Mimarlık okuyanlar bilir; ilk derslerde bizlere “mimarlık” tanımı yaptırırken mimarlığın neden ortaya çıktığı sorusuna verilen yanıt genelde “barınma ihtiyacı” olur. Dünyada yaşayan neredeyse tüm insanların ilk ihtiyaçlarından biri “barınma”. Bu bir çadır da olabilir, bir karavan da, bir ev de, lüks bir rezidans da ama bir yerde kalmak zorunda hissedersiniz kendinizi. 

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Programı’nda şöyle tanımlanır; “Barınma ihtiyacı, bireyin sağlıklı, güvenli, yeterli büyüklükte ve kişisel gizliliğe olanak tanıyan bir konuta erişim gereksinimidir. Bu konut, aynı zamanda temel altyapı hizmetlerini (su, elektrik, sanitasyon vb.) sağlamalı ve bireyin sosyal yaşama katılımını mümkün kılmalıdır.” (UN-HABITAT, 2009). 

Dünya çapında en temel hak olarak tanımlanan barınma hakkı, dünyanın değişen dengesinde her geçen gün insanların daha da zor ulaştığı bir hakka dönüşmeye devam ediyor. Geçen yıl satın alamadığımız evleri, kira fiyatlarının nasıl belirlendiğini tartıştığımız gündemimizde savaşlarda evinden ayrılmak zorunda kalan, depremde yıkılan evinden ayrılmak istemeyen, en temel gıda, su, sağlık haklarına dahi ulaşamayan insanları görür, konuşur olduk. Dünya her yerden ayrı alarma geçmiş gibi her gün yeni bir yer daha ekleniyor konum olarak bu görüntülere. Çocuklar ölüyor, yakınını kaybedenler tüm beden olarak ulaşırlarsa defnedecek yer bulamıyor, saklanacak sığınak olmuyor, hastaneler bombalanıyor, kentler gün geçtikçe her yerinden su almaya devam eden gemi gibi batmaya devam ediyor. Bir yandan ülkesini ve yaşadığı kenti terk etmek istemeyen veya terk edecek yeterli imkanı kendisine ve ailesine sağlayamayanlar bu kentlerde yaşamaya devam etmek zorunda kalıyor. Peki, nasıl?

Savaşı yaşamakta olan ve yaşayan kentlerde neler oluyor bir bakalım. 

Bir kent yalnızca yapılar bütünü değildir; aynı zamanda toplumun hafızasının, ideolojilerinin, çatışmaların ve uzlaşıların mekânsal izlerini taşır. Bu yüzden savaş sadece kentsel mekanda tahribat yaratmaz, aynı zamanda toplumsal belleğe ve kentsel kimliğe de zarar verir. Toplumsal bellek, bir toplumun ortak geçmişiyle bağ kurmasını sağlayan, anıları, değerleri ve deneyimleri mekana yansıtan bir olgudur. Bellek, sadece bireylerin zihinsel hatıralarıyla değil; anıtlar, mimari yapılar, sokaklar, meydanlar gibi somut unsurlarla da taşınır. Savaşta bu toplumsal bellek mekanları ve somut örneklerinin çoğu yok olur. Toplum hafızası sıfırlanır. Kentte yaşayanların aidiyet hissettiği hafızasının yok olması kent kimliğini de belirsizleştirmektir. Kentsel kimlik, bir kentin tarihsel, sosyal ve kültürel dokusuyla oluşan, zamanla gelişen ve yerel halk tarafından sahiplenilen bir yapıdır. Kentin dokusu, mimarisi, sokak adları, parkları ve önemli yapılar bu kimliğin izlerini taşır. 

Gazze’ye bakalım… Burada bombalarla kentsel doku adına neredeyse hiçbir şey bırakılmamış, halkın çoğu ya öldürülmüş ya da kenti terk etmeye zorlanmış. Kent hafızası tamamıyla yok edilmiş. Ne yazık ki kalıcı bir kimlik inşası artık asla mümkün değil.

Fotoğraf: Gazze şehri 2020-2025

Tam da tahribatta bir deyimden bahsetmek gerekiyor: “Urbicide”. Kent cinayeti anlamına gelen bu terimi; bir savaşta sadece binaların yıkılması değil, o kentte yaşayan insanların tarihsel, kültürel ve sosyal hafızasına yönelen sistematik bir saldırı olarak tanımlayabiliriz. Kentin fiziksel dokusu kadar kimliği, hafızası ve yaşamsal dayanıklılığı da hedef alınır. 

Bu yıkım sadece savaşla sınırlı kalmaz; ablukalar, izolasyon politikaları, yeniden yapılanmaya izin vermeyen stratejiler ile uzun vadeli biçimde uygulanabilir. UNITAR(Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü) verilerine göre Gazze Şeridi’ndeki yapıların yüzde 69’ zarar gördüve yıkıldı, bu 1.9 milyon kişinin yerinden edilmesiyle sonuçlandı. Nisan 2025 verilerine göre 88 bin 886 bina hasar gördü: yüzde 61’i hastane, yüzde 60’ı ibadethane, yüzde 61’i okul yapısı. Şubat 2025 Dünya Bankası verilerine göre hasarın 18.5 milyar USD  civarında olduğu belirtiliyor. 37-50 ton enkaz oluştu, temizlemesi 14-80 yıl sürebilir. 

Martin Coward (2009) bu durumu şöyle yorumluyor: “Kentsel katliam sadece binaların yıkılması değil, aynı zamanda çoğulculuğa, heterojenliğe ve bir arada yaşamaya yönelik bir saldırıdır.” Gazze’de sürekli uygulanan abluka ve ambargolarla yeniden planlama şimdilik mümkün görünmüyor ve insani kriz her geçen gün artıyor. 

Urbicide yaşayıp kenti yeniden inşa eden örnekler var mı, evet var. Varşova, II. Dünya Savaşı sonrası neredeyse sıfırdan inşa edildi. Savaş sırasında Varşova’nın yaklaşık yüzde 80-90’ı sistematik biçimde yıkıldı, özellikle şehir merkezindeki binalar, müzeler, tiyatrolar, kiliseler ve anıt yapıların çoğu yok edildi.

UNESCO, tarihi merkezin yüzde 85 oranında tahrip olduğunu belirtiyor. Bu yaklaşık olarak 17 bin yapının harabeye dönüştüğü anlamına geliyor. Şehir 1945-1960 arası; Tarihi Merkez, dokuz yıllık titiz çalışmalarla arşiv, belge ve ikonografik kaynaklara dayanarak yeniden inşa edildi. UNESCO, bu tam ölçekli yeniden yapı sürecini “1973’ten sonra Avrupa’ın şehir koruma anlayışına yön veren örnek” olarak öne çıkardı. 

Hiroşima da başka bir örnek. ICAN (Nükleer Silahların Kaldırılması için Uluslararası Kampanya) verilerine göre, nükleer bombalama sonucu kentte yaklaşık yüzde 70 oranında binalar yıkıldı ya da ağır hasar aldı. Patlama öncesi yaklaşık 340-350 bin olan Hiroşima nüfusu, patlamadan sonra 90-140 bin kişinin ölmesi ve sonraki etkilerinde bu sayının 200 bini geçmesiyle yarısından fazlasını kaybetti. Yerleşim alanlarının yüzde 40 civarı enkaz altında kaldı. Sadece tek bir bina yıkılmadı: 1915’te inşa edilmiş Prefectural Industrial  Promotion Hall, bugünkü “Genbaku Dome” yani “Hiroşima Barış Anıtı”. 

Hiroşima, 1945-1950 döneminde yoğun bir yeniden yapı programı başlattı. Su, elektrik, yollar ve ulaşım hatları hızla onarıldı. 1949’da “Peace Memorial City Construction Law” çıkarılarak barış temalı bir yeniden kent kimliği benimsendi. 1960’a gelindiğinde Hiroşima, savaş öncesi konut stoğunun yüzde 95’ne ulaşmıştı. 1970’lerde ise altyapı düzeyi Japonya ortalamasının üzerine çıktı. Hiroşima, fiziksel bir kent olmaktan çıkarılıp, barışın ve nükleer karşıtlığın evrensel simgesine dönüştürüldü. Bugün her yıl ortalama 1.5 milyon ziyaretçi Hiroşima Barış Parkı’nı ziyaret ediyor. Hiroşima yıkılan kentlerin yeniden kurulmadığını aynı zamanda yeniden anlam kazandığını tüm dünyaya kanıtladı. 

Fakat urbicide geçirip Hiroşima ve Varşova kadar başarılı bir ayağa kalkma süreci geçiremeyen kentler de var. 

Bunlardan biri Beyrut. Lübnan, Osmanlı sonrası Fransız mandasından 1943’te bağımsızlaştı. Beyrut; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Dürzîler gibi farklı dinlerin ve mezheplerin iç içe yaşadığı kozmopolit bir kentti. 1943 Ulusal Pakt’ıyla dini gruplar arasında bir denge kurulsa da, bu denge çok hassastı ve nüfus değişimleriyle bu denge bozulmaya başladı. 13 Nisan 1975’te bir otobüse yapılan saldırıyla başlayan iç savaş 1990’da bitti. Savaş boyunca Beyrut, doğu ve batı olarak ikiye bölündü. Doğu Beyrut’u Hristiyanolarak kendini tanımlayanlar, Batı Beyrut’u Müslüman olarak kendini tanımlayanlar ele geçirdi. Kentin merkezi iş bölgesi tamamen yıkıldı. Mimari, kültürel ve ticari hafıza tamamen yok edildi. 1982’de İsrail’in Beyrut’u işgali Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliama neden oldu. Sürekli bombalar, toplu kıyımlarla şehirde 100 binden fazla bina hasar gördü, 150 binden fazla insan öldü, 1 milyondan fazlası yerinden edildi. 1989’da Suudi Arabistan’ın Taif kentinde imzalanan Taif Anlaşması, savaşı resmen sona erdirdi. 1990’da iç savaş fiilen bitti; Suriye barışı sağlayan arabulucu ve egemen güç olarak 2005’e kadar Lübnan’da kalmaya devam etti. 

Fotoğraf: Beyrut, 1991, mimdap.org

1990 sonrası yeniden doğan Beyrut, “Solidere projesi” ile büyük bir dönüşüm geçirdi.  Solidere (Société Libanaise pour le Développement et la Reconstruction de Beyrouth), Beyrut’un merkezi iş bölgesini (CBD) yeniden inşa etmek amacıyla kurulan özel statülü bir anonim şirketti. Lübnan eski başbakanı Rafik Hariri öncülüğünde kurulmuştu. Hariri aynı zamanda şirketin en büyük hissedarıydı. Şirket, Beyrut’n merkezindeki yaklaşık 191 hektarlıkmerkezi iş alanı CBD’yi kapsayan bir yetki alanına sahipti. Savaşta tahrip olmuş merkezi iş bölgesinin yeniden inşa edilmesi, Beyrut’un küresel finans merkezi hâline getirilmesi, turizm, ticaret ve kültürel işlevlerin geri kazandırılması, ortak hafızaya dayalı modern bir kent merkezi oluşturulmasını hedeflemişti. Şirketin sloganı “From Memory to Modernity” yani “Hafızadan Modernliğe”ydi. Ama hedeflendiği ve umut edildiği gibi olmadı. 

Yüzlerce eski yapı yıkıldı, arkeolojik kalıntıların bir kısmı belgelenmeden yerle bir edildi. Savaş öncesi var olan kozmopolit kent dokusu yerine daha düzenli ama daha ticari bir şehir merkezi inşasına başlandı. Lüks ofis binaları, alışveriş caddeleri (Souks of Beirut), restoranlar ve finans merkezleri inşa edildi. Arsa sahiplerine hisse verildi, bu kişiler mülkiyet yerine Solidere’den pay aldı. Bu durum halkın “yerinden edilmeden el koyulmuş” hissiyatına neden oldu. Yeni alan da sadece yüksek gelirli kesimlere hitap edince eski mahalle sahipleri geri dönmedi. Kıyı alanları, kamusal meydanlar, parklar özel mülk statüsüne geçti. Roma, Osmanlı, Fenike dönemlerine ait kalıntılar belgelenmeden yıkıldı. 

St. Georges Oteli, 2 Şubat 2015   Fotoğraf: Ari Akkermans

Solidere için söylenen şu sözler unutulmaz:

“Solidere, sadece bir şirket değil, kolektif bellek üzerinde inşa edilen bir silgi oldu.” SareeMakdisi (2006)

“Beyrut’un yeniden doğuşu, bir hayalet şehir üretimine dönüştü; hafızanın değil, pazarın kenti.” Mona Fawaz (2014)

“Solidere, urbicide’in sadece savaşla değil, yeniden inşa yoluyla da gerçekleştirilebileceğini gösteren neoliberal bir modeldir.” 

Khalaf Samir (2002)

Bu başarılı ve başarısız urbicide örneklerinden sonra şu an hâlâ devam eden İran-İsrail çatışmasını da İran özelinde bir urbicide olarak değerlendirebilir miyiz zaman gösterecek. Fakat şu an birçok insan İsrail tarafından İsfahan, Natanz, Tahran gibi stratejik ve sembolik öneme sahip alanlara hava ve füze saldırıları düzenlendiğinden evlerini bırakıp göç etmek zorunda kalıyor. Saldırıların hedefinde nükleer tesisler, askeri üsler ve savunma altyapısı var fakat bazı saldırılar, sivil bölgelerdeki altyapı ve şehir merkezlerini de etkiliyor. Tahran’da bazı apartman blokları, metro altyapısı, elektrik santralleri hedef alındı veya hasar aldı. Yer yer okullar, hastaneler ve kamu binaları zarar gördü. 

UNESCO geçici listesine alınan bazı tarihi anıtlar ve kültürel alanlar risk altında. Kentsel merkezlerin sistematik biçimde hedef alınması, sivil yaşam alanlarının kasıtlı ya da görece isteyerek vurulması, toplumsal bellek taşıyıcısı olan yerlerin mesela tarihi Pazar yerleri, camiler gibi zarar görmesi kenti urbicide sürecine hızlı bir şekilde götürüyor fakat henüz bir kent cinayeti diyemiyoruz. Süreç devam ettiği takdirde kentsel hafıza tamamen silinebilir, sosyal örgütlenme çözülebilir, toplumsal dayanıklılık yok edilebilir ve urbicide tam anlamıyla geçerli hâle gelebilir. 

Fotoğraf: Tahran, vurulma anı, Haziran 2025 

Peki, İsrail bu süreçte kentlerini nasıl korumaya alıyor? Vurulmaya açık bir şekilde bırakıyor mu yoksa önlemlerini alıyor mu bir bakalım. İsrail, özellikle 2023-2025 arasında İran’la artan askeri gerilim bağlamında birçok hava saldırısı ve füze tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu süreçte İsrail’in kent planlaması ve sivil savunmaya ilişkin stratejileri, “yüksek güvenlikli şehircilik (secure urbanism)” örneği şeklindeydi. 

İsrail’de neredeyse her binada “mamad (Merkhav Mugan Dirati)(güçlendirilmiş oda)” zorunlu. 1990 sonrası inşa edilen konutlarda zorunlu olan bu odaya korumalı konut odası diyebiliriz. Bu oda müstakil konutlarda ya da apartman dairelerinde, füze, roket ve hava saldırısı tehditlerine karşı koruma sağlamak için betonarme duvarlar ve çelik kapı ile güçlendirilmiş özel bir odadır. Bu oda, savaş, roket saldırısı veya kimyasal tehdit gibi durumlarda kısa süreli hayatta kalma ve barınma alanı olarak kullanılır. Özel sızdırmaz panjur, acil durum telsizi, siren bağlantısı, iç hava filtresi vardır. 

Fotoğraf: In Israele le “safe room” sono la norma- Il Post (güçlendirilmiş oda örneği)

Şehirlerde toplu sığınaklar var ve yeraltı otoparkları ile metrolar sığınak alanı olarak tasarlandı (Tel Aviv ve Hayfa gibi). Kod sistemleri sayesinde siren çaldığında hangi bölgenin kaç saniyede sığınağa ulaşması gerektiği biliniyor. Sınıra yakın olan bölgelerde birçok bina hasar alsa da, mamad odaları sayesinde ölüm oranı çok düşüktü. 

İsrail de mevcut kent planlama stratejileri dışında mevcut mamad’arın alanı genişletilerek toplu yaşam alanlarında ek önlemler alınacak, alçak yapı yerine yarı yeraltı tasarımlar, katlı sığınaklar, modüler güvenlik birimleri planlanıyor. Şehirlerarası saldırı tespiti ve bölgesel yönlendirme sistemleri geliştiriliyor (AI destekli uyarı altyapısı gibi). 

Okul, sinagog, Pazar gibi yapıların aynı zamanda sığınak olarak tasarlanması artacak. Kamusal alanlarda estetik bozulmadan siperleme ve yönlendirme sistemleri (siperli yeşil alanlar gibi) yer alacak. 

Eyal Weizman, 2007’de İsrail’in bu mimari politikasının sonucunu şöyle yorumluyor: İsrail şehirleri, sadece yaşanacak yerler değil; savaşa hazır birer makine gibi tasarlanıyor. Bu güvenlikçi kent modelinin bedeli, özgürlük ve açıklık oluyor.

Gördüğümüz üzere kent sadece yapı değildir; insandır, hatıradır, direniştir. Eğer barınma en temel insani haklardan biriyse, hatırlamak da bir haktır. 

Ve her yıkılan kent, aslında unutturulmak istenen bir hikâyenin mezar taşıdır. 

Savaş yalnızca can almaz; mekânı, zamanı ve hafızayı da parçalar. Savaş sadece bir kenti yok etmez o kenti savaşa göre dizayn eder. Savaşla yok olan sadece kentte yer alan fiziki parçalar değildir, bir toplumun kolektif hafızası, kamusal bellek, kent kimliği, kent sahiplerinin hatıraları, kentin ruhu da yok olur. Bir kentin ruhu; onun sokaklarında oynayan çocuklarda, meydanlarında düzenlenen kutlamalarda , duvarlarına sinmiş anılarda yaşar. Ve bu ruh, bombalarla sessizce katledilir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin