7 Haziran 2025, Cumartesi
Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nden (HAKİM) Fatma Biltekin canlı hayvan ticaretinin görünmeyen yüzünü Ebru Apalak’a anlattı.

Verilere göre, büyükbaş ithalatı 2018’de zirveye ulaşıyor. 2022’ye kadar düzenli olarak düşüyor. 2023’te büyükbaş ithalatında artış kaydediliyor, 2024’te tekrar düşüyor. Küçükbaş ithalatı ise genel olarak daha düşük seviyelerde seyrediyor ve 2018’den sonra ciddi bir düşüş söz konuşu. 2023’te büyükbaş ithalatı kadar olmasa da küçükbaş ithalatı da artıyor.
Türkiye’de canlı hayvan ithalatı 2010 yılından itibaren hızlı bir artış gösterdi. Et ve Süt Kurumu’nun sürece doğrudan dahil olmasıyla birlikte Brezilya, Uruguay ve Fransa gibi ülkelerden milyonlarca hayvan ithal edildi.
Ancak bu ticaretin yalnızca ekonomik boyutu değil, etik, çevresel ve toplumsal sonuçları da derinleşti. Hayvanların günlerce kötü koşullarda taşındığı, karantina ve dinlenme prosedürlerinin ihmal edildiği bu sistem, aynı zamanda göçmen işçilerin de insanlık dışı koşullarda çalıştırıldığı bir düzeni beraberinde getiriyor.
Hayvan hakları aktivisti, Fatma Biltekin, canlı hayvan ticaretinin görünmeyen yüzünü muzir.org için anlattı.
Türkiye’de ve dünyada canlı hayvan ticaretinin güncel durumu nedir? En çok hangi hayvan türleri ticaretin konusu oluyor?
Türkiye’de 2010’dan sonra inanılmaz bir artış başlıyor. Çünkü bu meseleyi Et ve Süt Kurumu’na ticaret yapması için devrediyorlar. Türkiye’nin ticaret yaptığı çok fazla ülke var: Brezilya, Uruguay, Fransa, Çekya, Macaristan, Almanya, Bulgaristan, Romanya, Avustralya. Her sene ticaret yapılabilecek ülkelerin listesi bakanlık tarafından belirleniyor ve Bakanlığın web sitesinde yayınlanıyor. Bu ticareti yapacak olan işletmeler de onun üzerinden yapıyorlar. Hayvan ticareti aslında çok eski bir kavram. Mesela Hollanda, Fransa gibi ülkelere özgü bazı türler var ve bu türler uzun yıllar boyunca doğal olmayan yollarla seçilim sağlandığı için buna “soy ıslahı” deniyor. Bu hayvanları bazı yöntemlerle çiftleştirerek çok büyük hayvanlar elde ediyorlar. Bu hayvanların tarihsel olarak ticaretin konusu olduğunu görüyoruz. Bunların türleri de Tarım ve Orman Bakanlığı’nda düzenli olarak yayınlanıyor. Daha çok damızlık sığır ve etini kesmek için sığır alıyoruz.
Türkiye’de birinci sırada olan ülkelerin Brezilya, Uruguay ve Fransa gibi ülkeler olduğunu görüyoruz. Bu ülkeler dünyaya canlı hayvan satıyorlar. Brezilya’da canlı hayvan ticaretine alan açabilmek için yağmur ormanlarının yakıldığını ve bunun bilinçli bir şekilde yapıldığını biliyoruz. Türkiye’nin en fazla hayvan getirdiği yıl 2018. O yılda rekor kırıyor. 2018’de Brezilya ve Uruguay üzerinden daha çok hayvan geliyor. Brezilya’nın önceki başkanlarından (Jair Bolsonaro) çok sağcı ve yerli halktan nefret eden bir başkandı. Yerli halkın topraklarının hayvancılık için açılmasına göz yumdu. Bolsonaro’nun seçimi esnasında et ve süt şirketleri tarafından fonlandıkları biliniyor ve Brezilya’nın da bununla gurur duyduğunu biliyoruz. Dünyayı biz besliyoruz diye. Suudi Arabistan’a gönderilen “helâl et” dediğimiz şeye baktığımızda Brezilya ve Uruguay’ın birinci sırada olduğunu görüyoruz. “Bu ülkelere ‘helâl et’ satıyoruz.” diyerek oralara da hem hayvan hem de et gönderiyorlar. Bu işin başını bu ülkeler çekiyor.

“Ülkeye ne kadar hayvan getirirseniz hastalık riskini o kadar arttırırsınız”
Canlı hayvan ticaretiyle yasadışı hayvan kaçakçılığı arasındaki sınırlar neler? Bu sınırların ihlali nasıl sonuçlar doğuruyor?
Canlı hayvan ticaretinde hem uluslararası yönetmelikler hem de Türkiye içinde uygulanması gereken yönetmelikler var. Uluslararası nakliye sırasında hayvanların korunmasına dair Avrupa Sözleşmesi var. Aslında sözleşmeye uygun davranmaları gerekiyor.
Bunun dışında legal olan canlı hayvan ticaretinde resmi olarak şunların yapılması gerekiyor: Bakanlık hangi ülkelerden yapılacağını belirliyor, işletmeler belirli belgeler alıyorlar ve bu hayvanları kendi işletmelerine getirebiliyorlar. Burada kontrolü Bakanlık sağlıyor. Ülkeye girecek hayvanın belgelerinin tam olması gerekiyor. Bakanlık bu hayvanlardan numune de alıyor.
Türkiye’de 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu var. Bu yasa, canlı hayvan ticaretini de kapsıyor. Çünkü bu yasada, nakliye sırasında veteriner hizmetlerinin nasıl yapılacağı belirtilmiş. Aynı zamanda belirli kurallar var. Belirli bölgelerde hayvanları dinlendiriyorsun. Karantina süreleri oluyor. Karantina sürelerini bakanlıklar belirliyor. Karantinaların nerede olacağına da bakanlıkların, birlikte ticaret yaptıkları ülkelerin ya da Avrupa Birliği’nin (AB) ortak belirledikleri alanlarda hayvanları karantinada tutuyorlar. Türkiye içinde de belgelerin tamamlanması esnasında karantina süreci oluyor. Sonra da bu hayvanların işletmelere dağıtıldığını görüyoruz. Prosedür olarak canlı hayvan ticareti legal olarak yapıldığında bir sürü düzenlemeye tabi. Ama kaçakçılıkta böyle bir şey görmüyoruz. Kaçakçılık hiçbir şekilde prosedürlere tabi olmuyor. Daha önce kuş ve papağanların, pet şişelerin içine doldurularak ülkeye sokulmaya çalışıldığına dair haberler gördük. Bu yöntem, yasal canlı hayvan ticaretinde uygulanması mümkün olmayan bir yöntemdir. Yasal canlı hayvan ticaretiyle ilgili birçok yönetmelik ve düzenleme bulunmasına rağmen, kendi deneyimlerimize göre bunların hiçbirine genellikle uyulmadığını görüyoruz. Karayolu taşımacılığında da oradaki nakliyeciler aslında bu hayvanların refahından sorumlu. Bunlara hiçbir şekilde uygulanmadığını, hayvanların dinlendirilmediklerini, çok sıcak zamanlarda uzun süre bekletildiklerini, belgesi hazır olmayan hayvanların günlerce, haftalarca sınırda bekletildiğini ve sonrasında hayvanların kesime gönderildiklerini biliyoruz. O yüzden bu refah yasaları hiçbir şekilde işe yaramıyor. Bugün gemilerle Brezilya’dan hayvan getiriyorsunuz ve 35 gün sürüyor. Yönetmeliğe göre içinin temiz olması gerekiyor. Hayvanların nakliyesinde nakliyecilerin sorumluluğunu düzenleyen Avrupa Sözleşmesi’ne göre, ortamın temiz olması gerekiyor. Brezilya’dan 2018’de gelen gemilerin içine bakıyoruz. Hayvanlar kendi pisliklerinin içinde korkunç koşullarda getiriliyorlar ve bunun sonucunda da bu hayvanlarda belirli hastalıklar ortaya çıkıyor. Hayvanlar getiriliyor ve dağıtılıyor. Dağıtılma esnasında aralarında bir tane hayvan kaçtıysa hasta olabiliyor. Götürüldükleri yerlerdeki diğer hayvanlara bulaştırıyorlar. Sayıştay’ın 2018 yılına ait Tarım ve Orman Bakanlığı denetim raporuna baktığımızda hayvancılığın inanılmaz zarar ettiğini görüyoruz. En fazla canlı hayvanın getirildiği yıl, en fazla hastalık olan yıllardan biri 2018 yılı. Ülkeye ne kadar hayvan getirirseniz hastalık riskini o kadar arttırmış oluyorsunuz.

“Savaştan kaçan insanlara hayvan gırtlaklattırıyoruz; bu, öyle bir sistem”
Canlı hayvan ticareti hayvan refahı açısından ne gibi etik sorunlar barındırıyor? Bu ticaretin hayvanlar üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkileri neler?
Edirne’ye gidip Kapıkule’de sınırdaki hayvanları görmek istedim. Sonra birkaç mezbaha gezdim, Et ve Süt Borsası’na gittim. Bunun dışında da oradaki Süt Üreticileri Birliği Başkanı ile bir görüşme yaptım. Hayvanlar getirilip kâğıtlar hazırlanana kadar sınırda bekletiliyorlar. O arada hayvanları indirip otlatabilir, besleyebilirler. Kapıkule’de bir alan var ama bunu hiç yapmadıklarını görüyoruz. Orada üç gün kaldım ve bir sürü araç geldi. Sadece bir tane araç hayvanları indirdi, dinlendirdi.
Oradaki nakliyecilerle konuştuğumda şunu söylediler: “AB standartlarına göre resmi olarak hayvanların karayoluyla gelirken bekletilmeleri gereken bazı yerler var. Macaristan’da bir alan var. Aynı zamanda karantina merkezi. Bulgaristan sınırında o hayvanların dinlendirilmeleri gerekiyor. Bu hayvanları araçtan indirmeleri için para ödemeleri gerekiyor. Çünkü orada yem ve besi veriliyor. Oranın işletmesini yapan kurumlar hayvanları beslemeleri ve onlara su vermeleri için nakliyecilerden para alıyorlar.
Oradaki nakliyeciler açık açık söylediler: “Bulgaristan’da hayvanları indirmiyoruz. İndirmişiz gibi belge düzenliyorlar. Ondan sonra da Türkiye’ye geliyoruz.” Hem Bulgaristan sınırı daha pahalı hem de yolsuzluğun fazla olduğu bir ülke. Bulgaristan sınırına gidip orada yaşananların fotoğrafını bile çekemiyorsunuz. O alana girmeniz çok zor. Orada ne olduğunu Kapıkule’ye gidip izleyebiliyorsunuz. Kapıkule sınırı aslında resmi olarak dinlendirilmesi gereken alanlardan bir tanesi. Tamamen oradaki nakliyecilerin “vicdanına” ve onların keyfiyetine kalmış bir durum. Bu, dünyada bütün sınırlarda hep konuşulur. Türkiye’de de dünyada da böyle maalesef.
Mezbahalarda sığınmacıların çalıştığını görüyoruz. Türkiye’nin her yerinde bu böyle. Kapıkule sınırında konuştuğum işçilerden bazıları çok genç. Çoğu Türkmenistanlı ve 22 yaşındaydı. Ben 35 yaşındayım, benim iki katım yaşında görünüyorlar, bitmişler. Konuştuğum çalışanlardan biri orada iki parmağını kaybetmiş ve hiçbir güvenceleri yok. Başka bir arkadaşından bahsetti. O araçları çok fazla tazyikli suyla bastırarak temizliyorlar. Birlikte çalıştığı başka bir Türkmen arkadaşı ona bastırdığında elinden çıkıyor ve karnına saplanıyor, hastaneye gidemiyorlar. Sınır dışı edilme korkuları var. Onlar ülkelerine döndüklerinde ölüm riski olan insanlar. Çalıştıkları yerlerde pasaportlarına el konulduğunu ve sürekli olarak sorun yaşadıklarını söylüyorlar. Çok korkuyorlar. Çok korktukları için üçüncü günün sonunda, onlara zarar vermeyeceğimi anladıktan sonra bir şeyler anlatmaya başladılar. Mezbahaya gidiyorsunuz içeride Türkçe bilmeyen bir Suriyeli görüyorsunuz. Kanada’nın yıllarca Suriyeli sığınmacıları kabul etme nedenlerinden biri, mezbahalarda çalışacak işçi bulamamasıydı. Bu nedenle sığınmacıları kabul etmeye başladılar. Savaştan kaçan insanlara hayvan gırtlaklattırıyoruz. Bu, öyle bir sistem. O yüzden Türkiye’de de farklı değil. Çok konuşulmuyor ama bütün dünyada olduğu gibi bu alanlarda güvencesiz bir şekilde ve gerçekten korkunç koşullarda çalışıyorlar. 2020 yılına baktığımızda mezbahalarda çalışan insanların arasında COVID-19’un çok hızlı yayıldığını gördük. Bir oradaki hijyen koşullarının uygun olmaması, iki bu insanlar sığınmacı ve göçmen oldukları için birlikte yaşıyorlar. Çekirdek aile hâlinde yaşamıyorlar, kalabalık yaşıyorlar ve o süreçte çok hızlı bir şekilde birbirlerine COVID-19 bulaştırdıklarını gördük. O yüzden bu sadece hayvanların esir edildiği ve yok edildiği bir endüstri değil. Maalesef insanları özellikle de göçmenleri çok fazla suistimal eden bir endüstri.

Bir dönem çok fazla Afgan çoban haberleri yapılmıştı. Sınırda Türkmenler mi Suriyeliler mi yoksa Afganlar mı ağırlıktaydı?
Türkmenler de Suriyeliler de Afganlar da vardı. Sınırda daha çok Türkmenler vardı. Onlar Türkçe bildikleri için sanırım. Mesela mezbahalarda daha çok Afganlar ve Suriyeliler vardı.
Hayvan ticaretinin iklim krizi, biyoçeşitlilik kaybı ve COVID-19 gibi zoonotik hastalıklar açısından hangi küresel risklerle bağlantısı var?
Brezilya örneği üzerinden gidelim. İklim krizinde en büyük dayanağımızın yağmur ormanları olduğunu biliyoruz. Bütün bilimsel araştırmalar bunu gösteriyor. Yağmur ormanlarının toplam küresel alanının yaklaşık yüzde 20’si Brezilya’nın içinde bulunuyor. Büyük yangınlar çıktığını gördük. Yıllardır da görüyoruz ve bu yangınların bilinçli olarak çıkarıldığını biliyoruz. Çünkü ormanlar hayvanların sadece bulundukları bir alan değil, aynı zamanda bu hayvanlar için yem üretilmesi gerekiyor. Bunun için inanılmaz su ve toprak israfı olduğunu ve bunların en değerli topraklarda yapıldığını görüyoruz. Dünya için en değerli olan yağmur ormanlarında yapıldığını görüyoruz. Dünyada COVID-19 gibi bulaşıcı hastalıkların öldürülen hayvanlardan geldiğini biliyoruz. Et pazarından geldiği bilgisi var. Bu ormanları bitiriyoruz ve oradaki yaban hayvanları şehre iniyor. Yaban hayvanlarının da ayrı bir zoonotik hastalığı var ve şehre indiğinde diğer hayvanlara bunu bulaştırabiliyorlar. Mesela besicilik için kullanılan hayvanlara bunu bulaştırabiliyorlar ve bunun da çok yaygın olduğunu görüyoruz.

“Hayvancılık var olduğu sürece sürdürülebilir bir dünyada yaşamak çok zor”
Canlı hayvan ticaretine alternatif, daha etik ve sürdürülebilir çözümler mümkün mü? Bu alanda hangi adımlar atılmalı?
Öncelikle hayvancılıktan bahsetmek gerekiyor. Hayvancılık var olduğu sürece sürdürülebilir bir dünyada yaşamak çok zor görünüyor. Çünkü bir kilogram et için 15 bin litre su harcandığı bir dünyadan bahsediyoruz ve bunun sürdürülebilirliği mümkün değil. Dünyada çok fazla insan yaşıyor ve beslenme alışkanlıklarımız hem bütün yaşamı hem bizi hem de bizim dışımızdaki bütün türleri etkiliyor. Daha etkili ve daha etik yöntemler her zaman var ama hükümetlerin buna açık olması gerekiyor. Bitkisel süt üretiminin dünyaya hayvansal sütten daha az zarar verdiğini biliyoruz ama bu daha pahalı. Çünkü sübvansiyon yok. Devletlerin süt ve etin daha ucuz olabilmesi için hepimizin vergileri üzerinden bu şirketleri sübvanse ettiğini görüyoruz. O yüzden de fiyatlar arasındaki uçurumun sebebi bu. Sürekli olarak buna yatırım yapıldığını, bu besicilere devlet hazinesinden, Bakanlığın parasından bizim paralarımızla destek verdiklerini görüyoruz. Yolsuzluğun çok kolay yapılabildiği bir sektör olduğu için aynı zamanda burada devletlerin ve hükümetlerin uluslararası alanda da ortak kararlar almaları gerekiyor. Mesela Avrupa’ya Brezilya üzerinden hayvan getirilmesiyle ilgili AB-Mercosur Serbest Ticaret Anlaşması vardı. O anlaşmanın baskılar üzerine onaylanmadığını gördük. Çünkü o “Brezilya ormanlarına hayvan gönder.” demek oluyordu. Dünyada veganlığın arttığını, et tüketiminin azaldığını ve Avrupa ülkelerine ithalatın arttığını görüyoruz. Bu ülkeler “Ülkemizde et tüketimi azaldı, insanlar daha az et yiyorlar, daha az et üretelim.” demiyorlar. “Üretmeye devam edelim, dünyaya satarız.” diyorlar. İşin içinde böyle bir çıkar sistemi var. Bu hayvanların kullanıldığı hiçbir sistem maalesef etik olamaz. Çünkü burada hissedebilen varlıklardan bahsediyoruz. Böyle bir durumda hissedebilen bir varlığın ticaretinden bahsediyoruz. Burada hiçbir kural, hiçbir yönetmelik, hiçbir yasa işlemiyor, işlemeyecek. Zaten bu mümkün değil.
