Orman ile kurduğumuz ilişki aile bağlarımıza, eğitimimize, deneyimlerimize kısacası kültürümüze bağlı olarak çeşitlilik gösterir. Şehirlerde yaşadığımız için özleriz örneğin, ormanda olmak, orman kokusu duymak heyecanlandırır. Ormanda yaşamın derinliğine dair bir eser olan Walden konuya dair bir başucu eseridir;  “ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak, hayatın yalnızca temel gerçekleriyle yüzleşmek ve onun bana ne öğretebileceğini görmek istiyordum”  ve bir ağaç için çabalamak erdemli bir davranıştır.

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’n ilk günü izlediğim Kukata Miti beni ormanla kurduğumuz bu ilişkinin üzerine yeniden düşündürdü. Doğu Afrika’da konuşulan Swahili diline göre Kukata Miti, ağaçları kesmek demek. Daniel Kötter’in filmi Almanya, Endonezya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde kültüre yayılmış insanın orman üzerindeki tahakkümünü izleyiciye sunuyor. Üç ayrı ülkede ormansızlaşma kültürünün nasıl yayıldığını izliyoruz. Film ilerledikçe insanların ormanla kurduğu ilişkilenme biçiminin farklı coğrafyalarda olmalarına rağmen nasıl ortaklaştığını ve insan eyleminin son tahlilde hep ağacı kesmek üzerine evrildiğini görüyoruz. 

Almanya’da Bergisches Land ormanlarıyla karşılaşıyoruz. Yönetmenin çocukluğundan tanıdığı bu ormanlar, 2018 ve 2020 yıllarındaki kuraklıkların ardından değişmiş durumda. Ağaçlar kuruyor, ormanın alışıldık görüntüsü bozuluyor. Bir anne oğul diyaloğunu izliyoruz. Anne soruyor, ‘senin için orman nedir?’ Çocuk cevap veriyor; ‘doğa’. Ardından ilerlemiş teknoloji ile yapılandırılmış bir makinenin ağaçları dakikalar içinde nasıl kestiğini ve dallarından ayırdığını görüyoruz. Mezbahada gerçekleşen bir ölüm sahnesi ile eşleşiyor zihnimde ağacın makine ile soyulduğu görüntüler. Gövdesi kesilmiş bir ağaç, tüm uzuvlarından bir anda ayrılıyor. 

Gri, bulutlu bir gökyüzünün altında, bitki örtüsü seyrelmiş bir arazide iki ince, uzun ağaç yükseliyor. Gövdeleri eğilmiş, dalları aşağı sarkmış. Yerde kesilmiş ağaç parçaları bulunuyor.

Sonra Endonezya’ya geçiyoruz. Orta Kalimantan’daki Tumbang Malahoi köyünün kuzeyinde dünyanın önemli yağmur ormanlarından biri, güneyinde ise devasa endüstriyel palm yağı plantasyonları uzanıyor. Bölgedeki Dayak halkı, bitki örtüsünü kesip yakarak geçici ekim alanları oluşturmaya dayanan geleneksel tarım yöntemlerini sürdürüyor. Endonezya hükümeti ise bu yöntemi suç sayan düzenlemeler getirirken yerel çiftçileri ticari plantasyonlara yönlendiriyor.

Burada ormanla kurulan ilişkinin ne kadar politik olduğunu görüyoruz. Bir toplumun yüzyıllardır sürdürdüğü tarım biçimi “yasadışı” ilan edilirken, çok daha büyük ölçekteki ticari plantasyonlar ekonomik kalkınmanın parçası olarak kabul ediliyor. Böylece “ormanı kullanmak” tek başına açıklayıcı bir ifade olmaktan çıkıyor. Kimin kullandığı, nasıl kullandığı ve bu kullanımın kim tarafından meşru kabul edildiği önem kazanıyor. Orman bir yaşam alanı olmaktan çıkarılıp ekonomik bir alana dönüştürüldüğünde, orada yaşayan insanların ormanla kurduğu ilişki de dönüşmeye başlıyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Kaniola’ya geldiğimizde ise orman bambaşka bir anlam kazanıyor. 1990’ların başında hâlâ büyük ölçüde ormanlarla kaplı olan bölge, Ruanda’daki soykırımın ardından yaşanan göçlerin ve silahlı çatışmaların etkisiyle değişiyor. Silahlı gruplar ormanları yasadışı kereste ve odun kömürü ticareti için kullanıyor. Orman aynı zamanda farklı milis grupları için bir sığınak haline geliyor.

Sık ve karanlık bir tropikal ormanda, sarı etekli bir kişi, sırtında kendisinden büyük beyaz bir yük taşıyarak dar, taşlı bir patikada ilerliyor. Etrafı yoğun yeşil bitkiler ve eğrelti otları çevreliyor.

Burada orman, huzurun ve kaçışın mekânı olmaktan çıkıp korkunun da mekânına dönüşüyor. Kırsal topluluklarda yaşayan kadınlar geçimlerini odun kömürü üretiminden sağlarken ormanda tecavüz ve kaçırılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. 

Kongo’daki kısmı bize Ninja köyü’nden Barhame anlatıyor. Soykırımın intikamını almak isteyen Hutuların insanları ormana kaçırıp orada boğazlarını kestiklerini, kendisinin de ormana kaçırıldığını ve birden fazla adam tarafından tecavüze uğradığını Berhame’den öğreniyoruz. Tutsiler bölgedeki ağaçları bitene kadar kesmiş, çünkü onların kültüründe orman şiddeti saklayan ve hatta pekiştiren bir mekana dönüşmüş.

‘Ama pişmanız’ diyor Barhame, ‘iklimimizi etkiliyor’.

Filmin son bölümünde Kaniola’da kadınların bir araya geldiği Café des Femmes’i görüyoruz. Her ay elliden fazla kadın burada buluşuyor, yaşadıklarını paylaşıyor, birbirlerini dinliyor ve ekonomik bağımsızlıklarını destekleyen ortak bir fon oluşturuyor. Ormanla kurulan ilişki burada geçim, şiddet, dayanışma ve hayatta kalma kavramlarının birbirinden ayrılmadığı bir zemine dönüşüyor.

Kukata Miti’nin bende bıraktığı en güçlü düşünce, ormansızlaşmanın kültürel bir yanı olduğuna dair. Belki bu nedenle ormanı hatırlamak da politik bir anlam taşıyor ve doğa bize her defasında daha çok yaralanmış bedeni ile bir şans daha veriyor. 

Bir yanıt yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin