Bazen çok daha pozitif şeyler yazmak istiyorum. Yazılarımın okuyucunun yüzünde sıcak bir tebessüm bırakmasını o kadar çok arzuluyorum ki… Sinema üzerine yazmak, edebiyat üzerine yazmak, sanatın farklı disiplinleri arasında gezinirken sizleri de peşime takmak, içinde bulunduğumuz kaostan söküp çıkarmak istiyorum. Fakat her daim muvaffak olamıyor insan. Emek, çaba, özen yetmiyor. 

Birden aklım kayıp gidiyor. 19 Mart sonrası daha da derinleşen kaygılarım beni ele geçiriyorken “Şunu da yazayım dur, bunu da yazayım dur…” derken tebessümün yerini hüzün alıyor. Varsın bugün hüzün olsun masamızda. Ama inanın bana dostlar, yoldaşlar… El ele tutuşup ilerlediğimiz bu mücadelede, doğaya, insana, hayvana eşit ve özgür bir dünyaya kavuşacağımıza olan inancımız, bir an dahi örselenmedi. Hâlâ içimizde, tüm kudretiyle yerini koruyor. 

“19 Mart sonrası daha da derinleşen kaygılarım beni ele geçiriyor” dedim ya, bunların başında içeridekiler var. Hapiste olmak herkes için başlı başına zor; fakat LGBTİ+’lar için bu, fazladan bir dizi zorluğu da beraberinde getiriyor. Ayrımcılık, yalnızlık, sağlık hizmetlerine erişimdeki güçlükler ve sosyalleşme olanaklarının sınırlılığı… Bir nefeste sayabileceklerim bunlar. 

Trans kadınlar, yasal olarak kadın kimliği tanınmadığı sürece kadın koğuşlarına alınmamakta; bu da onların ya erkek koğuşlarına ya da tek kişilik, izole alanlara yönlendirilmesiyle sonuçlanmakta. İçinde bulundukları bu durumsa fiziksel ve psikolojik olarak onları derinden hırpalamakta. Benzer durum trans erkekler için de geçerli. 

Aynı şekilde, trans erkekler de toplumsal cinsiyet kimlikleri nedeniyle benzer ayrımcılıklara maruz bırakılıyorlar. Toplu yaşamdan ayrı tutulmakta, ortak alanlara erişimleri sınırlandırılmaktadır. Bu sınırlandırmanın bir koruma mı yoksa cezalandırıcı bir politika mı olduğunu sizlerle tartışmak isterim. Hormon tedavilerinin geciktirilmesi veya reddedilmesiyse çok büyük bir sorun. Cinsiyet geçiş süreçlerini sekteye uğratmasının yanında, büyük ruhsal yaraların da açılmasına sebep olurken; birey, ruh sağlığı desteğine erişimde de sınırlamalar ve yetersizliklerle karşı karşıya kalıyor. Sizlere daha ağır vakalardan söz etmek istemem. Ama ‘mahpusun beyanı esas alınır’ ilkesinin uygulamada hiçe sayıldığını duyduğum an, zaten bütün felaket ihtimalleri bir bir diziliyor gözümün önüne. 

Ve çok daha acısı: Bu söz ettiklerim, maalesef bireysel değil, yapısal sorunlar. Çünkü hapishaneler sadece duvarlarla örülü değil; önyargılarla, görmezden gelmelerle de inşa edilirler. 

Bu yüzden bunlar yalnızca içeridekilerin değil, dışarıda yaşayan bizlerin de sorunudur. Bunlar yalnızca insan hakları meseleleri de değil; aynı zamanda vicdani yükümlülüklerimiz. Bu yükümlülükleri hatırlatmak, ifade etmek, görünür kılmaksa — hepimizin ortak, yeni bir doğum gününde yüzlerimizde açacak sıcak tebessümler için çok çok mühim. Yüzümüzde tebessüm bırakacak yazıların çok yakın olduğu zamanlara birlikte kavuşacağımıza olan inancımla, tüm devrimci duygularımla, içeridekilere bu vesileyle selam ederken… yüzümde bir tebessümün belirdiğini fark ediyorum.  O tebessüm yüzümüzde daim olsun; çünkü içeride kalan seslerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, dışarıdan yükselen bir sıcaklık.  

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin