Bizim gibi ülkelerde siyasetin yolu az da olsa bazen bir romanın içinden geçer. CHP’ye atanan kayyum sonrasında Erdoğan ile Özgür Özel arasında yaşanan “Frankenstein” polemiği de böyle bir kapı araladı. İlk bakışta gündelik siyasetin sert benzetmelerinden biri gibi görünen bu tartışma, aslında bizi iki yüzyıl öncesinden bugüne uzanan daha derin bir soruya çağırıyor. Canavar kimdir?

Mary Shelley, Frankensteinı yazdığında henüz çok genç bir kadındı. Fakat edebiyat tarihinde çoğu zaman romanın kendisi konuşuldu, yazarının kadın oluşu ise arka planda bırakıldı. Oysa bu bilgi önemsiz değildir. Çünkü Frankenstein, yalnızca bilim insanının yarattığı bir varlığın hikâyesi değildir; aynı zamanda erkek aklın, doğayı ve hayatı denetleme arzusunun, yaratma kudretini tekeline alma hevesinin de hikâyesidir.

Victor Frankenstein, bir bedeni parçalardan kurar; ona yaşam verir ama sorumluluğunu almaz. Yarattığı varlığı sahiplenmez, ona sevgi, eşitlik, toplumsal bir yer vermez. Onu önce üretir, sonra dışlar. Belki de romanın en güçlü yanı buradadır: Canavar, yaratıldığı için değil, terk edildiği için canavarlaşır.

Bugüne baktığımızda da benzer bir soru önümüzde duruyor. Bilim gelişiyor. Makineler çoğalıyor. Robotlar insan davranışlarını taklit ediyor, insanlar ise üretim bantlarında, ofislerde, algoritmaların ve giyilebilir teknolojilerin içinde giderek robotlaşıyor. Cinsiyetin, bedenin, emeğin ve kimliğin yeniden tartışıldığı bir çağdayız. Cyborg insanlardan, yapay zekâdan, otomasyondan, insanlaşan robotlardan ve robotlaşan insanlardan söz ediyoruz.

Ama asıl mesele ateşin keşfinden bu yana hâlâ aynı yerde duruyor. Bu bilimin sahibi kim? Bu teknolojiler kimin için, ne amaçla kullanılıyor?

Makinalar canavar değildir. Bilim de kendi başına karanlık değildir. Bir su değirmeni, bir buhar makinesi, bir bilgisayar, bir robot kol, bir yapay zekâ sistemi, insanın yükünü hafifletebilir, emeği özgürleştirebilir, yaşamı güzelleştirebilir. Fakat mülkiyet ilişkileri değişmediğinde, yani bilim patronların kâr rekabetinin, şirketlerin büyüme hırsının, patronların savaş stratejilerinin emrine verildiğinde, makinenin özgürleştirici potansiyeli de tersine çevrilir.

Paul Lafargue, Tembellik Hakkında Antik Yunan şairi Antipatros’un bir şiirine gönderme yapar. Şiir’de Su değirmenlerinin  kadınları ağır öğütme işinden kurtarışını anlatır. Su perileri çalışır, kadınların elleri özgürleşir gibidir. Ne güzel bir imkândır bu. Makine insanın sırtındaki yükü alacaktır. Fakat tarih bize şunu gösterdi: Mülkiyet ilişkileri değişmediğinde özgürleşme kısa sürer. Kadınları bir işten kurtaran düzen, onları başka bir cinsiyetçi iş bölümünün içine yeniden yerleştirir. Ev içi emek, bakım emeği, düşük ücretli işler, görünmeyen sorumluluklar hemen yeniden örülür.

Bugün de benzer bir eşikteyiz. Otomasyonun, yapay zekânın, robot teknolojilerinin insanlığa boş zaman, yaratıcı emek, eşitlik ve refah getirmesi mümkün. Ama kapitalizm altında bu gelişmeler çoğu kez işsizlik tehdidine, daha yoğun sömürüye, gözetim teknolojilerine, savaş makinelerine ve piyasanın acımasız rekabetine bağlanıyor.

O halde Frankenstein’ın canavarı makine değildir. Canavar, bilimi insanlığın ortak iyiliği olmaktan çıkarıp kârın, savaşın ve tahakkümün aracı haline getiren düzendir. Bugün bir Frankenstein’dan söz edeceksek, o Frankenstein kapitalizmdir.

Çünkü kapitalizm de tıpkı Shelley’nin romanındaki yaratıcı gibi, kendi yarattığı yıkımı sahiplenmez. Doğayı tüketir, sonra iklim krizini “doğal afet” diye anlatır. Kentleri yağmalar, sonra yoksulları “uyumsuz” ilan eder. Bilimi metalaştırır, sonra teknolojinin sonuçlarını insanlığın kaderi gibi sunar. Silah sanayisini büyütür, sonra savaşları kaçınılmaz gösterir. Toplumsal eşitsizliği derinleştirir, sonra öfkeyi yoksullara, göçmenlere, kadınlara, Alevilere, LGBTİ+’lara, emekçilere yöneltir. Bugün İnsanlığın yarattığı güçler, insanlığa mı  hizmet edecek; yoksa insanlığı ezenlerin elinde yeni canavarlara mı dönüşecek?

Bu soru, bugün NATO toplantısının gölgesinde daha da yakıcı hale geliyor. Dünya yeniden silahlanıyor. Savaş bütçeleri büyüyor. Yeni nesil silahlar raflarda yerini alıyor. Bilimsel araştırmaların, mühendisliğin, yapay zekânın ve teknolojinin önemli bir kısmı güvenlik, savunma ve rekabet başlıkları altında savaş aygıtlarının hizmetine sokuluyor. İnsan aklının en yaratıcı ürünleri, insanı yaşatmak yerine daha etkili biçimde denetlemenin, hedef almanın, yok etmenin araçlarına dönüştürülüyor.

Oysa bilim başka bir dünyanın kapısını da açabilir. Açlığı bitirebilir. Hastalıklarla mücadeleyi güçlendirebilir. Ağır ve tehlikeli işleri insanların omuzlarından alabilir. Kadınların, emekçilerin, ezilenlerin yaşamını hafifletebilir. Doğayla uyumlu bir üretimin imkânlarını yaratabilir. Ama bunun için bilimin patronların mülkü olmaktan çıkması gerekir. Bilimin kâr için değil, yaşam için örgütlenmesi gerekir.

Tam da bugün, 2 Temmuz’da, bu tartışmanın bir başka ağır gölgesi daha var: Madımak.

Sivas’ta, 1993’te yakılan ateş yalnızca bir otelin duvarlarını sarmadı. O ateş, bu ülkenin hafızasına, vicdanına, edebiyatına, müziğine, türkülerine, çocuklarının geleceğine düştü. Aradan 33 yıl geçti. Ama Madımak’ın dumanı hâlâ dağılmış değil. Çünkü orada yanan yalnızca bedenler değildi; laikliğe, özgür düşünceye, Alevilere, sanatçılara, yazarlara, başka türlü yaşama ihtimaline duyulan düşmanlık da kendini gösterdi.

Kapitalizmin ve onun gerici iktidarlarının yarattığı büyüttüğü siyasal gericilik , Madımak’ı yaktı. O karanlık bugün de başka biçimlerde sürüyor. Bazen kadınların hayatına müdahale eden bir dilde, bazen gençlerin geleceğini çalan bir düzende, bazen bilimi hurafeye teslim etmek isteyen anlayışta, bazen emeği değersizleştiren piyasada, bazen savaş politikalarının soğuk hesaplarında karşımıza çıkıyor.

Frankenstein’dan Madımak’a, yapay zekâdan NATO’ya, su değirmenlerinden robotlara uzanan çizgi bize aynı hakikati hatırlatıyor: İnsanlığın yarattığı güçler, hangi ellerde olduğuna göre özgürlük de getirebilir, felaket de.

Mary Shelley’nin romanı bize şunu fısıldar: Canavar, yalnızca yaratılan değildir; çoğu zaman yarattığının sorumluluğunu almayan yaratıcıdır.

Bugünün dünyasında o sorumsuz yaratıcı, kapitalizmdir. Ve onun yarattığı canavar; savaşta, sömürüde, gericilikte, doğa yıkımında, kadın düşmanlığında, Madımak’ın hâlâ soğumayan küllerinde yaşamaya devam ediyor.

Ama başka bir ihtimal de var.

Bilimin, emeğin, teknolojinin ve insan aklının yaşamdan yana örgütlendiği bir dünya. Kadınların özgürlüğünün geçici değil kalıcı olduğu, makinelerin insanı işsizliğe ve yoksulluğa değil zamana ve yaratıcılığa kavuşturduğu, robotların savaş için değil bakım, üretim ve dayanışma için kullanıldığı, kimsenin inancından, kimliğinden, düşüncesinden dolayı yakılmadığı bir dünya.

Frankenstein’ı yeniden okumak, belki de tam bugün bu yüzden önemlidir. Çünkü mesele bir canavarın hikâyesi değil; canavarı yaratan düzenin hikâyesidir.

Ve o düzen değişmeden, Madımak’ın ateşi de, savaşların dumanı da, sömürünün soğuk eli de tam anlamıyla sönmeyecektir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin