Hadi kabul et, senin de başına geldi bu, zamanında sen de yaşadın tacizi; eşinden, sevgilinden, dostundan, sokaktan, patronundan, esnafından, tanıdığın tanımadığın hatta saygı duyduğun en güvenilir kişilerden gördün bunu… Bak o kadar inanarak söylüyorum ki; eğer benim ve etrafımdaki bütün kadınların başına geldiyse, sen bu konuda istisna olamazsın… Bu ülkede -farkında olmadan da- sözlü, fiziksel, psikolojik, cinsel tacize uğramamış kadın yoktur. Buna annen, teyzen, halan, kuzenin, yeğenin, büyükannelerin hatta onların büyük büyükanneleri dahil!!!
Sence de abartıyor muyum?
Toplumda “kurtarıcı sendromu” denince nedense akla ilk kadınlar geliyor. Bizlere atfedilmiştir bu kavram çünkü kadınlara daha çocuk yaşta yüklenen rol bellidir: şefkatli, toparlayıcı, iyileştirici olmak… Erkeği kurtarmak… Kadın, erkeği sevgisiyle dönüştürecek, yaralarını saracak, hayatını düzene sokacaktır. Halbuki kendi hayatını bu “kurtarma görevi” uğruna tüketir. Çoğumuzda vardır bu sendrom; bende de vardı bir zamanlar ama neyse ki kurtuldum; şimdi kendimi bugüne kadar kurtardıklarımdan kurtarmaya odaklıyım.
Bir erkek ifşa edildiğinde, diğer erkeklerin (bütün erkeklerden bahsetmiyorum) adeta arı sürüsü gibi onun etrafında toplanıp korumaya çalışması, çevresinde bir kalkan oluşturmaları boşuna değildir. Burada savunulan yalnızca birey değil, “erkeklik” kimliğinin kendisidir. Erkekler, bir hemcinsleri ifşa edildiğinde aslında kendi konumlarını ve erkekliklerini de korumaya girişir.
Çifte kalkan meselesi
Bu ürkütücü sendrom sadece kadınlara mahsus değil elbette… Kadınlarda ilişkilerde görülen bu anlamsız yük -ifşalar söz konusu olduğunda- erkeklerde kolektif bir savunma refleksine dönüşüyor. Erkeklerdeki kolektif kurtarıcılık adeta gerçeğin üstünü örten, adaleti geciktiren bir zırh gibi… Ama asıl vahim olan, bu erkekliği koruyan kalkana zaman zaman kadınların da katılması… Kadınların sırtına yüklenen bu sendromun aynı zamanda tacizcileri aklamanın bahanesi olması… Taciz ya da şiddet faili bir erkeğin ardından bazı kadınların da “ben onu yıllardır tanıyorum, çok efendi biridir, asla böyle bir şey yapmaz” demesi ya da “yapmış bir hata işte” diyerek araya girmesi, tacizcilerin karınlarını doyurmaya kalkması, sendromu bambaşka bir boyuta taşıyor.
Kadınlar bu şekilde bu ittifaka dahil olduğunda, zaten erkekleri koruyan kalkanın üstüne bir kalkan daha inşa ediliyor ve ortaya “çifte kalkan” çıkıyor: hem erkeklerin birbirini koruması hem kadınların failleri aklamaya çalışması… İfşaların ardından yalnızca erkekler değil, “bazı” kadınların faillerin yanında saf tutması bu “çifte kalkan”ı adeta kalınlaştırıyor; adaleti nefessiz bırakıyor.
“Şimdi de yanındayım. Yeniden beraber sahneye çıkana kadar evde aç oturma, gel; taze fasulye var”
Bu çarpık tablonun en somut örneklerini daha geçenlerde yaşadık. İfşa edilen erkeklerin ardından bazı kadınlar çıkıp, “ben kendisini çok iyi tanırım, asla böyle bir şey yapmaz” (nasıl bu kadar emin oluyorlarsa) diyerek faillerin yanında saf tuttu. Mantık şu: “Onu taciz etmedi ya, başkasını taciz etmesi de mümkün değil!” Mesela oyuncu Günay Karacaoğlu’nun ifşa sebebiyle ‘7 Kocalı Hürmüz’ müzikalinden ayrılan Ozan Güven için “Ozan’la 35 yıldır yan yanayız; kimi zaman sahnelerde, kimi zaman sofralarda… Şimdi de yanındayım. Yeniden beraber sahneye çıkana kadar evde aç oturma, gel; taze fasulye var” demesi buna verilecek en dehşet örnek… Şiddet gösterdiği kanıtlanmış biri için söylenen bu mesaj sonrası mağdurların ne hissedeceği kimin umurunda!
Köşe yazarı Mine Söğüt ise meseleyi tamamen ters yüz ederek, ifşa eden kadınları “aynı şiddeti uygulamakla” itham etti. Oysa bu yaklaşım, şiddeti ifşa eden kadınları faille eşitlemekten başka bir şey değil! Söğüt’ün yaptığı, şiddetin kendisini görünmez kılarken adalet talebini de itibarsızlaştırmaktan ibaret… Sadece bireysel bir kalkandan bahsetmiyorum burada… Erkekler zaten bu kalkanın altında birbirlerini savunurken, ataerkil toplum da, yargı da görünmez bir savunma kalkanına sahip… Kadınların da bu korkunç sesli koroya katılması, ifşayı boşa düşürdüğü gibi, patriyarkanın da kalkanını katbe kat kalınlaştırdığı yetmiyormuş gibi, alanını da genişletiyor.
Tacizcilerin ifşadan sonra neler yaşadıkları, çöken psikolojileri falan asla umurumda değil! Amma velakin bir kadın, tacizcisini, tecavüzcüsünü, şiddet öznesini çoğu zaman ya kaybedecek bir şeyi kalmadığından ya artık nefes alamaz hale geldiğinden ifşa eder ya da dayanışmaya güvenir. “Arkamda beni anlayacak kadınlar var, yalnız değilim” diyerek sesini yükseltir ve patriyarkal canavarın karşısına silahsız çıkar. İşte tam da o noktada bir hemcinsinin çıkıp faili savunması, en büyük yıkımı yaratır. Çünkü ifşa eden yalnızca erkeklerin saldırısına değil, kadın dayanışmasının çöküşüne de maruz kalmıştır. Çünkü hemcinsinin -tacizin ne anlama geldiğini bilmesine rağmen- faili aklamaya çalışması, en güvendiği yerden gelen bir kurşundur. Erkeklerin (altını çiziyorum; bütün erkeklerden bahsetmiyorum) failleri savunması gayet normaldir; bu zihniyete alışığız ama özellikle bu durumu en iyi anlayacak/anlatacak Mine Söğüt gibi kadınların bu bahsettiğim eril ağızlı koroya katılması, haliyle ifşayı yapan için en ağır ihanet duygusunu doğuruyor. Hani bir korku filminde kullanılan “telefon evin içinden ediliyor” repliği misali… Dayanışmaya duyulan bu güven yıkıldığında, sadece bir kadının değil, gelecekte konuşacak bütün kadınların cesareti de zedeleniyor.
Bu kalkan kırılmadıkça, adalet hep bir adım geride kalacak. Asıl mesele tek tek erkeklerin suçlu olup olmaması değil; mesele, erkekliğin imtiyazlarını korumak için kurulan bu sesli/sessiz ittifakın sürüp gitmesi… Ve her “ben onu tanıyorum, kesinlikle böyle bir şey yapmaz” cümlesi, bu çifte kalkanı daha da sağlamlaştırıyor.






Bir Cevap Yazın