Ucuz et politikası, cevapsız bırakılan soru önergeleri ve açıklanmayan veriler
HAKİM canlı hayvan ticaretine ilişkin ihlalleri kamuoyuna duyurma ve yetkili mercileri uyarma konusunda nasıl bir rol üstleniyor? Bu süreçte karşılaştığınız en büyük zorluklar neler?
Doğru veriye ulaşamamak en büyük zorluk. Sadece biz değil, milletvekilleri de bu verilere ulaşamıyor. Bu verileri bulamadığımızda milletvekilleri soru önergesi veriyor. Yazılı soru önergelerine baktığınızda gerçekten hiçbirine cevap verilmediğini görüyoruz. Canlı hayvan ticareti ile ilgili önergelere verilen cevaplar şöyle: “Bu verileri Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK) bulabilirsiniz ya da denetimlerimizi yaptık.” gibi cevaplar geliyor. Mesela en son CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in verdiği bir soru önergesi var. “Anguslar daha çok Orta Amerika’dan getiriliyor.” demiş. Bu hayvanlar Türkiye’ye getirildiğinde boka bulandıkları ve 20 kilogramdan fazla geldikleriyle ilgili bir soru önergesi vermiş. Alandan bilgi alıyor. İki kere önerge vermiş. İkisine de verdikleri cevap şöyle: “Biz zaten denetim yapıyoruz. Böyle bir şeye rastlamadık.” Sürekli olarak karşınızda bu meseleyi sümenaltı etmeye çalışan bir hükümet var. Bununla ilgili yeni bir soru önergesi daha verilmiş, Hasan Öztürkmen’le Sezgin Tanrıkulu’nun verdiği iki soru önergesi var: Diyorlar ki; 20 Şubat 2025’te Brezilya’dan 8912 tane hayvan getirilmiş. Bu hayvanların kilogramı 170 TL olarak belirlenmiş. Bu hayvanlar hükümetin özel olarak anlaştığı şirketlere doğrudan gönderilmiş. Bu şirketlerin AKP’ye yakın şirketler olduğunu görüyoruz. Bunlar o şirketlere doğrudan gönderiliyor. Ucuz et politikası da bu aslında. Şimdi geldiğinde aracı şirketler üzerinden bu yapıldığında fiyatın arttığını görüyoruz. Canlı hayvan ticaretini “Vatandaşa ucuz et yedireceğiz” diyerek kendilerini açıklamaya çalıştıklarını görüyoruz. Geldiğimiz noktada yine kendi aracı şirketlerini zengin ettiklerini görüyoruz. Vatandaş bu eti ucuza alamayacak aslında. Karşımızda öyle bir sistem var. Kaç tane hayvan olduğunu öğrenemiyoruz. 2020’de Ticaret Bakanlığı’na kaç tane hayvan ithal ettiğini sordum. “Hiç hayvan ithal etmedik.” diye cevap geldi. Sonra Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verilerinden binlerce hayvan ithal ettiklerini öğrendik ve o sene bunları raporlarımıza ekledik. Yazılı soru önergelerinin kaç tanesine cevap verildi, kaçına cevap verilmedi? Bilgi edinme başvurularımıza artık cevap verilmiyor. “Bu bilgiyi neden kullanacaksın?” diye sormaya başladılar. O yüzden verileri mümkün olduğunca vermemeye çalışıyorlar. Elimizde TÜİK verilerinden başka bir şey olmadığı için mecburen kullanmak durumundayız. Ama bu verilerin hiçbirinin doğru olduğuna inanmıyorum.
“Milletvekillerinin bilgi edinme hakkı bile gasp ediliyor”
Ömer Fethi Gürer’le ya da başka milletvekilleriyle temasa geçiyor musunuz?
Son bir yıldır falan geçmedik ama öncesinde Sera Kadıgil, Deniz Yavuzyılmaz, Gülizar Biçer Karaca ile geçtik. Zaten milletvekilleri de bu konunun üstüne gidiyorlar. Yazılı soru önergelerine “canlı hayvan” diye baktığınızda çok fazla soru önergesi verilmiş. Milletvekilleri bu meselenin peşinde. Çünkü onlar da hayvancılık yapan insanlardan bilgi alıyorlar. Büyük ihtimalle her gün aranıyorlardır. Ama bunun kontrolünü yapması gereken Bakanlık, milletvekillerine bile doğru düzgün cevap vermiyor. Onların bilgi edinme hakkı bile gasp ediliyor. 2017’den beri tarım bakanlarının “Artık canlı hayvan ticareti bitecek.” dediği haberleri çıkardım. 2017 yılında Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Ahmet Eşref Fakıbaba “Bu geçici bir durum.” diyor. Üç yıl sonra “Artık et ithal etmeyeceğiz. Kendimize yeten bir ülke olacağız.” diyor. 2019’da Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli “İthalatı bitireceğiz. Çok kararlıyız. Kimsenin besicilerimizin ekmeğiyle oynamasına izin vermeyeceğiz.” dedi. 2020’de Pakdemirli, “2022 sonu itibarıyla bir daha canlı hayvan ticareti yapmayacağız.” dedi. 2024 yılına geliyoruz. Yeni bir bakanımız var artık. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Dört yıl içinde canlı hayvan ithalatı bitecek.” dedi. İthalatın arttığını ama bitmediğini görüyoruz. Sınıra gittiğinizde araçlardaki hayvanların yanına girdiğinizde hayvanlar önce sizden korkuyorlar. Sizi gördüklerinde nakliyecilerden de korkuyorlar. Oradaki herkesten korkuyorlar.
Uzun süre kapalı ortamda kaldıkları için mi?
Çok fazla yoldan geldikleri, dinlenmedikleri, çok sıcak ve soğuğa maruz kaldıkları ve çok kalabalık oldukları için. Önce sizden korkuyorlar ama inekler onlara zarar vermeyeceğinizi çok hızlı bir şekilde anlıyorlar ve hemen sizi yalamaya başlıyorlar. Ben oradayken bir araç indirildi ve hayvanların o araçtan inerken inanılmaz mutlu olduklarını görüyorsunuz. O kadarcık bir mutluluk ve o kadarcık bir alan bile onları mutlu edebiliyor. O görüntüyü görmek gerçekten çok korkunç. Mesela bir tanesi çok küçüktü. Burnunda burunluk vardı kimseyi emmesin diye. Oradaki hayvanların et borsasında, sığınmacı ve göçmenler çalışmıyor. Orada Türkiye vatandaşları çalışıyor. Aktivist olduğunu bilmiyorlardı. Oraya haber yapmaya giden bir gazeteci gibi gittim.
Gazeteci olduğunuzu söylediğinizde konuşmalarını beklemezdim.
Yanımda yabancı basın -Slovakyalı gazeteciler- vardı. “Onlara çevirmenlik yapıyorum. Slovakya’dan hayvan geliyor, onun haberini yapacağız.” dedik. O yüzden rahat rahat konuştular. Oradaki bir görevliye “Hayvan keserken nasıl hissediyorsunuz? O süreç size nasıl hissettiriyor?” diye sordum. “Salatalık kesmekten bir farkı yok” dedi. Çünkü böyle hissetmek zorunda. Başka türlü o işi yapamaz Onun için o hayvan salatalık, onun için o hayvan maydanoz. İnsanların duygularının tamamen bu şekilde yok olduğunu, yok ettiklerini görüyoruz.
Bulgaristan sınırına ne zaman gittiniz?
Bulgaristan’a Slovakya ekibi girmeye çalıştı ama giremediler. O zaman vizem yoktu. Hiç deneyemedim. Onlar gazeteci ve Avrupalı olmalarına rağmen giremediler. Çünkü fotoğraf çekeceklerdi. “Bulgaristan ve Türkiye sınırında neler oluyor?” gibi bir haber yapacaktık. Sadece çok uzaktan bir fotoğraf çekebilmişlerdi. Çünkü Bulgaristan bu kişileri vurur, yolsuzluğu saklamak için her şeyi yapabilir.





Bir Cevap Yazın