Her ay müzik üzerine konuşmak, biraz da kendimi ifade edebilmek için bilgisayarın başına geçiyorum. Ama gündem, bizi aynı taşla sürekli dürterken farklı yönlerden sıkıştırmaya da devam ediyor. Bu ay da öyle oldu.
Kültür-sanat alanında başlayan ifşa dalgası, bugün akademiden müzik sahnesine kadar pek çok faili açığa çıkardı. Görünenler yine görmezden gelinmeye çalışıldı; “kurum itibarı” bahanesiyle failler korundu. Erkek egemen sistemin kollayıcıları cezasızlığı beslemek için saldırılarına devam etti. Bunun hemen ardından, güvencesiz çalışmanın en yoğun yaşandığı müzik sektöründen dostlarımızın deport edildiğini öğrendik.
Daha nefes alamadan bu kez “Manifest” isimli grupta yer alan altı genç kadına yönelen saldırılarla karşılaştık. Özgürce dans ettikleri, istedikleri gibi giyindikleri için önce sosyal medyada linç edildiler. Ardından soruşturmalar, gözaltılar, yurt dışı yasağı, milli güvenlik gerekçesiyle konser görüntülerine yasaklar ve Türkiye turnesinin iptali geldi. Oysa şarkıları cinsiyetçi sözlerle dolu, her türlü mecrada kadına şiddeti, tacizi ve tecavüzü meşrulaştıran saray ünlülerinin hayasızca hareketlerinin takdirle izlendiği, futbol maçlarında hayasızca davranışların alkışlarla karşılandığı bir ülkede, altı genç kadının neden rahatsızlık verdiğini anlamak hiç de zor değil.
Bugün o genç kadınların müziklerini konuşmayacağım. Çünkü elbette eleştirilecek yönleri var, elbette önlerinde uzun bir yol var. Mesele bugün bu değil. Asıl mesele, hayatın olağan akışında tartışabileceğimiz o şeylere bakma fırsatımız bile kalmadan altı genç kadının hedef alınması. Onlar, nefes almanın bile zorlaştığı bir ülkede “hak, hukuk, adalet” sloganını söylemeye ve söyletmeye cesaret etti.
Biz, iktidarın da kararların da hükümsüz olduğunu uzun yıllardır biliyoruz. Fakat hukuki dayanağı olmayan yasaklarla yaşarken kendimizi korumak için hukuk öğrenmek zorunda bırakıldık. Soruşturma sebebi olan TCK 225’in yalnızca aleni cinsel nitelikte fiillerde uygulanabileceğini de böyle öğrendik.
Cumhurbaşkanı başdanışmanının Manifest grubundaki kadınlara “zebani kılıklı yaratıklar” demesiyle süreç başladı. Oysa tarihin susturmaya çalıştığı ve onlara göre “zebani kılıklı yaratıklar” olan tuhaf tipler, yani cadılar hala burada. Onların bize, asla yok edilemeyecek bir sesin ve gücün mirasını bıraktıklarından ise bir haberler. Bu yüzden amasız fakatsız, yaşanılan bu süreci konuşmamız gerekiyor. Çünkü yaşamlarımızı aile, tarikat ve cemaat üçgenine sıkıştırmaya çalışanlara, varlığımızı yok sayarak kendi “ahlak” kurallarıyla bize yaşam tarzı dayatanlara karşı bugün konuşacağımız her şey, yaşam mücadelesinin ta kendisi.
Duymaktan bıktığımız, sadece yılı değişerek aynı kalıpta tekrar ettiğimiz cümleleri yine de söylemek gerekiyor. AKP iktidarının 24 yıldır adım adım ördüğü dinci-gerici politikalar yaşamlarımızı ve bedenlerimizi kuşatmaya çalışırken, bugün laikliği savunmanın ve bıkmadan konuşmanın zorunlu olduğunu biliyoruz.

AKP iktidarının, “dindar ve kindar nesil” yetiştirme arzusu büyürken toplumsal gerçeklik bu arzunun başarısızlığını daha da görünür kıldı. Hal böyle olunca hak, hukuk, adalet söyleminin ağırlığı da bugün onlara fazla geldi. Camilerdeki fetvalardan sahnelere kadar her yerde kadını tahakküm altına alan politikaların arttığı bu dönemde, tekrar etmeye ve konuşmaya devam etmekten başka çaremiz yok.
Bize ahlaktan bahsedenler; Ensar Vakfı’ndaki istismarlara göz yumanlar, tarikat ve cemaatlerde tacizi, tecavüzü sıradanlaştıranlar; ilkokulların önünde uyuşturucu satılırken sessiz kalanlar; kadınların ve çocukların yaşam hakkını fetvalarla tehdit edenler; 6284’ü iptal edenler; mahkemelerde katillere iyi hal indirimi verenler; binlerce kadın ve çocuk cinayetinin üstünü örtenler; çocuk yaşta işçiliği meşrulaştıranlar… Bütün bunlar olurken gelip “çocuklara kötü örnek oluyorlar” diye yasak koyuyorlar. Hadi oradan.
Bu süreçte öfkelendiren bir diğer açıklama da Grup Yorum’dan geldi. Yıllardır konserleri yasaklanan, üyeleri hapiste olan, şarkıları sansürlenen Grup Yorum’un “ahlaksızlığı özgürlük diye savunuyorlar” sözleri, iktidarın söylemlerinden çok da farklı değil. Bu açıklama, onları yalnızca şarkılarıyla tanıyan insanlar için de büyük bir hayal kırıklığıydı. Çünkü biliyoruz ki ahlak safsatası altında yolun sonu kadınlar için hep ölüme çıktı. Bu noktada kıyafetimize, saçımıza, hayatımıza karışmaya meraklı erkekliğe karşı elbette ses çıkaracağız. Ne yazık ki öyle zamanlar yaşıyoruz ki, kimi zaman başkalarına rağmen onları savunmak zorunda kalıyoruz.
Mesele çok açık: Hayallerini gerçekleştirmeye çalışan, neşeleriyle sahneye çıkan altı genç kadına yapılan saldırı. Onlar ve onlar gibi pek çok kadının kendilerini ifade etmeye alan bulabilmesi asıl mesele.
Ve biz biliyoruz: ifşalarda, mahkeme salonlarında, sahnelerde, sokaklarda yan yanayız. Çünkü yalnız kaldığımızda erkek adaletin yükü üzerimize çöküyor. Bugün bu noktada yaşanan baskı ve susturma girişimleri, Silvia Federici’nin Caliban and the Witch eserinde anlattığı gibi, cadı avları sadece dini değil, aynı zamanda politik ve ekonomik bir terör kampanyasıydı; yakılan bedenler, susturulan şarkılar aracılığıyla kadınların toplumsal direnci kırılmaya çalışıldı. Bugün sahnelerde yaşanan baskılar da bu mirasın bir devamı: Kadınların kendilerini ifade etmeleri engellenmeye, sesleri kısılmaya çalışılıyor.
Ama biz biliyoruz ki bu sesi susturamayacak. Dayanışmamızla, sahneleri, sokakları ve yaşamlarımızı savunmaya devam edeceğiz. Müzik konuşmaya sıra gelsin, müzik yapmaya alan açılsın umuduyla…






Bir Cevap Yazın