05.05.2025, Pazartesi

“Tarih sadece kazılarla değil, tarihçilerin ve arkeologların düşünme biçimiyle de şekilleniyor. Yani, kadınların savaşçı veya avcı olamayacağına dair önyargılar, aslında geçmişin değil, bugünün bakış açısında yatıyor.” Yeşer Sarıyıldız yazdı.

Hepimiz aynı tarihi okuduk. Erkeklerin avcı, kadınların toplayıcı olduğu, birilerinin av peşinde koştuğu, diğerlerinin mağarada kök topladığı tarihi. Peki ya okuduğumuz, bize okullarda öğretilen bu tarih, onu yorumlayanların önyargılarıyla şekillenmişse? Ya da tamamen kurmaca bir roman kadar gerçek dışıysa, ne olacak? Şimdiki gibi, tarihi baştan yazacağız.

Şu anki araştırmalar gösteriyor ki, tarihin bize anlattığı hikâyeler pek de güvenilir değil. Macaristan’da 10. yüzyıla ait bir mezar 1960’ların sonlarında keşfedildi, 1980’lerde kazıldı. Mezarda ok uçları, demir sadak parçaları ve boynuzdan yapılmış bir yay bulundu ve bu kişinin erkek bir savaşçı olduğu anlaşıldı. Aslında yapılan iskelet incelemeleri kemiklerin ince yapılı olduğunu gösteriyordu. Mezarda ayrıca gümüş saç halkası, boncuk kolye ve düğmeler gibi kadınlara özgü eşyalar da bulunmuştu. Bu çelişkiler bir kenara itildi ve mezar “erkek savaşçı” olarak kayıtlara geçti. Sonuçta savaşçı olmak ve ok taşımak erkeklere mahsustu.

Yıllar sonra, modern DNA analizi sayesinde gerçeğin bambaşka olduğu anlaşıldı: Mezardaki kişi karısının boncuklarıyla gömülen bir erkek değil; ok kullanan, savaşçı bir kadındı. Dahası, kemiklerde osteoporoz belirtileri ve iyileşmemiş üç büyük travma tespit edildi. Bu da onun fiziksel olarak aktif bir yaşam sürdüğünü ve muhtemelen savaş alanında yaralandığını gösteriyordu. Yani kadın sadece elma armut toplamamış, hem savaşmış hem yaralanmış hem de yaşlanmıştı.

Bu keşif, yıllardır dayatılan anlatıları yerle bir etti. İşin özü, arkeologlar 40 yıl boyunca bir kadın savaşçıyı erkek zannederek onu tarihten silmişti

Üstelik Macaristan’daki bu keşif, tarihte kadınların aktif roller üstlendiğine dair tek örnek değil. Şili Üniversitesi’nden bir araştırma ekibi, 2020 yılında Peru’da, And Dağları’nın eteklerinde, 9 bin yıllık bir mezar buldu. Mezarda, avcı-toplayıcı dönemin en önemli araçları olan taş mızrak uçları, bıçaklar ve kesici aletler vardı. Yani, bu kişinin büyük avlara katıldığı açıktı. Tıpkı Macaristan’daki gibi, bilim insanları önce kesinlikle bir erkek avcı olduğunu düşündü. Sonuçta büyük avcılık, ok kullanmak, hayvanları kovalayıp yere sermek, bugüne kadar hep erkeklerin yaptığı bir iş olarak anlatılmıştı. Kadın dediğin adamın avladığı protein kaynağının yanına meze, yancı yapardı. Kadının işi patates haşlamak, topladığı otlarla salata yapmak falandı, keskin alet kullanıyorsa da havucu ince ince doğramak için kullanıyor olmalıydı. Neyse ki bu kez DNA analizleri erkenden devreye girdi ve sonuç açıklandı: Bildiniz, mezardaki kişi bir kadındı hem de 17-19 yaşlarında.

Bununla da kalmadı. Araştırmacılar, Kuzey ve Güney Amerika’da 107 farklı avcı-toplayıcı mezarını analiz etti. İçlerinden 27’sinde av araçları vardı ve bunlardan 11’i kadındı. Yani, kadınların avcı olmadığına dair anlatı sadece bir ön kabuldü ve bilim ilerledikçe bunun yanlış olduğu ortaya çıkıyordu.

Vikingler gibi savaşçı toplumlarda bile, kadınların savaşçı olabileceği fikri arkeologlara biraz fazla geldi. 19. yüzyılda Birka kasabasında, Viking dönemine ait bir mezar kazıldı. Mezarda kılıçlar, savaş baltaları, zırh parçaları ve iki at bulunuyordu. Bu kesinlikle güçlü bir erkek savaşçı olmalıydı. O anı resmen gözümde canlandırabiliyorum. Mezarı açan bilim insanlarının “Björnstad Savaşçısı” gibi güçlü bir erkeği hayal etmiş olduklarından neredeyse eminim.

2017’de yapılan DNA analizlerinde, Y kromozomuna rastlanmadı, yani mezarın içindeki kişi bir kadındı. O zamana kadar Viking savaşçılarının en önemli örneklerinden kabul edilen bu mezar ile ilgili bu büyük gelişme, elbette kamuoyunda çok ses getirmedi. Bazı arkeologlar bu çalışmadan çekildi, bazıları da mezar kazımı çok uzun sürdüğünden kemiklerin karışmış olabileceğinden bahsetti. 

Bu tartışmalar sürerken, Uppsala Üniversitesi’nden arkeolog Charlotte Hedenstierna-Jonson başkanlığındaki bir ekip, durumu netleştirmek için daha kapsamlı bir incelemeye girişti. İki kat daha fazla kemik örneği incelendi ve iki farklı tür DNA analiz edildi. Öncelikle, mitokondriyal DNA (mtDNA) kullanılarak kemiklerin bir ya da birden fazla kişiye ait olup olmadığı belirlendi. Ardından, savaşçının nükleer DNA’sı, yani biyolojik cinsiyetini kesinleştiren genetik yapı incelendi. Sonuçlar tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktı: Kemiklerde herhangi bir Y kromozomu yoktu. Dahası, analiz edilen tüm kemikler aynı mitokondriyal DNA’ya sahipti, yani tek bir kişiye aitti. Ve o kişi, erkek sanılarak yıllarca tarihe savaşçı olarak geçmiş bir kadındı.

Peki, bunca yanlış teşhis/önerme bize ne anlatıyor? Rahatlıkla diyebiliriz ki, tarih sadece kazılarla değil, tarihçilerin ve arkeologların düşünme biçimiyle de şekilleniyor. Yani, kadınların savaşçı veya avcı olamayacağına dair önyargılar, aslında geçmişin değil, bugünün bakış açısında yatıyor.

İngiltere Southampton Üniversitesi’nden arkeolog Simon Mays bu konuya oldukça yalın bir cümleyle nokta koymuş: “Silahlar erkek mezarlarında savaşı simgeliyorsa, kadın mezarlarında da simgelemeli. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor.”

Durup biraz düşünelim. Mağara döneminde yaşıyor olsanız, anneniz, siz, hatta tanıdığınız herhangi bir kadın, oturup avı çaresizce bekler miydi? Yoksa, eline geçen büyükçe bir taşı kapıp işini şansa bırakmaz mıydı? Cevap belli, değil mi? Hatta en iyi ihtimalle, gizlice bir tavşan daha avlayıp ‘Aşkım ne bereketliymiş, ye ye bitmedi valla’ diye sofraya koyardı.

Savaşçı kadınlar tarih boyunca yanlış anlaşıldığı gibi, kadın liderler de tarih kitaplarında çoğu zaman ya yok sayıldı ya da görmezden gelindi. Mısır’ın en güçlü firavunlarından biri olan Hatshepsut, erkek hükümdarların ciddiye alınması daha kolay olduğu için erkek kıyafetleri giymek zorunda kaldı. Roma İmparatorluğu’na meydan okuyan Boudicca, cesaretiyle koca bir orduyu peşinden sürükledi; ama tarihçiler onun savaşını “duygusal bir tepki” olarak yorumladı. Moğol İmparatorluğu’nda kadınlar, imparator öldüğünde yönetimi devralabiliyordu. Nedense bu önemli bilgi, Cengiz Han’ın erkek torunlarının hikâyeleri arasında unutulmaya yüz tuttu. 

Düşünsenize, küçücük çocukken öğrendiğimiz tarih derslerinde toplayıcı değil de savaşçı, avcı kadınlar olsaydı, kadınların cefakar olmanın ötesinde cesur oldukları konuşulsaydı, uyumak üzereyken dinlediğimiz masallarda prens bekleyen prensesler değil de, kendi gibi olan ve istediğini alan tutkulu prensesler olsaydı, biz kim olurduk ve dünya nasıl bir yer olurdu?

İşin aslı, kadınlar tarih boyunca hem avlandı hem savaştı hem de yönetti, ama tarih eril bir bakış açısıyla yazıldı. Dönemin toplumsal cinsiyet rolleri ve ikili cinsiyet sistemi üzerinden yorumlandı, erkeğe ait olduğu düşünülen avcılık yüceltildi, toplayıcılık hafife alındı. Yazılan tarih hep onu yorumlayanın önyargıları ve vizyonuyla şekillendi. Şimdi, o ellerin gücünü bilime ve gerçeklere bırakma zamanı. Tarihi hep birlikte yeniden yazacağız; geçmişi, bugünü ve yarını.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin