Devletler, “nüfus azalıyor” diye değil, sistemi çevirecek insan azalıyor diye telaşta. Sistemin düzelmesi yerine 3. çocuğu doğurunca KPSS’siz memur olma güvencesi ya da cebimize biraz para sıkıştırılması neyimize yetmiyor? Yeşer Sarıyıldız yazdı. 

Bugüne kadar ‘çapulcu’, ‘sürtük’, en az bir kere ‘terörist’, şaşırtıcı şekilde ‘ev zencisi’, ‘cibiliyeti’ bozuk ilan edildik. Kadınlar olarak ana görevimizin doğurmak olduğu da  çeşitli tonlamalarla, bir dizi siyasetçi tarafından defalarca dile getirildi. Yine de sanırım hiçbir dönem, kendimizi son günlerdeki kadar “damızlık” hissetmemiştik.

TÜİK verilerine göre, doğurganlık hızı uzun zamandır düşüyor. Oranlarsa, 1948’de 6.9, 1983’te 4, 1993’te 2.7, 2001’de 2.38, 2014’te 2.19, 2024’te ise 1.48 çocuğa kadar indi. Son sekiz yıldır da nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2.1’in altında seyrediyor. Ege, Marmara, Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerinde bu oran 1.49’un altına inmiş durumda.

Elbette neden doğurmadığımızı anlamaya çalışmak ve bu karara neden olan yapısal sorunları çözmeye uğraşmak yerine, doğurmayı teşvik etmek çok daha kolay.
“Biraz iş, biraz aş, cebine de azıcık para, hadi bize çocuk peydahla” stratejisi bir günde icat edilmedi. Bu yaklaşımın sinyalleri yıllardır geliyor.

Erdoğan, “Her aile en az üç çocuk yapmalı” çağrısını ilk kez 2007’de yaptı.
İki yıl sonra, 2009’da, dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, kendisinden iş isteyen bir kadına, “Evdeki işler yetmiyor mu?” diye sordu.

2010 yılında, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, “Ben eşcinselliğin bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum, tedavi edilmesi gerekir,” dedi.

2011’de, Hopa’da hayatını kaybeden Metin Lokumcu’nun ölümünü protesto eden Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş’ın polis müdahalesi sonucu kalçası kırıldıktan sonra, dönemin Başbakanı Erdoğan, “Kız mıdır, kadın mıdır bilemem,” diyerek konuşmayı tercih etti.

2012’de Sağlık Bakanı Recep Akdağ, kürtaj tartışmaları sırasında “Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar” dedi. Aynı yıl Melih Gökçek, “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, anası ölsün,” dedi. AKP İl Genel Meclis Üyesi Erhan Ekmekçi, “Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor,” cümlesini kurdu.

Vecdi Gönül, “Türk kadını evinin süsüdür,” ifadesini kullandı. Ömer Tuğrul İnançer ise, “Hamile kadının sokakta dolaşması terbiyesizliktir,” diyerek kendince sınır çizdi.

2014’e geldiğimizde, Erdoğan bu kez KADEM’in düzenlediği 1. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde şöyle konuştu: “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, bu fıtrata terstir.”

Yine 2014’te, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Kadın iffetli olacak, herkesin içinde kahkaha atmayacak,” dedi. 2015’te, mecliste kendisine tepki gösteren HDP Milletvekili Nursel Aydoğan’a “Hanımefendi sus, bir kadın olarak sus,” diye bağırdı. Aynı yıl, AKP milletvekili adayı Uğur Işılak, “Kadının fıtratında erkeğe köle olmak var,” diyordu.

2016’da Erdoğan, “Anneliği reddeden kadın eksiktir, yarımdır,” açıklamasını yaptı. Aynı yıl, Meclis’e çocuk istismarında failin, mağdurla evlenmesi durumunda affedilmesini öngören bir yasa önerisi sunuldu; gelen yoğun tepki sonrası geri çekildi. Yine 2016’da, Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda konuşan AKP’li vekil Ayşe Doğan, LGBTİ+ yurttaşlar için “Bunlar toplumumuz için oluşabilecek en büyük tehditlerden biridir” dedi.

20 Mart 2021 tarihinde, Resmî Gazete’de yayımlanan 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Erdoğan, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasına karar verdi. Kadına yönelik şiddetle mücadele eden uluslararası bir sözleşme, tek imzayla, gerekçesiz bir şekilde yürürlükten kaldırıldı.

Tarih 2 Haziran 2022’yi gösterdiğinde, Erdoğan, Gezi Direnişi’ni ananları hedef alırken “Bunlar çürük, bunlar sürtük.” dedi.

2025, Türkiye’de “Aile Yılı” ilan edildi. Gerekçe olarak doğurganlık oranının 1.48’e düşmesi gösterildi. Erdoğan, “Her seferinde yaptığımız üç çocuk çağrısının ne kadar önemli olduğunu gördük” dedi. Yetmedi, LGBTİ+’ların bireyleri “ailenin varlığına yönelik en ciddi tehdit” ilan etti. Aynı yıl, RTÜK 2025’i “LGBTİ+ içeriklerle mücadele yılı” yaptı. Meclis’e sunulan yasa tasarılarında, cinsiyet geçiş süreci ağırlaştırıldı; yaş sınırı yükseltildi, sağlık ve hukuk zincirleri eklenerek erişim neredeyse imkânsız hale getirildi. Aile Bakanlığı ise doğuran kadına maddi teşvik, topluma “normal olan normal doğumdur” afişleriyle kolları sıvadı. Bakanlık, Mayıs ayında tüm birimlerine bir genelge gönderdi ve “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” gibi kavramların kullanılmasını yasakladı. Bu kelimelerin aileye ve nesillere zarar verdiği öne sürüldü. Eğitimden kamuoyuna, mevzuattan dilimize kadar müdahale artık kelime düzeyinde. 

Parantez açmak isterim. Nüfusla ilgili doğum teşvikleri ve bu alandaki söylemler Türkiye’ye özgü değil. Macaristan’dan Çin’e, Güney Kore’den Fransa’ya kadar birçok ülkede benzer politikalar yeniden sahneye çıkıyor. Macaristan, iki ve üzeri çocuk sahibi annelere ömür boyu gelir vergisi muafiyeti getirirken; Çin, doğum izinlerinden çocuk bakım desteğine kadar bir dizi teşviki yürürlüğe koydu. Güney Kore, doğurganlık oranlarını artırmak için son yirmi yılda 270 milyar dolar harcadı; ancak hâlâ dünyanın en düşük oranlarından birine sahip. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, “Bir ulusun gücü, dinamik doğum oranı yaratma yeteneğindedir” diyerek nüfus meselesini ulusal güç sorunu olarak çerçeveledi.

2025’te ABD’de de benzer bir çıkış yaşandı. Trump yönetimi, düşen doğum oranlarına karşı “bebek bonusu” önerdi: yeni annelere 5.000 dolarlık ödeme, çocuk sahibi olanlara burs avantajları, hatta regl döngüsü eğitimi gibi teşvikler tartışmaya açıldı. Dünyanın dört bir yanında, devletler nüfus artışını yalnızca bir sağlık meselesi değil, doğrudan jeopolitik bir güç dengesi olarak ele alıyor. Kimse “neden doğurmuyorlar?” diye sormuyor. Herkes “nasıl doğurturuz?”un peşinde. Soru yanlış olunca, cevabın da bizimle ilgisi kalmıyor.

İşin özü, statüko, tüm dünyada kendine yeni köleler arayışında. Öncelik iklim krizi ve tükenen kaynaklar olsaydı, azalan nüfus pekâlâ pozitif bir haber olarak okunabilirdi. Devletler, “nüfus azalıyor” diye değil, sistemi çevirecek insan azalıyor diye telaşta. “Neden doğurmuyorsunuz?” diye sorup dinlemek ve anlamak işlerine gelmiyor. Zira tüm cevaplar konut krizine, geçim sıkıntısına, güvencesizliğe, eğitimin çöküşüne, 3. dünya savaşı riskine çıkıyor. Sistemin düzelmesi yerine 3. çocuğu doğurunca KPSS’siz memur olma güvencesi ya da cebimize biraz para sıkıştırılması neyimize yetmiyor? 

Sistemin yeni kölelere ihtiyacı olmasının dışında, bir de ailenin kontrol edilebilir bir yapı olmasının gerçeği yadsınamaz. Bireylerin sorumluluğu arttıkça, toplumsal isyan ihtimali azalıyor. 

Düşünce sistemleri oldukça net aslında: Aile, kontrol edilebilir bir yapı. Bebeği olan biri işinden olamaz. Çocuğu bırakıp sokağa çıkmak zaten bir engel, bir de gözaltına alınırsa ne olacak? Demek ki sokağa çıkamaz, e itiraz da edemez. Doğum masrafı, okul taksidi, güvenlik kaygısı, gelecek planı derken düşünecek yeri kalmaz zaten, cesareti törpülenir. Devrim yapılamaz hale gelir.

Hepimize hayırlı olsun Aile Yılı.
Aile politikası.
Aile destek paketi.
Yersen.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin