Kimliklerin, cinsel yönelimlerin ve varoluşların hâlâ devlet eliyle sorgulandığı; derneklerin basıldığı, hak savunucularının gözaltına alındığı, internet siteleri ve sosyal medya hesaplarının karartıldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Operasyonun adı “Ailem Güvende.”

Pek bir manidar… Hatta ironik!

Çok sayıda ili kapsayan “Ailem Güvende” operasyonlarında onlarca kişi, dernek ve işletme hakkında adli işlem başlatıldı. Evler, iş yerleri ve dernekler arandı; insanlar gözaltına alındı, dijital materyallere el konuldu. Aynı günlerde LGBTİ+ örgütlerine, üniversite topluluklarına, hak savunucularına ve aktivistlere ait çok sayıda internet sitesi ve sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli kararı verildi.

Bütün bunlar “aileyi, çocukları ve toplumun ortak ahlaki değerlerini koruma” gerekçesiyle yapıldı.

***

Peki, aileler gerçekten güvende mi?

Bir kadının, boşanmak istediği erkek tarafından öldürülmeyeceğini yasalarınızla ve uygulamalarınızla güvence altına alabiliyor musunuz mesela?

Bir ailenin başını soktuğu evin ilk depremde mezarı olmayacağını garanti edebiliyor musunuz?

Çocukların gittikleri okullarda, yürüdükleri sokaklarda uyuşturucu satıcılarının ya da çetelerin bulunmadığından emin misiniz?

Bir çocuğun aç uyumayacağının, istismara uğradığında korunacağının; bir kadının şiddet gördüğünde hayatta kalacağının garantisini verebiliyor musunuz?  

Bunların hiçbirine güvence veremeyen bir devlet, LGBTİ+’ları hedef alan bir operasyonun adını “Ailem Güvende” koymuş. Bu yüzden operasyona verilen isim asla bir tesadüf değil…

Kadın cinayetlerinin önemli bir bölümü evin içinde; eşleri, eski eşleri ya da yakınlarındaki erkekler tarafından işleniyor. Kadınlar boşanmak istedikleri, ayrıldıkları veya kendi hayatları hakkında karar vermeye çalıştıkları için öldürülüyor. Koruma kararlarına rağmen takip ediliyor, tehdit ediliyor, şiddet gördükleri eve geri gönderiliyor.

Kadınlar her gün “erkek” şiddetiyle öldürülürken “aileyi” LGBTİ+’lardan korumaya kalkmak, güvenliği sağlamak değil; gerçek faili görünmez kılmak için yeni bir düşman yaratmaktır. Asıl korunmak istenen, aileyi oluşturanlar değil; iktidarın makbul saydığı aile düzenidir. Kadının itaat ettiği, çocuğun sustuğu, farklı kimliklerin görünmediği bir düzen… 

Operasyon kapsamında “suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “fuhuş”, “müstehcenlik” ve “uyuşturucu madde bulundurma” gibi birbirinden farklı suçlamalar sıralanıyor. Elbette gerçek bir suç iddiası varsa soruşturulur. Hiç kimse kimliği, yönelimi ya da aktivistliği nedeniyle hukukun dışında değildir; fakat hiç kimse bunlar nedeniyle peşinen suçlu da ilan edilemez. 

İktidarın kullandığı dil, daha soruşturma tamamlanmadan hükmünü vermiş durumda… Resmi açıklamalarda geçen “LGBT ve ahlaksızlığı teşvik eden dernekler” ifadesi bunun en açık kanıtı… (Üstelik hedef aldıkları insanların kendilerini tanımlamak için kullandıkları LGBTİ+ kısaltmasına dahi özen göstermemiş, “LGBT” demekle yetinmişler.) Henüz hangi derneğin hangi somut eylem nedeniyle suçlandığı ve bu suçlamaların hangi delillere dayandığı kamuoyuna açıklanmış değilken, LGBTİ+ olmak doğrudan “ahlaksızlık” kelimesinin yanına yerleştiriliyor.

Bu, hukuki değil, siyasi bir dildir…

Hukuk, kişileri ve kurumları kimlikleri üzerinden değil, somut eylemleri üzerinden değerlendirir diye biliyorum. Bir suç isnadı kolektif bir kimliğe yöneltilemez yani… Bir işletmede uyuşturucu bulunması bütün LGBTİ+’ları suçlu yapmaz mesela… Bir kişi hakkındaki fuhuş iddiası, hak savunuculuğunu suç örgütü faaliyetine dönüştürmez. Bir içerik hakkındaki “müstehcenlik” değerlendirmesi de onlarca derneğin, topluluğun ve aktivistin sesini susturmanın gerekçesi olamaz.

İşte burada tam olarak bu yapılıyor: Birbirinden farklı iddialar aynı torbaya dolduruluyor; üzerine “LGBT” yazılıyor ve toplumdan, içindekilerin tamamını suçlu kabul etmesi bekleniyor. (Sevgili toplum da zaten bu konularda çok hassas, linç etmek için apartta bekliyor.) 

***

Ha, bir de isim listeleri var…

Bireylerin ve hak savunucularının adları, sosyal medya hesaplarıyla birlikte bir mahkeme kararının sayfalarında alt alta sıralanmış. Peki, bu isimlerin hiçbir koruma ve anonimleştirme yapılmadan kamuya yayılması ne kadar hukuka uygun? Daha önemlisi, bu insanların güvenliğini kim sağlayacak?

Bir sosyal medya hesabının herkese açık olması, sahibinin devlet eliyle hazırlanmış bir hedef listesine konulmasına rıza gösterdiği anlamına gelmez. Dağınık biçimde internette bulunan bilgilerle, insanların adlarını LGBTİ+’lık, “ahlaksızlık” ve suçlama ifadeleriyle aynı belgede toplayarak kamuya sunmak… hedef göstermektir. Bu yalnızca bir erişim engeli kararı değil; sonuçları bakımından bir fişleme belgesine dönüşebilir. Ki amaç biraz da bu sanki!

İsimlerin böyle bir liste hâlinde kamuya açılmasına aslında şaşırmıyorum. Çünkü hedef göstermek bu ülkede neredeyse bir ata sporudur. Bir zamanlar Alevilerin evlerinin kapılarına kırmızı çarpılar konulmadı mı? 6–7 Eylül İstanbul Pogromu’nda Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin evleriyle iş yerleri önceden belirlenmiş adres listeleri üzerinden hedef alınmadı mı? Bunun için medya kullanılmadı mı? 

Kısaca sistem önce düşmanı yaratır, sonra isimler ve adresler işaretlenir. En sonunda da hedef gösterilenler, saldırmak için yalnızca bir işaret bekleyen kalabalıkların önüne atılır.

Bugün kapılara kırmızı boya sürülmüyor belki ama kişilerin isimleri, kurumları ve sosyal medya hesapları bir mahkeme kararının sayfalarında alt alta diziliyor ve kamuya servis ediliyor.

Yöntem değişmedi; yalnızca dijitalleşti.

Bu nedenle söz konusu belgeye sıradan bir erişim engeli listesi gibi bakamıyorum. Türkiye’nin tarihsel hafızasında bu tür listelerin ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz: Listelemek yalnızca kayıt tutmak amacıyla yapılmaz; kimi zaman hedef seçmek, hedefi görünür kılmak ve gözdağı vermek için de yapılır. Bu ülkede bir ismi böyle bir listenin içine yazmak, kişiyi nefret saldırılarına, tehditlere, işinden edilmeye, ailesinin baskısına ve fiziksel şiddete açık hâle getirebilir. Üstelik listede bulunan herkes LGBTİ+ değil; aralarında gazeteciler, avukatlar, akademisyenler ve hak savunucuları da var. Ancak iktidarın kurduğu dil, bütün bu insanları tek bir kimliğe ve ardından tek bir suç kategorisine sıkıştırıyor.

Bugün bu listedekilerden biri tehdit edilirse, saldırıya uğrarsa ya da işini kaybederse kimse “Bunun böyle sonuçlanacağını bilemezdik” diyemez. Çünkü bu ülke, işaretlenen kapıların ardından neler yaşanabileceğini fazlasıyla iyi biliyor.

Aileyi asıl tehdit eden, kimlikler değildir.

Kadın cinayetleridir. Çocuk istismarıdır. Ev içi şiddettir. Yoksulluktur. Çocukların okula aç gitmesidir. Gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aramasıdır. Cezasızlıktır. Şiddet gördüğü eve geri gönderilmektir. Koruma kararlarına rağmen öldürülen kadınlardır.

Peki bir devlet çocuğu neden kimlikten değil de açlıktan, şiddetten, istismardan ve eşitsizlikten korumayı seçmez? Aileyi korumak, o yapıyı ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak mı, yoksa içindeki insanların hayatını ve haklarını korumak mı?

***

Üstelik operasyonlar yalnızca gözaltı ve aramalardan ibaret değil. İnternet sitelerinin ve sosyal medya hesaplarının engellenmesi, örgütlü hafızaya ve dayanışma imkanına da müdahaledir. Çünkü bu hesaplar yalnızca paylaşım yapılan sayfalar değil, ayrımcılığa uğrayanların da başvurduğu yerlerdir. Şiddet görenlerin yardım aradığı, hukuki bilgiye ulaştığı, yalnız olmadığını gördüğü alanlardır.

Bir derneğin dijital hesaplarını karartmak ise binlerce kişinin sesine kilit vurmaktır.

Bugün hedefte LGBTİ+ örgütleri ve hak savunucuları var. Fakat bir toplum, devletin bazı yurttaşlarını “ahlaksız”, bazı kimlikleri “tehlikeli”, bazı örgütlenmeleri ise daha yargılama başlamadan “suç yapılanması” ilan etmesini kabul ederse, o sınırın nerede duracağına artık kendisi karar veremez. Artık öyle bir noktaya geldik ki, “masumiyet karinesi” ilkesi anlamını yitirdi; “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar herkes masumdur” ilkesinin yerini, “Masumiyetini kanıtlayana kadar herkes suçludur” anlayışı aldı.

Haklar, yalnızca çoğunluğun benimsediği, devletin “makbul” gördüğü insanlar için varsa hak değildir.

Hâlâ kimlikleri, yönelimleri ve varoluşları tartışıyor olmak zaten korkunç bir durum… Fakat bundan daha korkuncu, bu tartışmanın artık yalnızca sözlerle değil; sabaha karşı baskınlarla, gözaltılarla, el koymalarla, isim listeleriyle ve dijital karartmayla yürütülmesi…

Peki…

Madem aileyi koruduğunuzu söylüyorsunuz; bu ülkenin LGBTİ+ yurttaşları kimin çocukları, kimin kardeşleri, kimin ailesi?

Kadınları kocalarından, çocukları istismarcılardan, LGBTİ+’ları devletin hedef gösteren dilinden kim koruyacak?

Kısacası, bu “güvenli aile”nin içinde yaşayan insanları sizden kim koruyacak?

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin