of Aggression, Maltreatment & Trauma, 9, 277-288. DOI: 10.1300/J146v09n01_34
Türk Tabipleri Birliği. (2016). 10 Ekim Ankara Emek, Barış, Demokrasi mitingi saldırısı: Hekim tanıklıkları, uzman görüşleri, değerlendirmeler raporu. Türk Tabipleri Birliği Yayınları. https://www.ttb.org.tr ISBN: 978-605-9665-04-9
Yılmaz, B. (2021). Kolektif Yas. E. Keser (Ed.). Kayıp ve Yas Psikolojisi. Nobel Akademik Yayıncılık.






Bir Cevap Yazın